Filmin çekildiği yer besbelli ki Doğu’da Kürtlerin çoğunlukta olduğu yerlerden biri. Sokaklarında zırhlı panzerlerin dolaştığı bir yer başka neresi olabilir ki? Ama buna rağmen hiç Kürtçe bir konuşma ile karşılaşmıyoruz. Hatta, çok çeşitli ortamlarda yapılan konuşmalarda “Kürt” kelimesinin geçmemesi için aşırı bir titizlik gösterildiği de seziliyor.

İlk duyduğumda çok şaşırmıştım. 1920’lerin sonlarında gerekli teknoloji sağlanarak filmlerin sesli gösterimi artık mümkün olabildiğinde bazı eleştirmenler sesli sinemaya şiddetle karşı çıkmışlar. Andre Breton bunlardan biri. Nuri Bilge Ceylan’ın filmlerini izledikçe bunun sebebini artık daha iyi anlayabiliyorum.

Diğer pek çok filminde olduğu gibi (belki bir tek Üç Maymun hariç) Kuru Otlar Üstüne de ağzına kadar bitmez tükenmez sıkıcı diyaloglarla dolu. Hatta Nuri Bilge Ceylan hızını alamamış, filmin sonuna doğru bir de iç konuşma şeklinde uzun bir monolog koymuş. Oysa sinema dediğin kastını en başta görüntülerle anlatır, konuşmalarladeğil. Üstelik Nuri Bilge Ceylan’ın filmlerinin hemen her biri için tuğla kalınlığında senaryo kitapları da yayımlanıyor bir taraftan. İsteyen açar okur, aynı şeyleri filmlerde oyuncuların ağzından tekrar etmeye ne gerek var.

Hani Kemal Tahir’in kitaplarında vardır ya: Kahramanlardan biri lafı kapar, tek başına, hiç kesintisiz, sayfalar dolusu uzun bir konuşma halinde Kemal Tahir’in o bahisteki düşüncelerini olduğu gibi okura aktarır. Bu da öyle bir şey. İnsanın en sonunda, “Kemal Tahir’inkiler ne kadar romansa, Nuri Bilge Ceylan’ınkiler de o kadar sinema!” diyesi geliyor.

***

Kuru Otlar Üstüne’nin Türkiye prömiyeri 30. Adana Altın Koza Film Festivali’nde yapıldı. Hemen arkasından 22 Eylül 2023 tarihli Sözcü Gazetesi’nde yayımlanan bir haber bu film hakkında hemen hemen her şeyi detaylı olarak ortaya koyuyordu:

Aslında başlangıçta film yapmayı asla düşünmedim fakat bir süre sonra nedense biz bir şekilde “böyle bir denesem mi acaba” gibi bir duygu geldi. Yani çok bir ateş yoktu. Ufak ufak çalışmaya başladık Ebru, Akın, ben ama herhalde yapmam diyordum yani. Sonra fikir fikre ekleniyor, bir şeyler oluyor filan gelişip gitti.

Yani anlaşılan, Sait Faik tarzı bir “Yazmasam deli olacaktım” durumu yok. Tam tersine “ateş” olmayan yerden duman çıkartılmaya çalışılıyor. Peki sonra ne oluyor? İte kaka, zorlama bir senaryo çıkıyor ortaya:

Hatta yazdığımız en uzun senaryo oldu. “Kış Uykusu” 160 sayfaydı. Bu 250 sayfayı falan buldu. Ben de senaryo atmayı çok sevmiyorum. Belki de en büyük özgürlüğüm bu. Yönetmen olarak büyük bir özgürlük. Çünkü senaryodaki her şeyi çekmek demek, büyük bir masraf. Ben başka taraflardan kısıp her şeyi çekmeye karar verdim ve o kadar çok şey çektik ki o senaryodaki her şeyi çektik.

Peki netice?

“Tabii ki 5 saatlik bir malzeme çıktı.”

Hani o Türkçeyi katleden gençler gibi “Oha yani!” diyeceği geliyor insanın. Neyse ki Rodin yetişmiş imdadımıza. Çok meşhur bir anekdottur: Rodin’e sormuşlar, nasıl bu kadar güzel heykeller yapıyorsunuz diye. “Taşın fazlasını atıyorum geriye heykel kalıyor” demiş.

