Işıklı tabelalarda kocaman harflerle The Windmill Club, altında da A Go Go yazan mekânın kapısında durduk. Turgut güvenlik görevlisinin önünde durdu, kısa bir üst aramasından sonra içeri girdi, kapı kapandı ardı sıra. İçeride fotoğraf ya da görüntü almak yasak. Ben de ardı sıra girdim, elimdeki su şişesini bıraktım. Karşımda bilardo masasını andıran uzun bir yükseltide dans eden kızlarla karşılaştım. Masanın etrafına bar sandalyeleri yerleştirilmiş, kenarlarda ise kat kat yukarıya doğru masalar sıralanmış. Birçok kişi içkisini yudumlayarak, masayla tavanı birleştiren direklerin etrafında dans eden kızları seyrediyor. Biz oturacak bir yer bakınırken aynı tarz giyinen kızlar sutyenlerini çıkarmaya başladı. Hiç beklemiyordum. Uzun masanın devamında çıplak iki kız birbirlerinin vücuduna dokunarak, birbirlerini okşayarak ortamdaki müziğin ritmine göre hareket ediyor. Birinin ağzında diş telleri takılı. Gülümsedikçe ağzındaki teller parlıyor.

Müzik hızlandıkça kızların hareketleri de hızlandı. Bazı kızlar direğe tutunup dönüyor, kalçasını ritme uydurarak platformun etrafında yarım daire çiziyor, sonra tekrar direğin etrafında dönmeye başlıyor. Hareketler daha çok kalça, bel ve bacakların ritmine dayanıyor.

Turgut iki çıplak kızın dans ettiği masanın köşesinde iki boş tabure gördü, hemen oturdu. Ama üst kattaki kızları da merak ediyor. Biralarımız geldi. Hadi, dedi, bir de yukarı çıkalım, yine geliriz buraya. Ayağa kalktım, bekliyorum ama o hareket etmiyor, kıza bakıyor. Sandalyelerimize başkaları oturabilir, dedi, kararsız. Bir süre sonra biralarımızı aldık, yukarı çıktık. Aşağının neredeyse bire bir aynısı, sadece kızlar ve müşteriler farklı. Müziğin sesi biraz daha boğuk ama sahnenin ortasında dönen ışıklar ve direklerin etrafında dolaşan gölgeler aşağıdaki kalabalığın aynısı.

Masalarda birçok kız yanlarına oturdukları adamlarla içki içiyor. Adamların elleri kızların omzunda, belinde, bacaklarında, bazen göğüslerinde dolaşıyor. Kızlar gülüyor, bir şeyler söylüyor, yanlarında oturdukları adamlar da içkilerini yudumluyor. Soldaki başka bir bölmede iki kız yuvarlak bir küvetin içinde köpük banyosu yapıyor. Üstten sarkıtılan duş başlığından akan suyla, birbirlerinin üzerine döktükleri şampuanları köpürtüyorlar. Birbirlerine dokunuyorlar, vücutlarını, omuzlarını, memelerini okşuyorlar. Etrafta oturanların çoğu orta yaşlı ve daha üstü erkekler, arada az sayıda kadın da görülüyor. Masalarda oturanların kimi birasını ağır ağır içiyor, kimi sahneye bakarken arada yanındaki kadınla konuşuyor.

