Gülhan Tuba Çelik’in son kitabı Nisan ayında İletişim Yayınları’ndan çıktı. Dünyadan Son Gidişimiz’le geçen haftam, can çekişen mekânların, rutubet kokulu evlerin, mahalle bakkalına bakan pencerelerin, dolup boşalan masaların arasında, karakterlerin nesneler üzerinden kurmaya çalıştığı o kırılgan kimliklerin içinde dolanarak geçti. Kitabı bitirdiğimde aklımda kalan ne büyük bir olay örgüsü ne de huzurlu bir sondu. Bu yönüyle öykü karakterleri geleneksel kişi kalıplarının uzağında. Son yıllarda sıkça işlenen, modern kent yaşamının kıyısında kalmış, aidiyet duygusunu yitirmiş ve kendi iç sürgününü yaşayan bireylerin sancıları bu eserde de var. Fakat kitabın kapağını kapattığımda farklı anlatıcılar olsa da benim için her biri tek bir yalnız kadına çıkıyor. Kimsesizlik gibi bir tek başınalıktan bahsetmiyorum. Aidiyet arayışıyla sürgünlük arasında sıkışmış, etrafı yeni nesnelerle örülü olmasına rağmen mekânsal çürümeyle somutlaşan bir yük hali bu. Böyle olunca geleneksel mağdur kadın kalıbı aklınıza gelmesin. Ayakları üstünde durmayı başarmış, az çok kendi parasını kazanan, arzularını bastır(a)mayan –kadın cinselliğine dair epey cesur pasajlar var eserde– kadınlar bunlar. Onların hissettiği şey sevilmekle silinmek arasındaki bir salınış hali. Yine de kimi için ekmeğinin olduğu günler ya da olmadığı günler var. “Aramızdaki Şeyler”in anlatıcısı, patronu Selim’in hayatında sadece sistemin aksamayan, işlevsel bir nesnesi olarak var kendince. Yahut karakterler birer eşik bekçisi, bir türlü giremedikleri, inşa edemedikleri evlerin kapısında bitimsiz bir bekleyişteler.
“Bir ekmek taşımalı aile kurup.” (s.11)
“Nereden baksan bir ev yapmıştı işte. Başarmıştı.” (s.36)
“Bir kocası olmanın konforunu neden yaşamayayım ben de.” (s.75) (Bu cümle belki “Bir kocamın olması konforunu neden yaşamayayım ben de” olmalı gibi ama yazının burasında konumuz bu değil.)
“Makul bir ilişki, devamında makul bir eş.” (s.77)
“Trenin kaçtığını kabul et ve eğ başını usul usul yürü işte.” (s.80)
“Gençliğin hevesini, enerjisini mutlu olmak sanmışım. Şimdi o heves çekilirken içimden, bu darmadağın ömrümle ne yapacağımı bilmiyorum.” (s.85)
Kadın karakterler ev kurmak istiyor ama bu evler ya başkasının kurallarıyla dolu (anne-baba evi, abla evi) ya da hiç kurulmadan dağılıyor (işyeri, sevgilinin evi, kurumsal yapı). Mesela özellikle sesini duyuramadığı için atılan kadın motifi çok güçlü. Kadınlar aslında konuşamadıkları için değil de konuştuklarında sistem bozulacağı için susturuluyorlar. Bu, psikolojik olduğu kadar politik bir suskunluk bence. Bu yönüyle yazar sosyolojik bir gerçeğe parmak basmış. Ayrıca şunu da söylemeliyim ki bir iki erkek anlatıcı olmasaydı ben kitaba şu adı yakıştırırdım: Gururlu Erkeksizler.