Bizimkiler de çekilen filmleri biraz budamışlar demek ki. Ama yine de geriye, birçok bölümü gereksiz ayrıntılarla dolu, tam 3 saat 17 dakikalık bir film kalmış. Üstelik “Filmin en çok para harcadığımız sahneleri” çöpe gitmiş. Ne gam! Nasıl olsa kapı gibi devlet kurumları var arkanda, harca babam harca. (Bir de o eski, emektar sinemacıların dedikleri geliyor aklıma bazen: “Negatifler o kadar pahalıydı ki bir sahneyi tek seferde çekmek zorunda kalıyorduk, ikinci defa çekmek gibi bir lüksümüz yoktu.”)

***

İnsan yine de düşünmeden edemiyor: Film, o kadar makaslamaya rağmen neden hâlâ bu kadar uzun acaba?

Burada aklıma “entel ve dantel” Türk sinemasında sıkça rastlanan bir hastalık geliyor: “İlle de her şeyi anlatmak” hastalığı. Bir zamanlar Müjde Ar’ın çok zekice bir ironiyle “sosyal içerik” diye dalga geçtiği şeye benziyor bu durum. İlle de her şey olsun! Biraz ondan, biraz bundan, biraz da şundan olsun. “Yanağında bir beni mutlaka olsun.” Öyle ki, memleketin anlatılmadık hiçbir derdi, gamı, kasaveti kalmasın. “Bir hakikat kalmasın âlemde Allahım nihân!”

O zaman ne oluyor? Film diye önümüze sürülen bir “kocakarı bohçası”, bir “çıfıt çarşısı” oluyor. “Ne ararsan bulunur derde devadan gayrı!”

Yahu şunun hepsini anlatmasanız da, sadece birini anlatsanız, ama şöyle adam gibi anlatsanız, gerisi daha sonraki filmlere kalsa olmaz mı? Bir zamanlar, promosyon kampanyasında gazetesini öne geçirmek için Melih Aşık’ın anlattığı o sevimli fıkrayı da mı hiç duymadınız? (Hafifçe pornografik olsa da, Melih Aşık gibi ciddi bir yazar Milliyet gibi ciddi bir gazetede anlatabildiğine göre ben de burada tekrarlayabilirim sanıyorum.) Hani Temel’in karısı en sonunda isyan edip demişti ya: “Şunu yapacaksan bir defa yap, ama Muhtar Emmi gibi yap!”

Boşuna konuşmadığımı anlatmak için biraz somutlayalım isterseniz.

Filmde birbirinden bağımsız en az üç ayrı konu var:

1- Erkek öğretmen ve kız öğrenci arasında taciz iddiası,

2- Bir kadın ve iki erkek arasında gitgide cinselliğe doğru kayan bir ilişki,

3- Türkiye’nin sosyal problemleri (terör sorunu, Kürt sorunu, taşrada bunalan aydın sorunu, kamuda bürokrasi sorunu, vesaire, vesaire…)

Hatta şimdi şeytan dürtüyor, dokunmadan edemiyoruz. İlk iki konu fena halde “esinlenme” kokusu taşıyor.

Erkek öğretmen-kız öğrenci taciz konusunu Thomas Vinterberg’in 2012 tarihli Jagten (Onur Savaşı) filminde bir süre önce izlemiştik. Kızın neden böyle bir işe kalkıştığının sebeplerine varıncaya kadar neredeyse aynı tema işlenmiş. Belki bir tek, öğretmenin de bu hususta pek masum (?) sayılamayabileceğine dair bazı dokundurmalar özgün bir katkı sayılabilir. Ama o kadar da olsun, değil mi? (Burası Türkiyyahhh! 6 yaşında kızların evlendirilme konularının ciddi ciddi tartışılabildiği bir ülke.) Ama nedir o Müdür ve öğretmenler arasında bitmez tükenmez toplantılar halinde konunun tartışılması ve anlamsız bir şekilde orta malı edilişi? Oysa Vinterberg’in filmi, insanın yüreğini ağzına getirecek kadar çarpıcı, nefes kesici bir filmdi. Bizimki pek olmamış gibi. Keşke daha iyisi olsaydı da, ben de aradaki konu benzerliğini falan dert etmeseydim.

