Yazarın bilinç akışı tekniğini kâfi derecede kullandığını görüyoruz. Okuru boğmadan (özellikle ilk bölümde) ve okurun işine yaracak şekilde kullandığı bu teknikle edebiyatımızda hezeyanla karıştırılan bilinç akışının nasıl yapılacağını da gösteriyor.

Tanzimat’tan bugüne kurgusal metinlerimizin yaşadığı değişim ve gelişim ne yazık ki çağın gerisinde kaldı. Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’ı biraz geçen eserler bile elli yıl sonra ancak görüldü. Elbette yeni bir türün, yüzyıllarca edebiyatı yalnızca şiir olarak addeden bir toplumda birden gelişmesi, Avrupa’daki çağdaşlarıyla yarışması mümkün değildi ancak bu durumun salt bu bahaneye sıkıştırılması da aynaya bakmaktan korkmamızdan başka bir şey değil.
Yalnızca romanda değil, hikâyede de aynı şeyleri söylemek mümkün. Sözgelimi Ahmet Mithat Efendi’yi biraz geçen Ömer Seyfettin’den sonra Haldun Taner’de ümitlenen Türk hikâyesi, 2000’li yıllardan sonra geri geri koşarak gitmeye başladı adeta. Yazar enflasyonu yaşamaya başladık; yazmak eylemi kutsallaştırılırken okumak ve okurluk gitgide değersizleştirildi. Öykü yarışmaları arttı, öykü dergileri birbirini takip etti, edebiyat atölyesi adı altında birbirinin tıpkısı metinlerin olduğu ve yeteneksiz insanların adeta “kulüp” havasında eğlendikleri mekânlar ve faaliyetler türedi. Mantar gibi biten “öykücü” bolluğu varken neden geri geri gitti Türk öyküsü? Bence bu konu üzerine bir çalıştay yapılmalı ve hem okurlar hem de yazarlar sözlerini söylemeli.
Ömer Kaya’nın Lafa Boğulmak adlı öykü kitabı, hem biçim hem de işleyiş olarak benzerlerinden ayrılmakla kalmıyor, yukarıda söylediklerime de itiraz ediyor bir bakıma ve bu da elbette çağdaş edebiyatımız için beni biraz olsun ümitvâr kılıyor.
Kaya’nın kitabı tematik olarak iki bölümden oluşuyor: “Tek Perde Emrah”bölümünde beş, “Lafa Boğulmak”bölümünde dört hikâye var. İlk bölümün ilk hikâyesi okura kitabın sonraki hikâyeleri için bir vitrin gibi gelebilir ki yazar bunu amaçlamış olabilir. Özellikle başkişi Emrah’ın okurda bırakacağı intibayı çok önemsemiş yazar. Emrah’ın hem fiziksel hem de ruhsal özelliklerini, hikâyelerdeki statüsünü, metnin asıl hammaddesi ve diğer kişilerin var oluş sebebi olduğunu okura hissettiren yazar, diğer kişileri de Emrah’ın sergüzeştine uygun şekilde seçmiş. Böylece daha ilk hikâyede sıradan değil bilinçli, okuma alışkanlığı olan, edebiyat tarihine de az çok hâkim, zeki bir okur beklentisi içine girmiş. Bu noktada şunu söylemeliyim ki yazarın bu tavrı, metnin geri kalan kısmı için beklentiyi yükseltmesine rağmen bir okur kitlesi yakalayamama riskini de beraberinde getirmiş. Zira çağdaş Türk okurunun zor metinler karşısındaki tavrı çok net: anlamıyorsa okumayı bırakır.
Ömer Kaya, her iki bölümdeki metinlerinde de biçime çok önem veriyor. Esasında kitap başlı başına bir biçim denemesi adına yazılmış gibi. Ancak bu deneme altyapısı olan, modernist ve postmodernist anlatım tekniklerini içinde hayli barındıran, sadece okura değil çağdaşı yazarlara da bir “yazma” dersi veren metinler olduğu için, deneysel metnin de ötesinde, biçimsel deneyin olgunlaşmış hâli dersem mübalağa etmiş olmam zannederim.
