“1992’de Saraybosna’da hiç kimse bir savaşın
asla bitmediğini bilmiyordu.” (Saraybosna Radyosu, s.31)
Tijan Sila’nın kaleme aldığı Saraybosna Radyosu 2025 yılının Aralık ayında Siren Yayınları tarafından Ayça Sabuncuoğlu çevirisiyle Türkçede yayımlandı. 1981’de Saraybosna’da dünyaya gelen yazar 1994’te ailesiyle birlikte savaş mültecisi olarak Almanya’ya gidip yerleşmiş. Ingeborg Bachmann ödüllü yazar bu son eserinde Bosna Savaşı yıllarında kendi çocukluk deneyimini aktarırken, kesilip duran seslerin arasında çocukluğun, zamanın ve belleğin nasıl yaralı bir hatırlamaya dönüştüğünü fısıldıyor. Bir punk grubunda müzik yapan yazarın müziğe duyduğu ilgi de, metnin ses üzerinden kurduğu hafıza çerçevesini belirginleştiriyor.
Saraybosna Radyosu savaşı anlatan bir metin değil, savaş koşullarında anlatmanın imkânsızlığı üzerine kurulmuş bir metin. Bunu da, anlatmanın çekirdeğinde sayılabilecek sesin ve onun yokluğu olan sessizliğin savaş koşullarında nasıl dönüştüğünü okura sezdirerek ve radyo metaforunu merkeze alarak yapıyor. Okurdan bir şehrin sesine kulak vermesini talep eden eserde Saraybosna ne yalnızca tarihsel bir bağlam ne de dramatik bir fon. Yaşayan, yorulan, susan ve tekrar konuşmaya çalışan bir varlık âdeta. Bu yüzden şehir, kitapta edilgen bir sahne olmaktan çıkıp anlatının kurucu unsuruna dönüşüyor.

Savaş edebiyatında sıkça karşılaşılan dramatik yoğunluk ve ahlaki kesinlikten uzak duran Sila, Bosna Savaşı’nın şiddetini görünür kılmakla değil şiddetin gündelik hayatla kurduğu ilişkiyle ilgileniyor. Bu tercihle birlikte eserdeki tanıklığı, savaş koşullarında algının dönüşümüne dair eleştirel bir metne çeviriyor. Bunu yaparken savaşın acımasız gerçekliğini inkâr etmeden savaşı, kuşatılmışlık ve yerinden edilmişliğin yanı sıra iletişimin her an kopabilecek oluşu şeklinde daha geniş bir savunmasızlık alanına yerleştiriyor. Uzun süren kuşatma koşullarında yaşanan savaşlarda şiddetin olağanlaşmasını vurgulamak için gündelik hayatı betimlemekle kalmayıp gündelik olanın nasıl sessizce aşındığını ve iletişimin nasıl kesintiye uğradığını gösteriyor.
Şehir, sesler üzerinden inşa ediliyor. Radyo yayınları, yankılar, silah atışları ve ani sessizlikler savaş ortamında hayatın yeni ritmi. Ancak bu ses manzarası, kuşatılmışlığın yalnızca askerî veya coğrafi değil aynı zamanda işitsel ve iletişimsel bir deneyim olduğunu da gösteriyor. Bu bağlamda özellikle radyo hem umudun hem de kırılganlığın simgesi. İnsanları birbirine bağladığı ölçüde varlık kazanan bu ses, sustuğunda yalnızlığı daha da derinleştirip kuşatmanın parçalayıcı yanını ortaya çıkarıyor. Sanki savaşın en kalıcı izi, yıkımın bizzat kendisi değil iletişimin kaybolması der gibi. Kitabı okurken yayın her an kesilebilecekmiş gibi hissettim; sanırım metnin duygusal çekirdeğini de bu tedirginlik oluşturuyor. Yayının bir anda kesilmesi gibi yaşamınız da bir anda sona erebilir.
Kitapta radyo, geçmişi hatırlatmaktan ziyade “şimdi”nin sesini verip âna odaklandığından, geçmiş ile gelecek arasında bağ kurmayarak, belleğin sürekliliğini bozuyor. Bu yüzden savaş, akla gelmeyen anlarda bile, bitmeyen bir zamana dönüşüyor. Bu kopuk zaman hissi, okuru da benzer bir belirsizliğin içine çekiyor. Metni okurken, anlatılanların geçmişte kaldığına ve gelecekte bir anlam kazanacağına dair güven vermiyor. Sanki radyo, zamanı da askıya alan bir eşik. Bu nedenle Saraybosna Radyosu’nda bellek, korunaklı bir alan değil; sürekli tehdit altında, parçalanmaya hazır bir yapı.
Öte yandan, radyo yalnızca umudu ve kaybı da temsil etmiyor; ikisinin aynı anda var olabildiği bir eşiği imleyerek, savaşta günü kurtarıp hayatına devam etmeye çalışan insanların belirsizlikle sarılı atmosferini yansıtıyor. Kitabı bitirdiğimde aklımda kalan, belirli sahnelerden ziyade bu atmosfer oldu. Süreklilik vaadi taşıyan ama her an kesilebilecek bir sesin hâkim olduğu bir atmosfer. Bu durum, savaşın etkisini, doğrudan anlatmaktan daha güçlü bir şekilde temsil ediyor.

