Ethem Baran, “Kırkikindiler Bittiğinde” derken kendi baharını da getirdi “sevgili okur”una. Şiire, yazıya ve aşka dair o tatlı serinliği konuşmak için Ankara Kalesi’nin eteklerindeki yollarda / mekânlarda buluştuk onunla. Romanın atmosferine, yazarıyla beraber eşlik etmeye çalıştım söyleşirken. Öykü dilinin güzelliğiyle bildiğim bir ismin son romanına dair onunla söyleşmek oldukça heyecan vericiydi. Çok şey sordum, çok şey söyledi. Ortaya sıcak, içten ve keyifli bir söyleşi çıktı. Sizi bu söyleşiyle baş başa bırakıyorum.

Merve Koçak Kurt

Adından başlayalım önce romanınıza. “Nomen est omen,” diye bir söz var, “Ad kaderdir.” “Kırkikindi yağmurları, genellikle ilkbahar sonu ve yaz başlarında (özellikle Orta Anadolu’da) öğleden sonra ikindi vaktinde başlayan, kısa süreli ama şiddetli sağanaklardır. Adını kırk gün boyunca sürmesi inancından alır.” Bu ne “biçim” bir sağanaktı? Gelişi ne şekilde oldu? Bize ulaşana kadarki yolculuğu nasıldı romanın?

Benim bütün kitaplarım gibi bunun yolculuğu da uzun yıllar öncesine dayanıyor. 1994 yılında yayımlanan ikinci öykü kitabım Kurutulmuş Gül Mevsimi (Şimdi Unuttuğum Bütün Akşamlar’ın içinde yer alıyor) kitabına adını veren öyküde gençlik dönemini anlattığım İlhan karakterinin sonraki yıllarını yazmayı nicedir planlıyordum. Araya başka öyküler ve Köhne romanı girdi. Notlar alarak çalışırım. Bir zamanlar aldığım notlar sırasını bekler, kimi yeni bir başlangıç olur, kimi bir metnin parçası, kimi de öylece kalır. Kırkikindiler Bittiğinde nicedir sırasını bekleyen bir romandı. Öykü ve romanlarımda sahne kurarken mevsimi özellikle belirtirim. Çünkü mevsimlerin en güzel hâlini edebiyat metinlerinde ve filmlerde görürüz. Çünkü yağmur ve kar en güzel romanlarda ve filmlerde yağar. Bunun sırrı edebiyatın ve sinemanın dilinde saklıdır. Evet, kırkikindiler daha çok Orta Anadolu’ya özgü yağmurlardır. Ankaralılar buna “memur ıslatan” da derler mesai çıkışına denk geldiği için. Ankara’yı anlatan bir romana kırkikindiler başlığının yakışacağını düşündüm. Romandaki reel zamanı hikâyenin doğası gereği böyle bir döneme ayarladım.

“Kırkikindilerin sonuydu. Bulut geçeği derdi kırkikindiye babaannesi. Çakal yağmuru diyen de vardı, tilki düğünü diyen de… Kırkikindiyi severdi İlhan. Şiirlerinde de kullanırdı. Eskiden. Evet, eskidendi. Artık şiir yazmıyordu.”

Yazar, şair İlhan… Onun sevgilileri… Fonda Ankara… İpucu vermek istemem ama kitabın sonu da pek iç açıcı değil. Ancak öyle bir dil kullanılmış ki, çok ağır konular bile bir serinlik hissi bırakıyor okura. Bize kalan o tatlı serinliği nasıl sağladınız? Sadece dil meselesi olmasa gerek bu serinliği sağlayan.