Bir kadın-iki erkek konusu ise, herkesin hatırlayacağı gibi Fransız Yeni Dalgası’nın baş tacı filmlerinden Jules ve Jim’e bir selam gönderiyor en azından. Tabii yine, orası Fransa burası Türkiye! “Komşular ne der?” kaygısı ve sözümona aydın geçinen iki erkeğin, tam da Türk erkeklerinin şanına yaraşır “hanzo”lukları ve ahlâksızlıkları işin tadını biraz kaçırıyor. Ama yine de filmin son sahnesinde, Nemrut harabelerinde Kommagene Kralı Antiochos Theos’tan başka kimsenin şahit olamayacağı bir yerde iş olacağına varıyor sanki.

Madem konuyu açtım, filmin afişlerine de yansıyan son sahnedeki görüntünün, Coen Brothers’ın 2018 tarihli The Ballad of Buster Scruggs filminde “All Gold Canyon” bölümündeki bir görüntüyü aşırı derecede andırdığını söylesem densizlik mi etmiş olurum acaba?

Ayrıca, filmin başlarında okulun önünde kar topu oynayan çocukların görüntüsü, Alman ressam Pieter Brueghel’in “Karda Avcılar” tablosuna çok benziyor. Ama çok sevimli bir benzerlik bu. Bunu başarabilen Nuri Bilge Ceylan’ı eleştirmiyorum, alkışlıyorum. Ellerine sağlık.

Zaten benzerlikler önemli değil, yeter ki değsin. Bana ne Üç Maymun’un senaryosundan. Öylesine “sıkı” bir filme şapka çıkarmaktan başka bir şey gelmez elimden.

Bir Zamanlar Anadolu’da’nın içinde, Taner Birsel’in muhteşem oyunculuğu ile verilen Savcı’nın karısı hikâyesinin Agnes Varda’nın Mutluluk filminden alındığını fark etmemiş olabilir miyiz?

Ya Üç Maymun’da reddedilmiş sevgilinin uzaktan, ağaçlar içine gizlenerek Belediye Başkanı’nın eşi ve çocukları ile birlikte evin önünden arabaya binmelerini izlemesine ne demeli? Bu sahnenin hemen hemen aynısı Ingmar Bergman’ın Düşler’inde var.

Ama bunların hiçbiri önemli değil. Yeter ki daha iyisi yapılsın. Bu filmlerdeki gibi.

***

Şimdi de gelelim, film içinde, sanki yemeğe rayiha versin, biraz lezzet katsın diye saçılıvermiş intibaı uyandıran kopuk kopuk “sosyal içerik”lerimize…

Birincisi, filmin çekildiği yer besbelli ki Doğu’da Kürtlerin çoğunlukta olduğu yerlerden biri. Sokaklarında zırhlı panzerlerin dolaştığı bir yer başka neresi olabilir ki? Ama buna rağmen hiç Kürtçe bir konuşma ile karşılaşmıyoruz. Hatta, çok çeşitli ortamlarda yapılan konuşmalarda “Kürt” kelimesinin geçmemesi için aşırı bir titizlik gösterildiği de seziliyor.

Fransa’da 76. Cannes Film Festivali’nde film, ilk kez 25 Mayıs 2023 tarihinde sinemaseverlerle buluştu. Nuri Bilge Ceylan, filmin basın konferansında şöyle bir şey söyledi:

Bana göre o (Samet) bu dünyada kendini yabancı hisseden birisi. Genellikle kendini nerede olursa olsun yabancı hisseden karakterler ilgimi çekiyor benim. Kendim de öyle olduğum için.

Çok ilginç. Burada Nuri Bilge Ceylan, kendini filmin baş karakteri Samet ile neredeyse özdeşleştiriyor. Bu da gayet normal. Yönetmen, filmde anlatmak istediği şeyleri Samet kanalıyla izleyicilere aktarıyor. O zaman filmi ve yönetmenin tavrını açıklamak daha bir kolaylaşıyor.

Samet, filmin başlarında köy sosyal ortamında ilk olarak eski solcu Veteriner Vahit’in bir nevi ayaküstü tektekçi meyhanesi gibi çalışan ofisinde görünüyor. Üçüncü kişi olarak, devrimci bir genç olan Feyyaz da oradadır. Derken caddeden bir panzer geçer ve içindeki Jandarma Başçavuş, uzaktan anonsla Samet’i karakolda çay içmeye davet eder. Gerçekten de hemen sonra Samet karakolda Başçavuş’la samimi bir sohbet halinde görünür. Başçavuş, Feyyaz’ın pek tekin bir adam olmadığını söyleyip onunla ilişkisi konusunda Samet’i uyarır. Samet itiraz etmez.