Saraybosna Radyosu, Svetlana Aleksiyeviç’in Kadın Yok Savaşın Yüzünde kitabında olduğu gibi, büyük anlatılardan çok kırık seslere yaslansa da, Aleksiyeviç’in çok sesli tanıklıklarına karşılık Tijan Sila daha içe dönük bir yol izliyor. Aleksiyeviç’in savaşı doğrudan tanıkların sözleri aracılığıyla yoğun bir duygusal yükle aktarması; okuru, bireysel acıların toplamıyla yüzleşmeye zorluyor. Sila ise bireysel sesi geri plana çekerek kişisel hikâyelerden ziyade parçalı anlar ve sıradan ayrıntılar etrafında şekillendirdiği anlatıyı savaşın nasıl olağanlaştığını ve görünmezleştiğini ortaya koymak için kullanıyor. Hatta yer yer anlatıyı bir duvarın, bir sokağın veya bir radyo frekansının üzerinden kuruyor. Bu da Saraybosna’yı bir insan kalabalığı gibi değil, kolektif bir bilinç gibi hissettiriyor.
Eser, savaşı konu alan birçok kurgu metinden anti-dramatik ve minimalist temsil anlayışıyla da ayrılıyor. Savaşın insan hayatı üzerindeki yıkıcı etkisini somut karakterler ve belirgin olay örgüleri aracılığıyla görünür kılmaya çalışmadığından; savaşın anlatılabilirliğini değil, aksine anlatının çözülüşünü merkeze alıyor – yazarın “Bosna Savaşı’nı nasıl açıklamalı?” sorusunu hem ikinci hem de üçüncü bölümlerin başında dile getirerek soruya verdiği tekrarlı yanıt bile herhangi bir yanıtın tek başına kifayetsizliğini ve boşa çıkmasını vurguluyor sanki. Bu anlatı tercihi, okurun metinle kurduğu ilişkiyi dönüştürüyor. Okuru bir anlatının sunduğu güvenli mesafeye yerleştirmiyor; okur ne bir karakterle tam anlamıyla özdeşleşebiliyor ne de anlatının sonunda rahatlatıcı bir kapanışa kavuşabiliyor. Sonuçta okurun katarsis beklentisi karşılanmıyor. Okuru duygusal bir doruğa taşımak yerine onu belirsizlikte tutma tercihinin temelinde, tıpkı zamansal kopukluk tercihinde de olduğu gibi, savaşın istisnai bir zaman değil süreğen bir durum olduğu fikrini güçlendirmek yatıyor. Nitekim acımasız bir felaketi gündelik hayata içre bir şekilde aktarması da yine aynı etkiyi yaparak bir savaşın asla bitmediğini vurguluyor.
Kitabın başka bir güçlü yanı da zaten savaşı açıklamaya çalışmaması. Yazar, “Yaşamak, her şeyden önce dehşete katlanmak anlamına geliyordu,” (s.57) dese de dehşeti tanımlamaya çalışmak gibi bir yola sapmıyor. Susan Sontag’ın Başkalarının Acısına Bakmak kitabında işaret ettiği etik mesafeyi koruyor; yani, acıyı teşhir etmiyor, dramatize etmiyor ve okuru şok etmeyi veya ikna etmeyi amaçlamıyor. Çünkü anlatı ne denli güçlü olursa olsun, başkasının acısı asla tam olarak aktarılamaz; hatta aşırı teşhir, duyarsızlaşma riskini beraberinde getirir. Okuru tanık konumuna yerleştirmeyip doğrudan acıya bakmaya davet etmemesi, okurda merhamet konforu oluşmasını engelliyor. Bunun yerine, seslerin nasıl sıradanlaştığını ve sessizliğin nasıl tehditkâr bir hal aldığı gösteriliyor. Silah sesleri ile gündelik hayat arasındaki fark silindikçe Saraybosna da bir şehir olmaktan çıkıp bir algı mekânına, bir ruh haline dönüşüyor. Şehir ne kahramanca direniyor ne de tamamen çöküyor; seslerin, yankıların ve sessizliklerin arasında askıda kalıyor. Bu askıda kalmışlık hali, savaşın yalnızca fiziksel değil bilişsel ve duyusal bir yıkım olduğunu göstermesi bakımından nokta atışı bir tercih.
Tijan Sila’nın savaş edebiyatında acının nasıl temsil edilebileceğine dair sunduğu etik ve estetik öneri bağırmayan, teşhir etmeyen ve en önemlisi açıklamaya çalışmayan bir anlatım. Bunun bir okur olarak bendeki karşılığıysa savaşı anlamlandırma çabasının beyhudeliği.
Saraybosna Radyosu savaşın ne yaşattığını değil neyi anlatılamaz kıldığını gösteriyor. Belki de bu yüzden, savaşı tartışıp anlamlandırmaya çalışmak yerine savaşta sesin kaybedildiği anlara kulak kesilmek gerekiyor.
Öykü Gizem Gökgül