“Esirgeme”de karakter, ailesinin onun ve ablası için kurduğu eski eşyalarla doldurulmuş, basık evde kendini bir sürgün gibi hissediyor. İnsanlarla kuramadığı bağı markalar, nesneler (Zomake çanta, Lowa bot, Colombia) üzerinden telafi etmeye çalışıyor. Bütün bu çaba yalnızlığını gidermek yerine onu daha da bunaltıyor. Dışarıya çıkarken kendini botlarla, montlarla koruduğunu sanıyor ama iç evinde bir pijaması bile yok. Dışarı-içeri paradoksunun bir yansıması. Kitap genelinde kadın karakterler açık ara baskın. Toplam on bir anlatıdan yedisi kadın, üçü erkek bakış açısıyla kaleme alınmış, çoğu mazilerinin ipoteğinde kaçırdıkları zamanın bakiyesi bir yalnızlık yaşıyor, geçmiş sırtlarında bir yük. Yatılı okul ranzalarından gelen travmalar, teyze evinden atılmalar ya da aile baskısı, bugünkü tekilliğin kökeni. “Yüzüm Yok”un anlatıcısı gibi, geçmişin izleri (Veysel’in kokusu, Tahir’in tiksintisi) bugünü yaşanmaz kılıyor.
Erkek anlatıcılar baskın erkek figürlerinden ziyade kırılgan, ezik, sistemin çarkları arasında sıkışmış. Bu durum beni karakterlerin “ne kadar erkek?” oldukları sorusundan “insani bir erkeklik” cevabına yaklaştırıyor. “Köstebekler ve Köpekler” öyküsünün anlatıcısı bunlardan biri. Ailesinin bütün yükünü sırtlayan kurban rolünü benimsemiş. Erkekliğini kanepe taşımak, dükkânın aracını kullanmak gibi fiziksel eylemlerde işe yararlık üzerinden tanımlarken duygusal olarak Meryem’den başka kurtuluşu olmayan biri. “Belki Balkona Asılmıştır”ın anlatıcısı Hatay’daki ailesinin ihanetinden kaçıp İstanbul’a gelen bir baba. Geleneksel bir baba figürü değil o. Biraz gözlemci, biraz hüzünlü bir adam. Kitabın en zayıf çizilmiş karakteri bana kalırsa. Belki üzerinde biraz daha çalışılabilirdi, diye düşünüyorum. Kadın anlatıcıların gözünden erkekler ya köstebek ya da köpek.
“Limon Dilimleri, Acı Biber, Zeytinler” öyküsünün romantik ve tereddütlü erkeği üniversite yıllarındaki saf aşkıyla şimdinin Derya’sı arasında kalmaktan elindeki bağlamaya sığınan bir tip. Erkek karakterlerin iç monologlarının kimi yerde uzaması okurun dramatik etkiden kopmasına, karakterin eylemsizlik içinde boğulmasına neden oluyor. Gerçekten böyle erkekler var mı, diye soruyorum kendime.
Çelik’in anahtar sözcüğü iştiha.
“…okul kantinlerinde diğerleri kadar iştahla sarılamıyordu söze.” (s.9)
“Ona karşı bu kadar iştahlı olmak öfkeyle dolduruyordu beni.” (s.27)
“Ağızlarını güneş gibi açan iştahlı herifler nerede.” (s.59)
“Doğallıkla yanan bir yaşama iştahı.” (s.65)
Metni oluşturan cümlelerin yapısı genellikle devrik. Özellikle de art arda gelen devrik cümleler ya da kurallı bir bütün kurabilecekken bilinçli olarak parçalanmış yapılar, neredeyse iç kafiye kurduğunu iddia edeceğim cümleler var.
“Babası kiralarını ödemişti aylarca. Hâlâ öder ablasının parası kalmadığında.” (s.10)
“Yine bulmuştu birini. Duygularla ilgili ya ismi. Eksik olmazdı neşesi sevinci.” (s.10)
“Orada, kapının arkasında bir adam. Yalnızca koltuğunda oturarak bile bir kadını mutlu edebilen.” (s.13)
“Şekilli kanepelerin, asortik perdelerin, robot süpürgelerin barındığı konforlu evlerin kapılarında. Eşlerini, çocuklarını karşılarken hava alanlarında. Turlarda. Yazlıklarda.” (s.69)
Bu cümlelerdeki örnekler gibi okuma akışının kesilmesi, yoruculuk okurun zihnindeki ritmi bozuyor. Kısa kısa kesikli cümleler bazen de neden sonuç ilişkisini yavaşlatıyor.
“Son çanta. Düşünecek olursa büyük bir ağırlık.” (s.7) ifadesinde görüldüğü üzere yargıların epey ayrıştığı, bir yönüyle notlar silsilesine dönüştüğü yerler var, fakat yazarın kastını da göz ardı edemem. Sanatçı okur üzerinde estetik, psikolojik bir etki bırakmak istemiş, parçalı dille karakterler arasında bir bağ kurmuş olabilir. Yine de en azından ilk metinde bu yapılar azaltılabilirdi diye düşünüyorum.