Kelime seçimleri, sıralanışı, üslup her zaman ön plandadır benim için. Bir duyguyu, bir durumu kendime mal ederek nasıl aktarabileceğim sorusu zihnimi her zaman kurcalar ve çalışma biçimimi yönlendirir. Biliyorsunuz, romanda yağmurlu bir günün ertesi anlatılıyor. Birkaç saatlik bir zaman dilimi. Roman karakterleri her ne yaşıyor olurlarsa olsunlar onları kuşatan bir dünya var. Her şeye rağmen bildiğini okuyan bir doğa… “Cevizin yaprağı narindir narin / İçerim yanıyor dışarım serin” diye bir türkümüz vardır. İnsan ruhu hâlden hâle geçerken dış dünya da andan âna değişir. Romanda kahramanımı adım adım izlerken, zihninin kıvrımlarında onunla birlikte dolaşırken aynı zamanda “tatlı bir serinlik” yaydığımın farkında değildim. Bu güzel tespitiniz için teşekkür ederim. Birçok yazar, bizi çevreleyen bir doğa yokmuş, şehirler yalnızca keşmekeşten oluşuyormuş, insan dışında her şey değersizmiş gibi davranıyor; yazdıklarında yağmurdan, kardan, ağaçlarda cıvıldayan ya da gelip camın önüne konan kuşlardan söz etmiyor. Yaşar Kemal bir söyleşisinde, “Dostoyevski’de hiç ağaç yoktur, oysa yıllar sonra Petersburg’a gittiğimde orada bir sürü ağaç gördüm,” der. Biz her ne yaşıyorsak yaşayalım doğa bildiğini okur; o bizim ruh halimize bakmaz. Ama biz yazarken doğayı da karakterin o anki psikolojisine, bakışına, anlayışına uydurarak atmosferi güçlendiririz. Bu durumun “o anki sesimize” katkısı olacağını hesap ederiz. Tıpkı bir filmde yönetmenin uyguladığı renk tonları, ışık ya da tamamen siyah beyaz renk seçimi gibi. Kırkikindiler Bittiğinde’de anlatılan ana hikâyenin tüm sertliğine, kasvetine, bir anlamda ölgünlüğüne rağmen doğa bize başka bir şey söylüyor. Kulağımıza fısıldanan bu sözlerin ne olduğunu da romanın sonunda öğreniyoruz.

“Başkentin günden güne büyüyen gecekondu mahallelerinden birinde yaşayan bir kızla bir oğlan varmış. Kız, bir türlü açılamadığı oğlanı çok seviyormuş. Bir gün su gibi akarak gelmiş pencerede bekleyen oğlanın yanına, elinde bir kâğıt parçası. Defterden koparılmış, kırışıksız, tertemiz.” Aşklar üzerinden, aslında yazmaya ve yaşamaya dair sorgulamalarla dolu bir roman bu. (Bir okur olarak öyle okudum en azından.) Aşk ile yazmak, aşkla yazmak, aşka dair yazmak… “Onun kitabında imkânsız diye bir şey yokmuş. İmkânsız diye bir şey yoksa masal var demektir,” diyen o kahramanı da düşünürsek, “imkânsız” ancak inanmakla mı “muhtemel” olur?

Tam da öyle. İnsanoğlu içinde bulunduğu dünyada yaşıyor gibi görünse de aslında kafasının içinde yaşar. Kafasının içi hayallerle, kendi yarattığı gerçeklikle, inançla, ret ve kabullerle doludur. Edebiyat işte bu evreni bize göstermek için vardır. Ve gösterdiği her şey biriciktir; kendine özgüdür. Başka pek çok şeye benziyor gibi görünse de aslında benzersizdir. Söylediğiniz gibi, “Aşk ile yazmak, aşkla yazmak, aşka dair yazmak…” meselesini de bu romanı yazarken başucumdan ayırmadım. Romanı okuyanlar göreceklerdir, İlhan, aşk kitapları yazan ve bu alanda oldukça iyi olan bir yazar. İyi çünkü aşka inanıyor. Belki yalnızca aşka inanıyor. Ama onun kafasındaki aşkla diğerlerinin aşkı hiçbir noktada kesişmiyor. Saf bir aşk İlhan’ın kafasındaki ve yüreğindeki. Aşka yakışmayan herhangi bir şeyle kirletilmemiş, kirletilmemesi gereken bir yüce duygu. Ayakta kalmayı beceremediği, hiçbir yerine tutunamadığı yalnızlıkla kuşatılmış hayatında becerebildiği en güzel, belki de tek şeyin aşk olduğunu düşünüyor. Aşk söz konusu olduğunda göze almayacağı şey yok. Ne var ki, inandıklarıyla başına gelenler, kısacası yaşadıkları arasındaki uyumsuzluk onu bir çemberin içine hapsediyor. Yazıyor. Gerçek hayatla iletişim kurma yolu bu. Ancak bu yol da bir hayli çetrefilli. Yine da başına ne gelirse gelsin aşka inancını hiçbir zaman yitirmiyor.

