Yalçın Sinanoğlu, Üzeyir Karahasanoğlu ile “Dünya Bir Rüzgâr” adlı kitabı hakkında söyleşti.

Edebiyat yolculuğunuz, Geçmişi Beklemek’teki öykülerinizin bir ödülle taçlanmasıyla başlamış, peşinden bir başka ödülle anılan Gece Hep Gece romanınız gelmişti. Geçtiğimiz günlerde üçüncü kitabınız Dünya Bir Rüzgâr yayımlandı. Yaklaşık bir yıl sonra yeniden bir öykü kitabıyla okurlarınıza merhaba dediniz. Bu minvalde sizi ve son kitabınızı tanımak isteyenlerin rahatlıkla okuyabileceği bir söyleşi olması dileğiyle sorularıma başlıyorum.
On bir öyküden oluşuyor Dünya Bir Rüzgâr. Bunların bazıları dergilerde yayımlandı değil mi?
Öncelikle Dünya Bir Rüzgâr’a, öyküme, şahsıma gösterdiğiniz ilgiye teşekkür ederim.
Evet, on bir öyküden oluşan bir seçki Dünya Bir Rüzgâr. “Şu şurada, bu burada çıktı,” diye uzun uzadıya sayıp dökmeyeyim ama dergiler için bir tık uzun olan “Laleler, Ters Laleler” öyküsü dışında tamamı dergilerde yayımlandı.
Nitelikli dergilerin kayda değer beğeni çıtaları olduğundan ve oraya girebilmek için sınanmak, beğeni çıtalarını aşmak gerektiğinden bu süreci yaşamayı çok önemsiyorum.

Gece Hep Gece romanınızla tarihe ilginizi sezmiştik. Üstelik pek konuşulmayan bir dönemi, Mütareke Dönemi’ni anlattınız. Dünya Bir Rüzgâr’da da sürüyor bu ilginiz. Evet, tarihin dozu yine yüksek. Üstelik farklı dönemleri işliyorsunuz.
İnkâr edecek değilim, tarihi çok seviyorum. Seviyorum ama hep vurguladığım gibi ülkelerin, milletlerin tarihini anlatmaktan ziyade tarihsel iklimlerin insanı nasıl biçimlendirdiğiyle ilgiliyim ben. Bir başka deyişle insanın tarihine odaklanıyorum. Anlattığım hangi dönemse o dönemin zihniyetini kişilerime giydiriyorum. Birtakım olaylar, farklı kişiler, dönemsel mekânlar da görünüyor ama benim asıl yapmak istediğim o kişileri kılık kıyafetleri, konuşmaları, davranışlarıyla o döneme ait kılmak. Diğer bir deyişle, kişilerimi tarihsel gerçeklere uygun kurguluyorum.
Evet, Gece Hep Gece’de Mütareke Dönemi’ni anlattım. Aynı dönemi anlatan birkaç bilindik roman vardı yalnızca. Haliyle hakkıyla işlenmemişti, işleyenlerse resmi kalıplara sadık kalmışlardı. Bir yönüyle yanlı davranan, dönemin hakkını yeterince veremeyen romanlardı. Dolayısıyla Gece Hep Gece bu yönüyle de iddialı bir okuma vaat ediyor okuruna. Keza Dünya Bir Rüzgâr da. Biraz ipucu verecek olursam bir korsan hikâyesiyle 17. yüzyılın sonlarını, bir ferrâşın hikâyesiyle Alaeddin Keykubat dönemini, bir âşığın feryadıyla II. Abdülhamit’in son demlerini okuyacaksınız.
Araya girip şunu söylemem gerek. “Tarihi roman” örneklerine sıklıkla rastlayabiliriz ama “tarihi öykü” bana epey yabancı geldi. Söylerken bile iğreti sanki…
Bana kalırsa bizim tarihi romanımız az, başarılı tarihi romanımızsa pek az. Klasikleşmiş birkaç kitabı bir kalemde saydık mı tıkanıveriyoruz. Devamı yok çünkü. O klasikleşmiş romanların ise anlattığım üzere resmiyet bağından kurtulabildiğini söylemek epey zor. Tamam, tarih yaşanmış gerçekleri anlatır da bir roman türü insanı anlatmaz mı? “Dönemi anlatacağım” diye insanı ıskalamaksa ne tarihe ne edebiyata uyar. İnsanı estetik bir boyutta anlatmadıktan sonra o sayfalara tarihi belgeleri koymak neye yarar? Tarihi roman böyleyken tarihi öyküyse yok gibi. Neden yok? Bir defa tarihi roman yazma işi başlı başına zorken kim, niye girsin tarihi öykü işine? Şuncacık yerde, bin bir zahmet içinde tarihle edebiyatı bağdaştırmaya? Zaten biraz da bundan değil mi, varsa yoksa aydın bunalımı, yalnızlık halleri, kentli insanın yabancılaşmasının anlatılması? Hâliyle dediğiniz gayet doğru.