Birazdan kızlar değişecek, her on beş dakikada bir kızlar yer değiştiriyor, dedi Turgut, hadi, aşağısı daha iyi, aşağı inelim. Tekrar aşağı indik, yerlerimiz boş, oturduk hemen. Çok şanslıyız, dedi Turgut. Kısa süre sonra önünde yılan dansı yapan kızlara dokunmaya başladı. Omuzlarına, kalçalarına, memelerine uzanıyor elleri. Bu, dedi, işaret ettiği kız için, yukarıdakilerden daha güzel. Kızlar dizleri ve elleri üzerinde masada dönüyor, müziğin ritmine göre hareket ediyor. Arada Turgut’un elini bedenlerinde hissedince dönüp bakıyor, gülüyor, parmak sallayıp para istiyorlar. Bahşiş verdiğin müddetçe dokunmak serbest ama Turgut’un cebinden tek kuruş çıkmıyor. Yine de bakışları, dokunuşları, sahnenin etrafında dolaşan o sabırsız merakı, parasız da o oyunun bir parçası olabileceğini düşünüyormuş gibi rahat. Sanki ilk kez bir kadın bedeni görüyor. Kızlar sağa sola döndükçe Turgut’un bakışlarıyla birlikte bedeni de o yana dönüyor, başını eğiyor, biraz daha yaklaşıp yeniden bakıyor. Kızların vücutlarını en ince ayrıntısına kadar inceliyor. Ben de etrafıma, arada Turgut’a, bazen kızların işini yaparken yüzlerinde oluşan ifadeye bakıyorum. Müşterilerin kızlara bakışlarında çoğu zaman aynı ifadeyi görmek mümkün. Uzun bir yolculuğun ardından ulaşılan geçici bir rahatlama duygusu. Bazen yalnızlık, bazen merak, bazen de yalnızca satın alınabilir bir yakınlığın verdiği tuhaf bir huzur. İnsanların para vererek kurduğu bu kısa süreli yakınlıklar, aynı zamanda aradaki mesafeyi de koruyor.

Turgut bana dönüp dokunsana, sen de dokun, ayıp değil, böyle şeyler normal burada, dedi. Ona, bunu yapmak istemediğimi söylemedim. Erkekliğin kitabını yazmış biri gibi yaşayan bir karakterle yan yana oturuyorum ve onun hissettiği arzuyu hissetmiyorum. Üstelik benden en az on yaş büyük ama sanki benden yüz kat daha arzulu. Belki de içi boş bir arzudur. Bazen insanın aradığı şeyin gerçekten arzu mu yoksa yalnızca kendini hâlâ canlı hissetme ihtiyacı mı olduğunu ayırt etmek zor. Turgut’un gözlerindeki parıltıyı, kadınlara duyduğu hevesi izlerken zaman zaman şaşırdığım oluyor. Bazen de o hevesin gerisinde başka bir boşluk olup olmadığını merak ediyorum.

Dokunsana, ayıp değil, dokun, çekinmene gerek yok, her şey serbest burada, dedi yine, elimi aldı, kızın kalçasına koydu. Benim için herhangi bir nesneye dokunmaktan farksız. Elimi bırakınca hemen geri çektim. Tek yanlı arzuya dayanan, geçinmek, para kazanmak için çalışan bir bedenden etkilenmiyorum. Belki mesele yalnızca beden değil, arzu da yalnızca dokunmakla ilgili değil. İnsan dokunduğu kadında arzu uyandırmıyorsa ve kısa süreliğine kiralanmış bir yakınlık olduğunu fark ediyorsa içindeki heves sönüyor. Orada gördüğüm şey, iki insanın birbirine yaklaşması değil, kısa süreliğine kurulmuş bir sahne. Müzik, ışık, kadın bedeniyle ve parayla kurulan bir düzen. Herkes rolünü sahneliyor, kızlar gülüyor, erkekler bakıyor, müzik çalıyor. Ama bütün bu hareketin ortasında garip bir uzaklık var. Sanki herkes birbirine dokunuyor ama kimse kimseye gerçekten değmiyor.

Kızlar Turgut’un bakışlarıyla karşılaşınca gülüyor, dil çıkarıyor. Turgut masanın üzerinden eğilip kızlara yaklaşırken, onlara dokunurken yanındaki taburede sakince birasını içen adam gülüyor. Her şeyin bu kadar ortada olması bana tuhaf geliyor. Bulunduğum yere ait olamamanın yarattığı o ince sıkıntı ilk kez yaşadığım bir şey değil. Burada gördüğüm şeyle arama giren de biraz bu. Arzunun bu kadar açık olduğu bir yerde insanın kendine bakması zorlaşıyor ama imkânsız da değil. Bazen insan arzusunu bastırdığını sanıyor, bazen de hiç sahip değilmiş gibi davranıyor. İkisi de tam doğru gelmiyor bana. Buda, “Arzudan doğan şey geçicidir” diyor. Belki de bu yüzden burada olan biten ne kadar yoğun görünse de içimde tam bir karşılık bulmuyor. Aynı sandalyede biraz daha uzun otursam, biraz daha yakından baksam, belki ben de başka türlü davranırım. İnsan kendini sandığından daha az tanıyor. Kimi için bu gürültü, bu temas hayatın kendisi. Kimi içinse yalnızca uzaktan bakılan bir sahne. Ben de ne tamamen dışında kalabiliyorum ne de tam olarak içine girebiliyorum.

