Kadir Işık’ın gezi güncelerinin ilk bölümü yayında!

Kadir Işık

Karşımdaki boş sandalyeye tutunan ele takıldı gözüm. Üzeri yaşlılık lekeleriyle kaplı beyaz elin mavi damaları yüzeye çıkmış, derisi incelmiş. Başımı kaldırdım, karşımda bir İngiliz. Sol ayağındaki sandaleti kenara çıkarmış, ayağını öne doğru uzatmış. Karşısında çömelen Tay kadın, adamın ayak parmaklarının arasını temizliyor. Adam kilosundan dolayı rahatça eğilemiyor belki de. Kadın işini bitirince adamın ayağına sandaleti geçirdi, arkadan bağladı, parmaklarını silkeleyerek kalktı ve adamın koluna girdi. Onlar uzaklaşırken arkalarından baktım. Genç kadının İngiliz’le olması burada süregelen yaşamın bir parçası. Yadırganacak bir durum yok. Ben de sevmediğim bir işe yirmi dört yıl katlandım. Geçinmek, ayakta kalmak ve yaşamak için mecburdum. Bu mecburiyetin bana neleri kabul ettirdiğini, neleri normalleştirdiğini bilmiyorum. Bir noktadan sonra itiraz etmek değil, dayanmak öğreniliyor.

Oturduğum kafeye yaşlı Avrupalı erkekler genellikle yanlarında genç Tay kadınlarla geliyor. Kahve içiyorlar, çok az konuşuyorlar. Kadınlar daha çok susarak cep telefonlarıyla oyalanıyor, erkekler düşüncelere dalıyor. Ben de hemen her gün öğleden sonraları kahve içmeye geldiğim bu kafenin müdavimleri arasında sayılabilirim. Yılın bu aylarında Avrupalılar soğuktan dışarıya çıkamazken burada sıcaktan dışarı çıkılamıyor. Serin olduğu için çoğu kişi alışveriş merkezlerinin içindeki kafelerde vakit geçiriyor. Günler geçiyor ama masalardaki yüzler değişmiyor. Sadece kahveler, soğuk içecekler yenileniyor. Her gün mümkün olduğunca aynı sandalyeye oturuyor, boşsa, aynı masada yazıyorum ya da okuyorum. İlk günler etrafı daha dikkatli izliyordum, şimdi daha çok ayrıntılara dalıyorum, daha seçici davranıyorum. Kimlerin uzun süre kalacağını, kimlerin kısa sürede ortadan kaybolacağını tahmin etmeye çalışıyorum. Pos bıyıklı bir Fransız’la göz aşinalığımız ve yakın masada oturmamızdan dolayı selamlaşmaya başladık. Bazen genç sevgilisinin sırtındaki dövmeye takılıyor gözüm, sonra önümdeki ekrana.

Bir ay önce İngiltere’de soğuk ve uzun bir sonbahar yaşadım. Günler erken kararıyor, akşamlar uzuyor, dışarı çıktığımda kemiklerime işleyen bir soğukla eve dönüyordum. Türkiye’ye döndüğümde hava değişmedi, soğuklar peşimi bırakmadı. Kemiklerimi ısıtmak için Uzak Asya ya da Afrika arasında seçim yapmaya çalıştığım günlerde, kışı genellikle Tayland’da geçiren Turgut ile ortak bir arkadaşımız üzerinden tanıştım. Tayland tropikal iklime sahip ve yılın her mevsiminde denize girilebilen ülkelerden. Bu bilgi bile tek başına beni cezbetmeye yetti. Yakınlardaki en sıcak ülkelerden bir olan Mısır’ı da seçebilir, daha önce kışın birçok kez gittiğim Şarm el Şeyh’te kalabilirdim ama orada insanların arasına karışmak zor. Hayat kısa sürede dar bir alana sıkışıyor. Uzun süre kalınacak, yaşanacak, vakit geçirilecek yerlerden değil. İnsan bulunduğu yerde güvenlik, sükunet, saygı, asgari düzeyde kural ve bir parça da insanlık arıyor. Bu bir talep değil, bir ihtiyaç.