Tam da burada şunu sormam gerekiyor: Bir yanı tarih olan ilk bölümdeki öykülerinizin ne kadarı gerçek ne kadarı kurmaca?
Kurmacanın içinde gerçek, gerçeğin içinde kurmaca var. Maharetse ikisinin altın oranını yakalamakta. Dolayısıyla anlatılan her şey dönemine ait olmalı, kurmaca da buna dahil. Dolayısıyla benim öykülerimde yaşananlar yapmacık olmamalı. Bunun üstesinden geldiğimi düşünüyorum.

Ya dil? Bir dönemi anlaşılır kılmak için bile isteye eskittiğiniz dilinizi, kolaycı okurun kabulleneceğini düşünüyor musunuz?
Sorunuzdan belli ki siz de kolaycı okurun benim öykümü kabullenmeyeceği fikrindesiniz. Kimse kusura bakmasın ama ben kimse için hazır şeyler üretmiyorum. Benimle yol yürümek isteyen, bu seviyeyi kabullenmeli. Dahası, kolaycı okur dediğimiz şey de “fast food” gibi bir şey değil mi? Onlar başka yerde doyursunlar karınlarını.
Başka şeyler de devam ediyor öykülerinizde. İlk kitabınızda “Yılan Kokusu” öykünüzde, bu kitabınızdaysa “Laleler Ters Laleler”de mekân olarak hapishaneyi kullandığınızı; yine ilk kitabınızda “Kurt Kuyusu” öyküsünde, bu kitabınızdaysa “Sürmek” öyküsünde yine kurdu kullandığınızı görüyoruz.
Özenli okumalarınıza minnettarım. Keşke herkes sizin gibi önünü arkasını düşünerek okusa…
Evet, mekân olarak hapishaneyi çok işliyorum ve işlemeye devam edeceğim gibi. Bir dönem romantik gözle bile resmedilen hapishaneler, günümüzde hiç de böyle mekânlar değiller. Sayıları çoğalırken sınırları öyle genişledi ki bazen tüm sathın yarı açık bir hapishaneye dönüştüğünü düşünmüyor muyuz? Keşke yazdıran nedenler olmasa da yazmasam.
Kurt, benim işlemekten, anlatmaktan keyif aldığım hayvanların başında geliyor. Mitolojik köklerden filan değil, düpedüz doğanın dilini söylediklerinden. Bizim apartmanlarımız var; doğaysa onların. Yok etmek, tahrip etmek dışında ne faydamız var ki dünyaya ne hükmümüz olsun! Asıl dünya onların dünyası!
Dahası rüyalarıma giriyor kurtlar. Yazmamak elimde değil. Aramızdaki kırılmaz cam, bir vakitten sonra baştanbaşa çatladığında nasıl ürpererek uyandığımı biliyorum ben. Neyse ki uyanıyorum da başıma gelecekleri savuşturuyorum.
Bazı kitap adları, okurunu mest ediyor. Dünya Bir Rüzgâr için de ilk öykü kitabınız Geçmişi Beklemek için de aynı şeyi söyleyebilirim. Peki, iki kitabı birbirine bağlayan başka bağlar var mı?
Ben buraya Gece Hep Gece’yi de katarım. Geçmişi Beklemek’le başlayan yolculuk önce gece vakitleri gibi karanlık zamanlara, sonraysa esip geçmeye ayarlı bir geniş zamana değiniyor.
