24 Mart Salı akşamı Vildan (Külahlı Tanış), Serdivan Kültür Sanat’ın ev sahipliğini yaptığı öykü atölyesinde Hece Öykü’nün editörü Emin Gürdamur’u konuk etti, tabii biz de oradaydık. Yetkin ve deneyimli bir öykücüden yazma edimine bakışını, bu türün kendisi için ne ifade ettiğini ve genel olarak yazma alışkanlıklarını dinledik. Emin Bey bilgisini, birikimini ve daha önemlisi, öykü sanatına duyduğu iştahı konuşmasında öyle güzel yansıttı ki o akşam onu dinleyen herkes öykünün özel bir tür olduğu konusunda yeniden birleşti. Birer öykü heveslisi ve yazar adayı olan atölye öğrencileri de oldukça bilinçliydiler. Ben son zamanlarda biraz uzaklaşmıştım öyküden ama söyleşi iyi geldi, öykü yazmanın, öykü üzerine düşünmenin verdiği heyecanı yeniden hatırladım. Hatta ertesi gün bir öykü yazmaya bile başladım. Arada yayımlanan çok kısaları saymazsak, belki bir, bir buçuk yıl sonra ilk kez.

Emin Gürdamur, YouTube’dan izlediğim başka bir sohbetinde, Sait Faik’in “Birinci Mektup” adlı öyküsünü örnek olarak veriyor. Havada Bulut’un içinde yer alan bu öyküyü açıp tekrar okudum: Hikâyesini anlatmak, o gün başından geçenleri sevgilisine aktarmak isteyen bir adamın bunu yapamayışı, konuya bir türlü giremeyişi… Ama bu anlatamayıştaki zarafet. “Birinci Mektup” adlı hikâyenin en belirgin özelliği ortada bir hikâyenin olmayışı!
Öykünün özel bir tür olduğunu söylerken biraz da bunu kastediyorum. Günümüz öyküsünde yapı esnek, kapsam geniş: Bazen bir anı, bazen bir gezi, kimi zaman deneme tadı, kahvede bir sohbet, çekmecedeki eşyalar, trenin istasyona girişi esnasında pencereden görünenler. Her şey öykünün konusu ve içeriği olabiliyor. Dahası, günümüz öyküsü gerektiğinde kurgu ve karakteri de dışarda bırakabiliyor ve anlatıda zaman zaman çatışmaya da ihtiyaç duymuyor.
Modern öykü klasik hikâyenin unsurlarını aşarak, onları yenileyerek geldi.
***
Neşe Yaşın, Sadece Şiir’in 23. sayısı için Fırat Baytak ile yaptığı söyleşide şöyle diyor:
Türkiye’de narratif şiire yönelik bir ret var, o yüzden kimi Kıbrıslı Türk şairlerin yazdığı narratif şiir küçümseniyor.
Gerçekten böyle bir ret var mı? Bana var gibi geliyor. Ret olmasa da mesafeli bir duruş. Toptancı bir tutum değil şüphesiz, ama bizde şiirin az anlatması ya da hiçbir şey anlatmaması daha çok tercih ediliyor. Neden acaba? Dergilere bakıyorum –uzun süredir, ama tabii belli bir çerçevede dergileri takip ettiğimi iddia edebilirim– şu düşünceye varıyorum: Çeviri şiirler (genelde) daha somut olaylar üzerine kuruluyor, bir hikâyesi olmasa da, bir anın tarif edilişi ya da iletilen bir görüntü var çoğunda. Pencereden yağmuru seyreden bir baba-kız, karnındaki bebeğe seslenen bir kadın ya da bir kış sabahı göl kenarında duran iki boş sandalye… Tabii burada da imge var, ima var, anıştırma ve soyutluk belli bir dozda. Öte yandan, Türk şairlerin yazdıkları genelde daha kapalı, koyu soyut imgeler. Biri iyi, diğeri kötü anlamında söylemiyorum, ben her ikisini de severim; her iki tarzın iyi örneklerini defalarca okurum. Ama bir ret, bir mesafe var sanki Türk edebiyatında narratif şiire karşı.
***
Elmas ve Toz büyük ölçüde bitti. Ama finaline, daha net söylemem gerekirse, en sondaki birkaç cümleye tam karar veremediğim için belki iki yıldır bekletiyorum metni. Noktayı koyamıyorum. Aslına bakarsanız, bir hikâyenin sonu biraz zayıf da olabilir. Acaba dosya bu haliyle de bir yayınevine gönderilemez mi? Finalin çok da iyi olmaması, hatta anlatıda herhangi bir finalin olmaması ve öykünün öylece bitivermesi, yazarın tak diye kesmesi… Hiç görmediğimiz bir şey değil ki bunlar.
Öyleyse neyi bekliyorum?
***
Masumiyet Müzesi’nden çıkıp Ersan Erdura’ya kadar geldim. Dizinin müziklerinden Seni Bana Katsam’ı üst üste dinlerken karşıma çıkan diğer 70’ler çalma listelerinde Ersan Erdura da vardı. Onu çocukluğumun TRT’sinde, stüdyoda sisler içinde ya da içinde ateşler yanan varillerin arasında şarkısını söylerken hayal meyal hatırlıyorum. Belki bunun gibi pek çok program izledim de şimdi Erdura’ya da böyle bir klip yakıştırıyorum. Doğrusu, Acılar Sürekli Olamaz adlı enfes şarkısında Elvis’vari bir ses var; Ersan Erdura’nın harcanmış bir yıldız olduğunu ileri sürenler olursa itiraz etmem. Duman ışığı saklayamaz / Acılar sürekli olamaz / Benim bu sevgim cevapsız kalamaz, diye giden şarkıyı bugünlerde sık sık çalıyorum. Duman ve Işık imgeleri dikkatimi çekiyor, iyi bir ikili diye düşünüyorum ve şöyle diyorum kendime: Eğer Elmas ve Toz adlı bir roman yazmasaydın bir metnine “Duman ve Işık” adını verebilirdin.