“12 Eylül’ün hemen sonrası. Mahalleden bir kıza âşık. İlhan üniversitede iktisat okuyor.” Anlattığınız asıl hikâye belki de ne onun ne de hayatında yer alan kadınların hikâyesi. İlhan, kelimelerin içinde yaşamaya başladı Derya hemencecik buluverdiği bir adamla evlenip gittikten sonra. Başını alıp gitmek isteyen kelime yığınlarının içinde. Aradığı gerçeği onların arasında buluyor, dünyasını onlarla sarıp sarmalıyordu. Dünya dediğimiz bu aldatma oyunu kelimeler olmadan var olabilir miydi?”

“Şizofrenik” olan yanını merak ettim yazının / yazmanın. Anlatıcı, “tanrısal anlatıcı” romanda; metne mesafeyi böyle mi korudunuz bir yazar olarak?

Anlatıcı konusu tüm edebiyat âlemi gibi benim de üzerinde en çok durduğum konulardan biri. Kırkikindiler Bittiğinde’yi yazarken üçüncü tekil şahıs da dediğimiz üst anlatıcı tipini karaktere yakın anlatıcı olarak konumlandırdım. Öykü ve romanlarımda hangi karakteri yazarsam yazayım, hangi anlatıcı tipini kullanırsam kullanayım onların zihnine girmeye, onlar gibi olmaya çalışırım. Bu romanda da İlhan’a yakın durdum. Onun iç seslerini bile işitmeye çalıştım. Dikkat edilirse, romandaki diğer karakterlerin, özellikle İlhan’ın âşık olduğu kadınların ne düşündüklerini bilmediğimiz görülecektir. Onları, ancak konuştukları zaman duyarız; onun dışında kafalarının içinde neler olduğunu bilemiyoruz roman boyunca. Okuyucu İlhan’ın monologlarıyla anlatıcının söylediklerini iç içe girmiş bir halde okuyor. Ölümün, en azından ölüm tehdidinin yanında yöresinde dönenip duran roman kişileri ruhsal dalgalanmaların da tam merkezinde yer alıyorlar. Söylediğiniz gibi bu hikâye yalnızca İlhan ve onun hayatında yer alan kadınların hikâyesi değil, arka planda benzer pek çok insanın ve Ankara’nın hikâyesi. Ankara’nın ve ülkemizin değişen ve değişmeyen, kaybedilen ve yerine yenisi konulamayan, kurtulmak istendikçe tekrarlana tekrarlana katmerlenen pek çok yönü, derdi, tasası; tarihsel ve sosyolojik değişimler, dönüşümler. En sonunda ana karakterin dönüşümü…

“Aynı yöne farklı pencerelerden bakanları yazmıştı. Sevgili hanesine yazdıklarının aslında yabancı olduklarını çok geç anlamıştı. Beyninde var etmişti onları. Sevgili suretinde görünen yabancılardı. ‘İçimdeki aşkın gerçeğe dönüşemeyecek öznesiydi onlar,’ demişti kitaplarından birinde. Sayfalarda kalmıştı hepsi. Kafasının içinde.” diyen “anlatıcıya” sormak isterdim: Hayal ile hayat arasındaki çizgide bir çarmıh çivisi mi yazmak? Hayal’e mi yakınsınız hayat’a mı “yazarken”?

