Yıl 1958. Bilge Karasu, haftalık bir yayın organı olan Pazar Postası için yazılar yazmaktadır. Bir gün gazete Karasu’nun bir sonraki hafta Muzaffer Buyrukçu’nun Acı romanı hakkında bir eleştiri yazacağını duyurur. Bilge Karasu (sanırım) buna biraz içerler, durumu netliğe kavuşturmak ve hatta yazdıklarını ne olduğunu açıklamak için şu notu düşer köşesine.
“Şunu açıklamak isterdim: Acı’yı eleştirecek değilim. Bu Yazar-Okur Defteri’ni eleştirmeler yapmak için, eleştirmeye bahane olsun diye değil, okuduklarım üzerinde, okuduklarımın herhangi bir yönü üzerinde bir yazar olarak durabilmek, söyleyeceğim birtakım şeyleri konuşacak yerde yazmak için ortaya çıkardım.”

Pazarda ayaküstü konuşma. Her hafta uğradığım tezgâhın arkasında Nuh elinde ince belli çay bardağıyla müşterilerini bekliyor. Bir an durup tezgâha bakıyorum ve elimdeki telefondan listeyi buluyorum. Havalar soğudu, artık değil mi? Soğuk, evet hocam, diyor bana Nuh, ama olsun ya, soğuk insanı dinamik tutar. E, zaten zamanı da geldi, diyerek onu onaylıyorum. Biraz kış mevsimi üzerine konuşuyoruz –arada ıspanağın fiyatını sorma ve aslında limon da lazım, gibi şeyler– Soğuk insanı geliştirir, diyor yine Nuh, bak bizimkilere, herkesin beyni uyuşmuş. Sonra Norveç’ten, Almanya’dan örnekler veriyor. Bu da benim aklıma İklim Krallığı teorisini getiriyor. Diyorum ki, bir görüşe göre kış ve soğuk havalar onları planlı, programlı yapmış, disipline etmiş. Aynen hocam, diyor Nuh, adamların her daim hazırlıklı olmaları lazım, mecburlar buna. Ama bizde öyle mi? O sırada tezgâha başka müşteriler de yaklaşıyor. Kereviz soruluyor, ama hayır, kereviz bu hafta yok, kötüydü o yüzden biz getirmedik diyor Nuh, konuya dönmeden önce. Bir Norveç’e bakıyorum, bir de bu vadedilmiş topraklara… Nuh’un Norveç konusunda biraz dolu olduğu anlaşılıyor! Konu oradan başka şeylere uzanıyor: Şimdiye kadar gönderilen peygamber sayısı, insanları düşünce yapısı ve güncel siyasetle ilgili bazı değerlendirmeler… Konuşma derinleşme potansiyeli barındırıyor ama buna vakit yok. Üstelik hava da soğuk. Şimdi meyve kısmına geçebiliriz.
***
Gazze’ye insani yardım ulaştı. BBC haberi bu başlıkla giriyor. Ekranda sıra sıra tırlar, dolu kamyonlar görüyorum. Yardım getirmişler! Doğrusu, asıl insani yardım tüm bu yaşananlara izin vermemek olurdu. Başka bir haberde Birleşmiş Milletler temsilcisi tiril tiril kıyafeti ve elinde defteriyle Gazze’nin yerle yeksan mahallerini dolaşıyor, diğer yetkililer eşliğinde. Hanımefendi bir ara bir apartmanın enkazı önünde duruyor. Burada yedi kişilik bir aile yaşıyordu, diyor kameralara dönerek, beşi öldü! Bu da sorunun ne kadar büyük olduğunu gösteriyormuş! Ben de o an ona, sayın temsilci, bunları bana niye anlatıyorsun, diye sormak istiyorum.
Gazze’de bu süreçte yaşamını yitiren çocukların sayısı tam olarak bilinmiyor. Pek çok kişi evini terk etmiş durumda, pek çok kişinin de artık terk edeceği bir evi yok. BM temsilcisinin şimdi övünerek anlattığı tek şey, yardımın gerekli yerlere gitmesi için her türlü önlemi almış oldukları. Batının ikiyüzlü tarafı. İnsanın kalmadığı yere insani yardım götürmek dahiyane bir fikir!
***
Julien Gracq’ın Ormanda Bir Balkon’u… Asteğmen Grange yolda su birikintilerine basa basa yürüyen, oraya buraya zıplayan ve her daim bir çocuk havailiğinde yaşayan sevgilisi Mona’ya –bir yatak seansından sonra– şöyle der: Aşkta Napolyon taktiğini uyguluyorsun: Önce girişirsin, sonra duruma bakarsın.
***
Hard Talk’ta Barbara Taylor Bradford ile yapılan bir söyleşiyi dinliyorum. Kendisi İngiltere’nin en çok satan, en zengin romancılardan biriymiş. BBC, bu üretken yazarın vefatı üzerine onunla on beş yıl önce yapılmış bir kaydı yeniden yayınlıyor. Program boyunca romanlar, şöhretin getirdikleri ve kazanılan başarılar üzerine konuşuluyor; sonlara doğru programın sunucusu Stephen Sackur, Barbara’ya şu soruyu yöneltiyor: Kendinizi iyi bir yazar olarak görüyor musunuz? Yanıt: Evet, tabii iyi, popüler bir yazar. Stephen: İlginç bir isimlendirme! Barbara: Ya da ticari yazar da diyebilirsiniz, isterseniz.
Bizde de bazen has edebiyat sözü kullanılır ya, sunucu ikisinin birden mümkün olup olmadığını soruyor Barbara’ya. Yani hem çok satmak hem de has edebiyat bir arada olur mu? (Onun kullandığı tabir: High Literature.) Barbara bunun mümkün olduğunu ama bazı saygın gazetelerin satmayan kitaplara dair iyi yorumlar yazdıkları halde yüksek satışlı kitapları görmezlikten geldiklerini söylüyor, durumdan pek de şikayetçi görünmeden.
Bu şüphesiz eski bir tartışma. Üstelik sınırın nereden çizileceği de karışık bir konu. Burada benim dikkatimi çeken şey bir yazarın eserlerini değerlendirirken kendini edebiyat anlamında biraz aşağıya çekmesi ve üretimini nihayetinde ticari bir iş olarak tanımlaması. Her (çok satan) yazarın almayı tercih etmeyeceği bir tutum bu.