Evet, iki kitabımın güçlü bir bağı var: zaman bağı. Geçmişi Beklemek’te bugünü acıtan yakın zamanların sancıları kalıyordu kursağımızda. Dünya Bir Rüzgâr’da ise yakın ve uzak geçmişin büyüsü, bugünün yankısıyla esiyor. Kitaplarıma girsin girmesin; insanın karmaşayla, suskunlukla ya da itirazla kendini var etme çabasını yazdım hep. Bu kitapta daha tekinsiz, hayli huzursuz insanlar var. Tüm bunlar yazarı yüzünden.

Doğru mu anladım, zamanla bitmeyen bir sorununuz mu var?
Var tabii. Geçmişi Beklemek’i “Unutmamak da ne güzel bir erdem değil midir?” notuyla imzalamayı çok severim. Dünya Bir Rüzgâr’sa iki bölümden oluşuyor. “Maziyi Bozmak” tarihin büyülü yanına, “Mayıs Papatyaları” anın gücüne dokunuyor. Haliyle zaman bende hiç tükenmen bir sorun, girdap, huzursuzluk ve esin kaynağı.
Kitabınızda sert öyküler de var. Özellikle “Uçurum İnsanları” dikkatimi çekti. Bu öyküye toplumcu gerçekçi diyebiliriz sanırım.
Sıfatlarla, payelerle aram hoş değil. Varın siz, dilediğinizi deyin ama bana kalırsa “Uçurum İnsanları” en başta zamanlar üstü, mekânlar üstü bir öyküdür. Orada okyanusa kıyısı olan bir coğrafyayı anlatıyorum diye, işaret ettiğim belirsiz bir mekân diye kimse aklanmıyor. Aksine bugünlerde yaşanabilecek şeylerden dem vuruyorum. Anlattığım öğretmenin sudan gerekçelerle başına örülmek istenen çorapları okuyunca sınırlar kalkıyor, saatler şaşıyor. Öyle ya, bizi uçurumdan atmaya kalkmadılarsa bile defaatle müşkül meselelerle ilişkilendirilmediler mi? Dolayısıyla “Uçurum İnsanları”nda geniş zamanların baskıcı yapısını sinir uçlarıyla anlattım.
Peki, ilk öykülerinizden daha iyi öyküler okuyacak mıyız Dünya Bir Rüzgâr’da?
Bugünden bakıp maziyi eleştirmek, bana uygun bir tutum değil. Bir kere geçmişten benim kadar yararlanan bir yazar orayı bozsa bile oradan beslenmeyi sürdürür. Ne var ki yazar bugün, bugünün iyi öykülerini yazdığını düşünmüyorsa bir zahmet yazdıklarını kendine saklasın. Dolayısıyla bu soruya samimiyetle, “Şimdiki yazarlığım ölçüsünde çok iyi öyküler okuyacaksınız,” cevabını veriyorum.
İki öykü kitabı, bir romanınız oldu. Öykü mü, roman mı?
İkisi de. Öyküye her dem vurgunum ama romanın vakti geldi mi gözüm başkasını görmez.
Hatırlarsın, Gece Hep Gece yayımlandığında “Öyküye paydos mu?” demişlerdi. Ne öyküye ne romana paydos ettim. Fakat şöyle bir gerçek de var ki günümüzde türler arasındaki ayrımlar eskisi denli belirgin değil, hatta giderek birbirlerine yaklaştıklarını düşünüyorum türlerin.
Bir söyleşinizde, “Şartlar ne gösterir bilemem ama öyküler, romanlar sürüyor. Kimi yazıldı, kimi yazılıyor, kimi dönüp duruyor aklımda. Gönlümden geçense bir öykü, bir roman sırasıyla gitmek, aralara denemeler serpiştirmek.” demiştiniz. Bu cümlelere bakarak sırada ya romanınız ya da denemeleriniz olmalı.
Kafamda dönüp duran ama özel şartlarımdan ötürü bir türlü yazamadığım, bu yüzden huzursuz olduğum bir roman var. Tabii günler ne gösterir, hayat karşıma neler çıkarır bilemiyorum.
Biraz ipucu verir misiniz?
Zonguldak’ın 1940’lı yıllarında geçen bir hikâye… Böylece sahipsiz şehrime vefa borcumu kısmen ödemiş olacağım.
Zonguldak romanınızı merakla, sabırsızlıkla bekliyoruz. Cevaplarınız için teşekkürler.
Ben de ilginize, içtenliğinize, güzel sorularınıza teşekkür ediyorum.