Yazdıklarıma inanırım ben. Onlar bana hayattan daha sahici gelir. Okuduklarım da öyle. “Anlatılana dek hiçbir şey varolmamıştır” diyen Virginia Woolf gibi anlatının büyüsüne kapılırım. Sanatın hayattan bir adım önde gittiğine… Sayfalarda gördüklerim daha gerçektir bu yüzden. Bunun hayalle sıkı bağı olduğunun da farkındayım elbette. Sonuçta yazmak dediğimiz eylem, boş bir duvara pencere resmi çizip oradan dışarı bakmak ve sonra bir kapı resmi çizerek dışarı çıkıp o gördüklerimize doğru gitmek değil midir? Ben hayattan ve okuduklarımdan besleniyorum. Bu açıdan bakıldığında gerçeğe yakın durduğum söylenebilir. Ama tüm bunları hayal hanemde yoğurup yeniden yaratmanın peşine düşüyorum. İlhan da öyle bir karakter oldu benim için. Yüzünü bile görmediği insanlara karşı yakınlık duydu, onları zihninde yeniden yarattı, gerçek olduklarına inandı. Kendi gerçekliği de buna bağlıydı bir anlamda. Yaşama duygusu, derinlerinde kaybolduğu geçmişten kurtulma arzusu ancak ve ancak yaşadığı hayatta karşısına çıkması imkânsız yaşama biçimlerini yazdığı satırlarda, yeni anlamlar yüklediği kelimelerde yeniden varetmesiyle mümkün olabilecekti. Onun doğruları başkalarının doğrularıyla buluşmuyordu hiçbir zaman. Romanda da söylendiği gibi aynı yöne faklı yönlerden bakıyordu herkes ama bunu İlhan’ın içselleştirmesi onun gibi savrulmalar yaşayan çalkantıdaki bir adam için kolay olmayacaktı, nitekim olmadı da…

Ankara’yı bilenler için oldukça tanıdık izlere rastlıyoruz: “Çankırı Caddesi’ndeki Burla Biraderler’in vitrini önünde takılıp kalırdı. Turuncu rengiyle bir prenses gibi kurulmuştu vitrine. Silver Reed 200 marka daktilo.” Yıllardır içinde yaşadığınız Ankara’nın, yazdıklarınızda nasıl vücut bulduğunu merak ettim genel olarak. “İlhan, cevabı onlar verecekmiş gibi Ankara Kalesi’nin surlarına, dar sokakları saklayan köhne evlere, gölgesini koyulaştıran akasyaya ve elektrik direğindeki kuşa baktı.” Bu cümlelerden yola çıkarak sorayım sorumu: Hayatın o kıyıda köşede kalmış ayrıntılarını daha çok, eski Ankara’da mı buldunuz / buluyorsunuz? Ankara’nın hangi semtleri kelimelerinizi besliyor en çok ve de nasıl?