Kitap kulübünde Mayıs ayı için seçtiğimiz Mumlar Sonuna Kadar Yanar’ı sonuna kadar okuyamadım. Aslında iyi başladı, general ve sütninesi arasındaki bilgece konuşmalar bizi derin ve sağlam işlenmiş bir romana hazırlıyordu. Ama ilk çeyrekten sonra duygum değişti. Şömine başında oturan iki eski dostun konuşmaları, zaman zaman çok uzun süren monologlar, sanki biri diğerine mektup yazmış! Bunun yanı sıra, sürekli bir genelleme yapma çabası: İnsan şöyledir, dostluk böyledir, insan şunu yapar, insan dayanır, insan nesnelere şöyle bakar, insan parça parça yaşlanır vb. Bir de, öne sürülen düşünceler –ister anlatıcıdan gelsin ister bir karakterden– özgün olmadıkları gibi çoğu zaman doğru da değiller. Mesela, dostluğun (kadın-erkek arasındaki romantik ilişkinin aksine) hayal kırıklıklarından muaf olduğu ve bir tarafın diğerinden bir şey beklemediği şeklindeki önermeyi anlamlı bulmadım, bulamam ben. Bu uzun konuşmalar hiç doğal durmuyor romanda, daha çok yazı diline ait bir söylem tutturuluyor. Anlatıcı (bile) bir yerde bu konuşmaları “bir nevi makale tonunda” diye tanımlıyor – ben daha ne diyeyim?
Gerçi Mayıs toplantısına daha zaman var. Belki yine dönerim, bir kez daha denerim bitirmeyi, bu çok sevemediğim kitabı.
***
Sayın Editör,
Ekteki Çok Kısa Öyküyü yayın kurulunuzun değerlendirmesine sunmak istiyorum. Doğrusu “küçürek” terimine hâlâ alışamadım, biraz yapay geliyor bana ama son zamanlarda sıkça kullanıldığını da görüyorum. Geçenlerde bir yerde “avuç içi öykü” tanımını duydum, onu daha çok benimsedim.
Ekmek Parası, eski bir öyküm aslında, dört yüz kelimeye yakındı, biraz çalıştım üstüne, kestim oradan buradan, avuç içine sığacak hale getirmeye çalıştım. Sanırım istediğim ton ve kıvama ulaştım. Şimdi avucumu açıp onu size gönderiyorum. Yoksa bu tür yazılara “serçe öykü” mü demeli?
Umarım Ekmek Parası kurulunuzca onaylanır ve derginizde (pardon, gazetenizde) yayımlanır.
İyi çalışmalar dilerim

Buzdokuz’un 28. sayısında Gürcü şair Vakhtang Vakhtangadze’nin iki şiiri yer alıyor. (Makvala Kharebava Gürcüceden çevirmiş, düzenleme ve satır çalışmasını Hayriye Ünal yapmış.) İlk şiiri buraya alıyorum:
Otobüsle seyahat ederdik.
Sen pencereden bakarken yazıları hecelerdin
Bense düşüncelerini okurdum senin
Ve düşüncelerinin düzenini
Otobüsle seyahat ederken bana sorardın
“Salı ve çarşamba da seninle kalsam olur mu?”
Geçen yıl bana güvercinler ve serçeler hakkında sorular sormuştun
Seni ikna etmek zordu.
“Kuşlar ne zaman havalanacağını çok iyi bilir,” dediğimde sen
“Yani hepsi mi
“Kimseye çarpmadan mı?”
Bir kuşun araba camına nasıl çarptığını hatırlıyorum
Kendi kanatlarına bir battaniye gibi
Sarılmış yolda öylece yatarken
cansız bedenini ilk avcının
tekerleğin önünden nasıl kaptığını
Sana nasıl söylerdim ki
Kucağında yatırdığın kedin de
Kuşları böyle ham yapar
Ah hayır elbette,
Senin kedin hiç öyle şey yapar mı?
İki yıl önce
Vagonların sonsuzca gidip geldiğini
Metronun hiç bitmediğini sanırdın.
Acaba kaç kere büyü bozdum ayırdına varmadan?
Kim bilir böyle kaç döngü daha yaşayacaksın?
Sevdiğin şarkıları dinlemeye başladım
Bu sana gelen yolu kısaltıyor
Sen artık yollarda müzik dinlemiyorsun
Şakağını arabanın camına dayayıp
sarsılıyorsun taş sokaklarda.
Şimdi gülmüyorsun
O zaman güldüğün şeylere
Ne sorular sorardın o zaman
“İnsanlar neden çığlık atıyor?
Bu kadın neden sokakta yatıyor?
Büyüdüğümde de seninle yaşasam olmaz mı?”
