Bugüne kadar üç öykü kitabım yayımlandı. “Yazar oldum” diyebilmek için yeterli mi bilmiyorum. Cevabı şüphesiz ki zaman verecek. Edebiyatın, dilin ve hayallerin sunduğu dünyalara ipler sarkıtmak, kuytu köşelerden başlayıp tarihin unuttuğu insanlara ulaşmak, yazmak, silmek, düşünmek ve tüm bunları bazen savruk bazen tembel bir döngü içinden yazıya dönüştürmek için gayret etmeye devam edeceğim. Büyüyünce “yazar” olabilmek için.

Şimdiye kadar sınıflarında yer kapladığım eğitim kurumlarının tamamında vasat öğrenici oldum. Yerlerde sürünmezdim ama yüz güldürdüğüm de pek söylenemezdi. Her çocuk gibi okula gitmek zorunda olduğum için evden çıkıyordum ve zihnimdeki hayalleri kara tahtaya bakarak oynatmaya devam ediyordum. Bazen tavana ya da duvara baktığım da oluyordu. Boş gözlerle sağa sola bakan bir çocuk hiçbir öğretmen için gelecek vaat etmez. Benim durumum tam olarak böyleydi. Sadece resim yapmayı seviyordum. Haliyle dersini de dört gözle bekliyordum. Zihnimde dolanan tüm o hayaller günün sonunda eğri büğrü ama çok renkli çizimlere dönüşüyordu. Sınıftaki arkadaşlarım ağaçlarını bana çizdiriyorlardı nedense. Ama ben en çok yük gemisi çizmekten keyif alıyordum. O ihtişamlı devin içerisinde olduğumu, açık denizlerde dalgalarla boğuştuğumu, kamaramda havanın dinmesini beklediğimi düşünüyordum.
Bir şeyi haddinden fazla düşünme hali zamanla seyrettiğim tüm resimlerde, fotoğraflarda hatta nesnelerde canlanmaya başladı. Onları bir çerçevenin içinde görüyordum ve etrafındaki karanlığı merak ediyordum. Uzun uzun bakma alışkanlığı bana merak etmeyi öğretti. Yaş aldıkça okuduğum kitapların da etkisiyle kurduğum hayalleri yazıya dönüştürmeye başladım. Yazdıkça daha çok okumak geliyordu içimden. Okudukça da daha çok yazmak. Bunun gelip geçici bir heves olmadığını hissettiğimde yazar olmak istediğimi itiraf ettim kendime. Büyüyünce ne olacaksın sorusuna verilebilecek bir cevabım olmuştu ama hiçbir zaman o soruya bu cevabı veremedim. Yazacaktım ama ya sonra?
İsteme haliyle olma halinin insana acımasızca saldırdığı dönemler varmış, bunu o itirafın sonrasında yaşayarak öğrendim. Meğer yazmak tek başına yetmiyormuş. Kendine ait bir ses, bir duruş, bir bakış ve kavrama gücü gerekiyormuş. Yapacak daha iyi bir işim olmadığı için yazmaya, silmeye, sonra yeniden yazmaya devam ettim. Bir bakıma hâlâ aynı yerdeyim.
Başarısız öğrenicilik yıllarımın bana kattığı en güzel şey, içinde bulunduğum gerçeklikten kolayca sıyrılabilmek oldu. Bakıyordum ve çıkıyordum o cendereden. Eğlenceli gelen tarafı ise tüm bunları yazıya dönüştürebilmekteydi. Kendi kendime kurup yıktığım o berbat metinleri iyi ki yazmışım diyorum şimdi. Merakımı başka türlü kamçılayamazdım çünkü. Sadece bu bile tek başına devam etmemi sağlayan yeterli bir sebep oldu benim için. Yamaçlarında ne olduğunu merak ettiğim dağlar, uzaktan izlediğim, çizdiğim, yıllar sonra fotoğraflamaya başladığım gemiler, evi, sokağı, hayatı paylaştığım hayvanlar yazıyla kurduğum dünyaya şekil veriyorlar şimdi. Her şey bir kenara, onlara çok şey borçluyum.

Bugüne kadar üç öykü kitabım yayımlandı. “Yazar oldum” diyebilmek için yeterli mi bilmiyorum. Cevabı şüphesiz ki zaman verecek. Edebiyatın, dilin ve hayallerin sunduğu dünyalara ipler sarkıtmak, kuytu köşelerden başlayıp tarihin unuttuğu insanlara ulaşmak, yazmak, silmek, düşünmek ve tüm bunları bazen savruk bazen tembel bir döngü içinden yazıya dönüştürmek için gayret etmeye devam edeceğim. Büyüyünce “yazar” olabilmek için. Teşekkür ederim.
Semih Öztürk