Ankara’yı, Ankara’nın belli mekânlarını özellikle yerleştiriyorum metinlerime. Edebiyatımızda İstanbul’u yazan çok. Ankara yazılmak için gözümüzün içine bakıyor. Alıntıladığınız bölümdeki o dükkânı yazabilmek için araştırma yaptım. Gerçekten öyle bir yer varmış. Daktilo her yerde satılan bir şey değil sonuçta. Benim daktilomu babam alıp getirmişti Ankara’dan Yozgat’a. Ankara’yı bilmediğim için sormamıştım nereden aldığını. Taşradan Ankara’ya gelenlerin en iyi bildikleri yer Ulus civarıdır. Kim bilir benim daktilo da Burla Biraderler’in vitrinine misafir olduğu günlerde Çankırı Caddesi’nden gelip geçenlere ve İlhan’a bakmıştır belki de. “Hayatın kıyıda köşede kalmış ayrıntıları” aslında her yerde var ben en çok Ankara’nın yoksullarının uğradığı yerlerde, dış çeperlerinde, içte kaldıysa bile görülmek istenmeyen yerlerinde arıyorum. Bitpazarı, İtfaiye Meydanı, Çerkes Sokak, Ulus Hali, Hacıbayram, İsmetpaşa, Hacıdoğan Rüzgârlı Sokak, Gençlik Parkı, Samanpazarı, Anafartlar, Denizciler, Konya Sokak, Posta Caddesi, Hacettepe, Yahudi Mahallesi, Bentderesi, Kale… Heykelin ora… Bu söylediğim yerlerde Türkiye’nin 50 yıl önceki manzaralarına rastlayabilirsiniz. Kapı önlerinde oturan kadınların ellerinde cep telefonu olsa bile bakışları, konuşmaları ve az ileride toz toprak içinde basit, plastik oyuncaklarıyla oynayan çocuklarının zamanın çok gerisinde kalmış gerçekdışı gülümsemeleri size onların zamanın neresinde kaldıklarını hiç çekinmeden bir çırpıda söyleyiverir. Ülkenin her yeri hızlı kentleşmeyle birlikte birbirine benzemeye başladı. Her yerde aynı tip binalar, birbirinin benzeri alışveriş merkezleri, TOKİ konutları, caddelerde –belli ki aynı şirketin ürettiği– birbirinin aynı estetikten uzak sokak lambaları ve benzerine her şehirde rastlayabileceğiniz kaldırımlar koca bir ülkeyi tek bir şehre dönüştürmüşken elimizde restore edilip çağdaşlaştırılmış olsa da tarihî mekânlardan başka bir şey kalmadığını düşünüyorum. Kızılay’ı, ikamet ettiğim Eryaman’ı, yakın semtlerimiz olan Sincan, Etimesgut gibi yerleri zaman zaman anlatsam da Mamak gibi gecekondu bölgelerini, Ulus gibi yoksul ve tarih kokan semtleri kaleme getirmeyi tercih ediyorum.

“Kırkikindilerin sonuydu Şermin geldiğinde… Akasyalar, iğdeler, hanımelleri açtı mayısın ortalarına doğru, mahalle sarhoş oldu. Gelincikler boş buldukları arsalara zor attılar kendilerini, kırmızı bir ürpertinin içinde sessizce baharı izlemeye başladılar.” Ve “baharla” geldi kitabınız, baharlar getirdi “sevgili okur”una… Peki, sizin okurla kurduğunuz ilişkiniz nasıl bir yazar olarak? İlhan’ın şairlik damarı da var, o yüzden belki de yakın bir temas hâlinde gibi duruyor. Özellikle kelimelerin yakınlığıyla kavuşuyor insanlara. Yazarla okur arasında nasıl bir bağ kuruyor o kelimeler? (Kitap çıktıktan sonraki süreçlerle ilgili kısmı soruyorum asıl.)

“Derken bahar geldi,” diye başlamıştım Döngel Dünya’ya, Kırkikindiler Bittiğinde baharın sonunu anlatsa da dediğiniz gibi baharla geldi. Okurlarımın hepsini tanıyor gibiyim. Birbirimizi anladığımızı, aynı kelimelerin peşinde koştuğumuzu hissediyorum. Artık sosyal medya aracılığıyla yazarla okur arasında iletişim kurmak kolay malum. Birtakım etkinlikler dolayısıyla da okurlarımla buluşma imkânı elde ediyoruz. Okunduğunu görmek güzel bir duygu yazar açısından. Bana altını çizdikleri sayfaları gösterir bazı okur dostlarım; öyle mutlu oluyorum ki. Çünkü benim yazarken keyif aldığım, en çok içime sinen ve kendime aferin dediğim yerleri işaretlemiş oluyorlar. İlhan bir şair ama ben değilim. Şiir bence çok zor. Keşke yazabilsem. Ama iyi bir şiir okuru olduğumu söyleyebilirim. Yazdıklarımda şiirin coğrafyasında dolaşır, o iklimde nefes almaya çalışırım ama sonrasında şöyle bir silkinip kendim olarak her zamanki dünyama dönerim. Üzerimde kalan şiir izleri, birtakım gölgeler, renkler ve kokular ise kazanç olarak benim haneme yazılır. Ya da öyle olmasını isterim.