Küvetin içindeki iki kızın karşısındaki tabureler boşalınca Turgut hemen hareketlendi, oraya geçti, bana da işaret etti. Kızlar bazen kendi kendilerine, bazen de birbirlerine dokunarak üzerlerindeki köpüğü dağıtıyorlar. Arka masalarda oturan muhtemelen Rus ya da Avrupalı sarışın, uzun boylu bir kadın gördüm. Üzerindeki tek parça yazlık elbisenin rengi maviye çalıyor. Kadının yanında yaşlı sevgilisi, kocası ya da partneri olabilecek bir adam oturuyor. Onların karşısında da iki kız birbirine dokunarak etrafındaki erkekleri tahrik etmeye çalışıyor. Kadın adama yaslanmış. Barın müşterileri arasındaki az sayıdaki kadından biri. Bazı kadınlar yanlarında sevgilileriyle, kocalarıyla geliyor. Merak ediyorlar ortamı. Bir süre oturup etrafı izleyerek birer bira içiyor, sonra çıkıp gidiyorlar. Sözünü ettiğim kadın acele etmiyor, birasını yudumlarken önlerindeki masada dans eden kızları dikkatle seyrediyor. Bütün bu hareketin içinde tuhaf bir sakinlik de var. Sanki herkes ne için orada olduğunu biliyor ve o sınırın dışına çıkmadan kendi küçük oyununu oynuyor. Garip olan şu ki, bu kadar yoğunluk ve taşkınlığın içinde henüz tek bir kavga, tek bir sürtüşme görmedim. Her şey görünmez bir düzenin içinde, sınırlarını aşmadan, kendi ritmini bulmuş, o ritmin içinde akıp gidiyor.

Turgut, duşun altında köpüklenen, sonra tepeden akan suyla köpükten arınan ve bunu müzik eşliğinde sürekli tekrarlayan kızlardan gözünü ayırmıyor. Bir süre sonra bunun bir dans mı yoksa sadece izlenmek için kurulan bir düzen mi olduğunu ayırt etmek zorlaşıyor. Ben ise gözümü yanımızdaki masaya çevirdim. Avrupalı bir adam oturuyor. Yanında bir kız. Kızın güzel, masum, çocuksu bir yüzü var. Kız bir ara adamın kucağına oturdu. Memesi adamın avuçlarında ama kız bir başka adamın yanında oturan kızla konuşuyor. Yaptığı işe tamamen profesyonelce yaklaştığı belli. Ruhuyla bedenini birbirinden ayırmış. Yüzündeki çocuksu ifade bana, o an kucağına oturduğu ihtiyarla sadece oyun oynadıklarını hissettirdi. Arada dalıyor bakışları, gözleri bir noktada sabitleniyor. Kızın ne düşündüğünü merak ediyorum.

Orta masada, yüksek topuklu ayakkabılarının üzerinde dans eden kızlardan biri yanıma oturdu. Yorulmuş. Bir süre sonra bana nereli olduğumu sordu. Ben de ona yaşını sordum. On dokuz, dedi. Çünkü kızların yaşları çok küçük ve Turgut’un her söylediğine inanmıyorum. Taylılar yaşını göstermiyor, bakma çocuk gibi durduğuna, demişti. Bu şehirde insanların yüzleriyle yaşları arasında çoğu zaman garip bir mesafe var.

Ben kızla sohbet ederken bir adam geldi, etrafı hızlıca gözden geçirdi. Birini arıyor gibiydi, sonra gitti. Kız bana döndü, o adamın patronu olduğunu söyledi, telaşlandı. Onu boş boş otururken gördü, elinde içki de yok. Orada, sadece yanımda oturduğu için patronun bunu hoş karşılamayacağını söyledi. Kıza bir içki ısmarlamak istedim. Bunun yalnızca sohbet için olduğunu, ona dokunmayacağımı söyledim. Benim içkim pahalı, dedi, gerek yok, sadece sohbet ediyoruz. Ama dokunmak istiyorsan ısmarla, dedi gülümseyerek.

Kadir Işık