Bütün bunlar, Samet’in hem kurtla hem çobanla ahbap olabilecek yaradılışta kaypak bir tip olduğunu gösterir. Film boyunca da bu durum hissedilir. Çünkü kekeme bir film Kuru Otlar Üstüne. Net ve tutarlı bir mesaj göremeyiz hiç. Tıpkı yıllar önce Cannes film festivali ödül töreninde Nuri Bilge Ceylan’ın “Tutkuyla sevdiğim, yalnız ve güzel ülkeme armağan ediyorum” demesi gibi. Nereye istersen oraya çekebileceğin muğlak ifadeler. Tıpkı film boyunca her nabza göre şerbet dağıtan, ama tehlikeli sulara açılmaktan da özenle kaçınan bir tavır gibi. Bu Nuri Bilge Ceylan’ın filmlerinde sıkça rastladığımız bir tavır. Bunun sebebi, filmlerinin finansmanında iktidardan destek alması olabilir mi? Sormadan edemiyor insan.

Öte yandan, söyleyeceklerini hiç kekelemeden, cesaretle söyleyenleri iktidar elbette ki ayrı bir yere koyuyor: “Kültür Bakanlığı, Kurak Günler’e Verdiği Desteği Geri İstiyor.” (link)

Kimine havuç, kimine sopa. Etkili de oluyor. En azından Nuri Bilge Ceylan için.

***

12 Eylül darbesinin lideri Kenan Evren, bir televizyon konuşmasında “bir sağdan, bir soldan” diyerek idamlarda adalet sağladığını iddia etmişti.

Aslında bu bizim oldum bittim bir geleneğimizdir. Amerika’ya karşı olmak için, Rusya’ya da karşı olmak gerekir. Evet, Ermenileri astık kestik, ama onlar da bize şunu şunu yaptı! Tamam, bizim partidekiler memleketi soydu soğana çevirdi, ama sizinkiler de beterini yaptı, vesaire, vesaire…

Allah için, Nuri Bilge Ceylan da bu tür bir adaleti eksik etmiyor filminde. Feyyaz’ın babasını devlet güçleri öldürmüş, ama eniştesini de PKK’lılar öldürmüş! Hatta iş o noktaya geliyor ki Nuri Bilge Ceylan, Nuray’la Samet’in tartıştığı sahnede Samet’in ağzından 10 Ekim 2015’teki Gar Katliamında ölenlerle öldürenleri de neredeyse aynı kefeye koyarak eşitliyor. “Örgüt değil mi canım, hepsi aynı…” İnsanın kanı donuyor böyle bir “adalet” anlayışı karşısında.

***

O zaman, haydi ben de o kadar haksızlık etmeyeyim Nuri Bilge Ceylan’a. Evet, bu yazı boyunca çok eleştirdim, ama hiç mi iyi bir tarafı yok Nuri Bilge Ceylan’ın? Olmaz olur mu, elbette ki var! En başta o tablo gibi fotoğraflar, şiir gibi manzaralar… Ama sinema sadece fotoğraf değil ki.

Zaten Nuri Bilge Ceylan başlangıçta bir fotoğrafçı değil miydi? Hem de çok iyi bir fotoğrafçı. Keşke hep öyle kalsaydı. Ben de onu hep iyi tarafları ile ansaydım.

Sinemaya gelince, ne yazık ki aynı şeyleri söyleyemiyorum. Belki bir tek Üç Maymun diğerlerinden bariz biçimde ayrılıyor. Ama onu da herkes Zeki Demirkubuz’un zannetmemiş miydi şu “intihal” hadisesinin çıkmasından çok önce! En başta ben.

***

Ama bir de filmin sonlarına doğru Nuray’ın, evlerini basıp o iki ahlaksız ve pespaye herife hadlerini bildirdiği sahne yok mu, ona bayıldım. Keçiboynuzu ve bal özdeyişini biliyorum, ama bir tek o sahne için bu hantal filmin tam 3 saat 17 dakikasını çekmeye değerdi diyorum. Belki Merve Dizdar’a Cannes ödülünü de bu sahne getirmiştir, ne bileyim?

Siz bakmayın benim tonla eleştirilerime. Hepsi de sinemamız daha iyiye gitsin, daha iyi filmler seyredelim diye. Sırf o bahsettiğim sahneyi ayakta alkışlamak için gidin Nuri Bilge Ceylan’ın filmine, kıyın vaktinize. Daha nelere kıymıyoruz ki şu fani dünyada…

Mehmet Aslan