Yola çıkarken yanımda bir tanıdık ya da bir yol arkadaşı olup olmaması önemli değil. Yıllardır kalabalıklar içinde yalnız kalabilme alışkanlığı edindim. Bu, zamanla öğrenilen, işe yaradığı kadar insanı içten içe törpüleyen, bazen yoran, bazen de sıkan bir hâl. Yalnızlığın kalabalıkla, güçle, yetinmeyle ve daha başka ıvır zıvır kavramlarla ilişkisi üzerine ahkâm kesenlerin söyledikleri de umurumda değil. Benim için yalnızlık bazen bir tercih değil, koşulların sonucu oldu. İnsanlar arasındayken geri çekilmeyi, görünmeden durmayı, yük olmamayı öğrendim. Bu da bana hareket özgürlüğü sağladı ama bedelini sessizlikle ödedim. Yolda olmanın, yeni bir yere gitmenin bu sessizliği bozacağını düşünmedim hiç. Aksine, başka bir yerde, başka yüzlerin arasında aynı mesafeyi koruyabilmeyi öğrendim.

Turgut ile yola çıkmamın gerisinde, dünyanın bilmediğim bu coğrafyasını kısa sürede tanımama yardımcı olacak, insanlarla temasımı kolaylaştıracak biri olması yatıyor. Kendi başıma da yapabileceğim şeylerin, onun varlığıyla daha az zahmetli hale geleceğini düşündüm. Daha sonra kendi yoluma gideceğimi, bu birlikteliğin geçici olduğunu biliyorum. Turgut’la beni telefonda görüştüren arkadaşım aradan çekildikten sonra, Tayland hakkında aklıma takılanları sormak için onu birkaç kez aradım. Telefonu açar açmaz âşık olduğu bir kadından söz ediyordu. İşlerini toparlamadan gelemeyeceğini, ama ne olursa olsun en kısa zamanda bilet alacağını, bana haber vereceğini anlatıyordu. Benim sorduğum sorular, merak ettiğim şehir, yollar, kalınacak yerler konuşmanın içinde eriyip gidiyordu. Bazen araya girmeye çalışıyordum, bazen susup lafını bitirmesini bekliyordum. Anlattıklarını dinlerken bir yolculuğun değil, bir hikâyenin hazırlığı yapılıyordu sanki. O anlarda bunu fark etmedim ya da fark edip önemsemedim. Yol henüz başlamamıştı ama konuşmanın yönü çoktan belli olmuştu.

Kendimi yola çoktan şartladım. Güzergâhımı belirledim ama yol arkadaşımı seçme konusunda acele davrandığımı fark ettim. Turgut’la yolumuz aynı, beklentilerimiz başından beri farklıydı. Telefonda anlattıkları giderek çoğaldı. Eskiden sevgilisi olan kadının tapınağa kapandığından, peşinde birtakım adamlar olduğundan söz etmeye başladı. Bir yandan da hikâyesi ilginç bir hal almaya başladı. Farkında olmadan merak ettiğimi anladım. Ona yardım etmek elimden gelmiyor, zaten yardım istemiyor, anlatmak istiyor. Kadının boy boy fotoğraflarını gönderiyor bana. Sonra ona nasıl âşık olduğunu anlatıyor. İlk günler söylediği şeylere üzülüyordum, ama sonradan bu ilişkide aklıma yatmayan yanlar belirmeye başladı. Bir süre sonra da bağlantı kurduğu farklı kadınlardan söz etmeye başladı, daha önce de benzer birçok adam gördüğüm için durumu irdelemedim. Yalnız, hiçbir konuda beni dinlememesi, şehirle ilgili sorduğum soruları geçiştirmesi canımı sıkıyordu. Lafı mutlaka kendine, kendi hikâyesine, kendi yarasına getiriyor ama konuşmalarından anladığım kadarıyla herhangi bir yarası da yoktu. Sadece yüzeydeki ufak tefek sıyrıkları büyük yaralar gibi göstermeye çalışıyor.

Sanki bu yolculuk bir yerden bir yere gitmekten çok, birinin konuşması için açılmış kocaman bir boşluk. O boşluğun kenarında değilim, içine oturmuşum. Turgut konuşurken susmam bir erdem değil, kaçınmak, uzak durmaktı. Onu dinlemek kolay, kalkıp gitmek, konuşmayı kesmek, yolun daha en başından bir kopuş yaratmak zordu. Yol arkadaşımı seçmiştim, şikâyet etmeye hakkım yoktu. Bu da işime geliyordu. Bazen telefondaki sessizliğimi yanlış anlıyor, onu onayladığımı sanıyordu. Belki de gerçekten onaylıyordum. Turgut’un anlattıkları uzadıkça, onunla değil de onun duygusal yanıyla konuştuğumu fark ettim. Hepsi birer sahneydi. Onunla iletişimde kalmamın gerisinde yatan, biriyle yol yürüyebildiğimi kendime kanıtlama çabası. Bu çabanın tanıdık gelmesi zamanla canımı sıkmaya başladı.

Kadir Işık

Tefrikanın 2. bölümünü okumak için tıklayın.