Hikâyelerin hemen hepsinde başkişi Emrah’ın ve Emrah’ın çevresindeki kişilerin yaşadıklarının ironik bir dil ve kurguyla dile getirilişini görürüz. Yazarın hayal gücü ve bakış açısı öyle farklı ki bir sonraki hikâyede başkişinin başına ne gelecek diye merakla bekliyorsunuz. Ömer Kaya, kendine özgü bir itibarî âlem kurmuş, bu âlemde öyle rahat hareket ediyor ki zaman zaman hikâyelerde yazarı da görebiliyoruz. Yazar ve anlatıcı aynı paragrafta bile değişebiliyor. Bir cümle öncesi ile bir cümle sonrası anlatıcılar farklı, okurun burada tabii olarak kafası karışıyor ama zaten yazarın amacı da bu. Üstkurmacanın sınırlarını zorlamak bu olsa gerek zira bu üstkurmacaya üstkurmaca yazmak gibi bir şey ki daha önce buna benzer metin okuduğumu anımsamıyorum.
Yazar, metinlerde okuru bir bilmecenin içine çekiyor. Bu bilinçli tavırla okuru konfor alanının dışına itip gerçek bir hâkimiyet kurabiliyor. Anlatıcı ya da yazar (bazen Ömer bazen Emrah), fazlasıyla özgüvenli ve zeki. Okur karşısında ezilmişliği, mahcubiyeti ya da mütevazılığı yok. Okura bir açıklama yapmak zorunda da hissetmiyor kendini. Bütün bunlar yazarla okur arasındaki bağı koparıp okuru metnin dışına itiyor. Okur olabildiğince pasif konuma gelince anlatıcı değişikliği ile okuru yeniden metne dahil ediyor.
İlk hikâye “İllüzyon”dan itibaren diğer bütün öykülerde de göreceğimiz teatral hava, öyküyü tiyatroya yaklaştırıyor. Hiç şüphesiz yazarın mekân ve karakter tasvirleri ve tahlilleri bu havayı yaratmada etkin. Karakter tahlilleri yaparken yazarın konuya, temaya ve biçime uygun kurgu karakteri yaratma becerisini de görüyoruz. Ancak tip yaratma konusunda yazarın aynı başarıyı yakaladığını söylemem pek mümkün değil. Karakter öyküsü yazmaya odaklandığı için, tip yaratmayı bile isteye ıskalamış da olabilir.
Öykülerin geneline sirayet eden, Kaya’nın başka mecralarda okuduğumuz öykülerinde pek rastlamadığımız ironi, dozunda olmakla birlikte ikinci bölümdeki öykülerde karakter ironisinden çevresel ironiye geçiş özelliği gösteriyor. Yazarın hem sözcüsü hem anlatıcısı hem de başkişisi Emrah Tozol’un çevresi, Moliere tarzı bir ironiyle yerilmiş. Edebiyat atölyeleri, ahbap-çavuş ilişkisinde olan yazarlar, kötü metinler ve büyük şöhret beklentileri gibi çağdaş edebiyatımızın sorunları deyim yerindeyse tıkır tıkır işlenmiş. Tam da bu bölümde pastiş tekniği beliriveriyor. Haldun Taner gözlerimin önünde canlanıyor.
Yazarın bilinç akışı tekniğini kâfi derecede kullandığını görüyoruz. Okuru boğmadan (özellikle ilk bölümde) ve okurun işine yaracak şekilde kullandığı bu teknikle edebiyatımızda hezeyanla karıştırılan bilinç akışının nasıl yapılacağını da gösteriyor. Daha önce de söylediğim gibi, bir “yazma” dersi veriyor Ömer Kaya. Klasik tahkiyeden de beslense –ki bundan hepimiz besleniyoruz– postmodern tekniklerden bilinçli şekilde faydalanıyor yazar. Mesela metinlerarasılık bir başka örnek. Bunu yaparken dikkatli okurun gözünden kaçmayacaktır ki hacimsel dezavantaja rağmen yapıyor. Zira metinlerarasılık öyküde çok sık kullanılmayan, daha çok roman türüyle özdeşleşmiş bir teknik.
Dil konusunda ise belirli bir standarda yaklaşmakla birlikte biçimsel bir yenilik getirmiş sayılmaz yazar. Zorlama bir dil yerine, duruluğu tercih etmesi yazarın inisiyatifi olmakla birlikte özellikle ikinci bölümdeki öykülerde dil ilk bölüme göre ihmal edilmiş gibi geldi bana.
Yazarın deneyselliğin ötesine geçtiği bu kitapta en beğendiğim öyküler ise “Sandalye”, “Atölye”, “Fuar”, “Kedi ve Aspirin” ile “Hapşırık”adlı öyküler oldu. Son olarak şunu rahatlıkla iddia edebilirim ki en az son beş yılın en iyi öykü kitabıydı Lafa Boğulmak.
Emrah Kurul