Çelik’in öykülerinde mekânlar can çekişen birer organizma sanki. Karakterlerin kişiliğini yansıtan rahatsız edici öykü mekânları, atmosferin, karakterlerin psikolojik durumlarının fiziksel birer uzantısı. Karakterlerin umutları tükendikçe, her biri ruhsal olarak çöktükçe evler de çürüyor. Tıkanmış giderler, dökülen tavan sıvaları, kapanmayan çekmeceler, rutubet kokusu, birer birer dağıtılan, eksilen eşyalar… Bu somut / soyut gidip gelmeler bir yanıyla sosyolojik gerçeklere de yaslanıyor. Plaza ve mahalle arasındaki keskin karşıtlık kimi öykülerin ana izleği. Cam giydirilmiş yapay, mesafeli iş yerlerinden çamaşırların sokağa taştığı ara mahalle apartmanlarına kadar insanın etiyle kanıyla var olduğu organik mekânlar da var bu öykülerde.
“Çamaşır asmanın yasak olduğu sitelere inat çamaşırlar sokağın ortasındaydı benim mahallemde. Kurutma makinası olan bir tane tanıdığım yok.” (s.15)
Gülhan Tuba Çelik, Çengelköy’deki kırmızı gecekonduyu ve onun saykodelik, absürt süs havuzunu “Bulamayan”ın anlatıcısının zihninde yarattığı imgelemle birleştirerek metnin içerisinde oldukça özgün bir edebi buluşla kurgulamış.
Metinlerde bilinç akışı tekniği, iç monologlar birer zihinsel fragman gibi karakterlerin zihnindeki dağınıklığını, travmalarını açıkça gözler önüne seriyor. Yukarıda da söz ettiğim cümlelerin gramatik olarak parçalanması öykü kişilerinin ruh hallerini göstermek için bilinçli tasarlanmış olabilir. Bu parçaların arasına serpiştirilmiş nesneler ani çağrışımlarla okuru geçmişe taşıyor. Bu geçişlerin yumuşak olduğunu söylemeliyim. Mesela “Yüzüm Yok”un tesisatçısının parfümü anlatıcıyı lise aşkına götürürken flashback oldukça yumuşak ve duyusal. Metinlerde diyalog hem oldukça az hem de tırnak içinde vermek yerine, anlatıcının zihnindeki bir yankı gibi sunulmuş. Bu da bana karakterlerin çevreleriyle kurdukları iletişimin ne kadar kısıtlı ve tek taraflı olduğunu gösteriyor. Mesela beslediği onca yoğun duyguya rağmen “Aramızdaki Şeyler”in anlatıcısı, patronu Selim’le neredeyse hiç konuşmuyor, bütün iletişim karakterin gözlemlerinden, hayallerden müteşekkil. Diyalog azlığı bir yerde Çelik’in karakterlerinden esirgenen sözün sessiz yüklerini de pekiştirmiş.
Gülhan Tuba Çelik, diğer eserlerini de okuduğum için rahatlıkla söyleyebilirim ki bir flâneur. Kalabalıklar içinde ama onlardan ayrı. Şehirleri, insanları bir metni inceler, okur gibi detaylı gözlemleyebiliyor. Bu tezimi yazarın hem diğer eserlerine hem de bu kitabına dayandırabileceğim gibi daha spesifik açıdan “Bulamayan”ın anlatıcısına da dayandırabilirim. Anlatıcı kadın tam bir modern flâneur gibi davranıyor. Bir yere gitmekten ziyade o yolu izlemekle meşgul. Belki biraz da Çelik’i günlük hayatta gözlemleyebildiğim için metinlerin bir yönüyle oto kurguya yaslandığını söyleyebilirim. Uzun zamandır evli biri olmama rağmen kitabı kapattığımda oldukça sıradan ve sade olmasına rağmen beni birkaç gün düşünmeye sevk eden şu cümleyi buraya da bırakıyorum: “Ama keşke biri ışığı kapatsa.” (s.88)
Şeyda Başer Eroğlu
