“Sombahar” şiir dergisinin Mayıs-Haziran 1995 tarihli 29. sayısında “Sombahar” ekibi ve Hulki Aktunç’un, Salâh Birsel ile yaptıkları söyleşiyi sunuyoruz.

Salâh Birsel

Sombahar: Yirmi yılı aşkın bir aradan sonra iki şiir kitabı yayımladınız. Şiirle ilişkiniz çerçevesinde ara vermenize neden olan süreci bize anlatabilir misiniz?

Salâh Birsel: Ben 1934’lerde, 1935’lerde şiir yazmaya başladım, yani lisede. Daha önce düzyazı yazmıştım. Düzyazıyı kaç yaşımda yazdım? 12 yaşında yazdım. Evet, ilk hikâyedir o yazdığım. “Nezakettenmiş” adında bir hikâyeydi. Hiç unutmam, bu da şeyden geliyor, o zamanlar eve misafir gelir gider, kahve çıkmaz, şerbet çıkardı bardaklarla. Tepsi içinde getirirler, beş altı bardak, herkes bir bardak alır ve dibinde de bir parmak şerbet bırakırdı. Küçük çocuk aklı, merak ederdim neden bunun dibinde şerbet oluyor. Bunu sordum. Sağa sordum, eve sordum, dışarıya sordum. “Bu nezakettenmiş” dediler. Yani nezaket gereği bir parmak bırakırlarmış. Ben de “Nezakettenmiş” adıyla bu anlattığım şeyi bir hikâye halinde yazdım. Ben ilkokulda Serçe diye bir dergi çıkardım. Serçe adlı bu dergi elle yazılırdı, tek nüshaydı. Yazıları ben hazırlardım. Muzaffer adında bir arkadaşım vardı, onun yazısı güzeldi, o da yazıları çekerdi. Şöyle on altı sayfalık filan, şimdiki Varlık dergisinden belki biraz daha küçük bir dergi. Bir iki arkadaşa gösterdik, daha doğrusu kendimize gösterdik dergiyi. İlkokulda onunla oyalandık. Epeyce çıktı, beş on sayı filan. Sonradan onları maalesef benden yürüttüler. Yıllarca sonra kitaplarımı, notlarımı bir sandıkla, valizle bir yere bırakmıştım, bir dostun evine. Orada valizi açmışlar, bir sürü evrakımı götürmüşler; artık MİT ajanları mı götürdü, kimler götürdü belli değil. Bu şüphelerimde gerçek dayanaklarım vardır, onlara girmeyelim. Sonra ortaokulda Kıvılcım diye bir dergi çıkardım, lisede de Sesimiz diye bir dergi çıkardım; fakat bunlarda, artık ortaokula geldiğimiz için aklım başıma gelmişti. Bu derginin 30-35 izleyicisi oldu. Piyasadan satın aldığım bir baskı hamuru ile ondan 35 tane çekerdim ve böylelikle gerçekten hiç olmazsa dergiye benzer bir dergi çıkarmış olduk. Dediğim gibi, düzyazıya ilk böyle başladım. 10-12 yaşlarında romanlar yazmaya başladım. 13 yaşımda da büyük bir roman yazdım. 436 sayfa tuttu o. Okul defterime yazıyordum, kurşun kalemle. Bu romanın adı Seher Yıldızı’ydı. Kendimi her gün 10 sayfa yazmaya mecbur tuttum. Kimi zaman canım sıkılırdı İzmir’de. O zaman kendime karşı bile hile yapıyordum. Diyaloğu çok sayfalar yazıyordum, mesela tek sözcükle bir satırbaşı yapıyordum, hemen öbürüne geçiyordum filan. Reşat Nuri’nin Akşam Yıldızı diye bir romanı vardı. Ben de onun Akşam Yıldızı varsa, benim de Seher Yıldızı’m var, diye yazdım. Sonra Abdullah Ziya’nın tarih romanları vardı. Onların etkisinde kalarak Kızıl Okun Esrarı diye bir roman yazdım. 100 sayfa yazdım, Kızıl okun esrarını ben dahi çıkaramamıştım, o zaman bıraktım. Ayrıca bir üçüncü roman olan Mahkûmun Piçi diye romantik bir şey yazdım. O pek etkili değildi, kendi kafamdan çıktı, onu da 100 sayfa yazdım. 100 sayfa yazdıktan sonra ne yapacağımı bilmeden bıraktım. Bu romanları kendim imha ettim, 18 yaşıma gelince. Günde 10 sayfa yazma işi, benim düzyazımı geliştirdi, yani büyük yararlar gördüm bu işten. 15 yaşıma geldiğim zaman da şiire başladım. 15, 16, 17, 18 yaşlarında hep şiir yazdım.

Bunları da 1939 yazında Orijinal Adam Kendini Yedi adıyla bir kitapta toplamak istedim. 1937’de İzmir Erkek Lisesi’ni bitirmiştim, Hukuk Fakültesi’ne gidiyordum. Samim Kocagöz benim sınıf arkadaşımdır, lisenin son sınıfında Edebiyat Bölümü’nde beraber okuduk, dostumdu. İstanbul’a gidince, “Ben bu şiiri bastıracağım,” dedim. O Telli Kavak kitabını bastırmıştı Ahmet Halit Kitabevi’nde. “Ben seni bir kitapçıya götüreyim,” dedi, götürdü. Bu kitapçı Nazım’ın iki-üç kitabını basmıştı. Nazım’ın o kitapları çok güzeldi, bir ressam vardı, kitapların kapağını o yapıyordu. Dedim ki, “O ressam yine benim kitabımın kapağını yapsın.” “Hay hay” dedi. Anlaştık. Benim yanımda da para var, çünkü ben o yıl, yani 1938-39 kışını İzmir’de, Alsancak’ta Türkçe ve Tarih öğretmeni olarak geçirmiştim. Haftada 28 saat ders veriyorum çünkü öğretmen bulamıyorlar. Cebimde para var; çünkü babam sağdı, babaevinde yiyorum, içiyorum. Aldığım maaş cebimde kalıyor. Kitapçı, “Önümüzdeki yıl basarım,” dedi. “Ne kadar?” diye sorunca, “Elli lira’ya” dedi. “Ben bütün bunları basarım,” dedi. Kağıt ondan, karton ondan, her şey ondan. 50 lira bir memurun bir aylık maaşı.

Hulki Aktunç: Şiirleri sonra mı gönderecektiniz?

Salâh Birsel: Evet. “İzmir’e gideyim, şiirlerimi gönderirim size,” dedim. Verdim 50 lirayı ona. Ondan sonra bir daha yayınevinin semtine uğramadım. Ne paramı istedim ne dükkanına gittim. Hiçbir zaman istemedim bu parayı. Bugüne kadar bu parayı kurtarmış değilim. Ondan sonra 1939 sonbaharı geldi. 1 Eylül’de 2. Dünya Savaşı patladı. Ben, iki-üç hafta sonra Ankara’ya gittim. Niyetim Ankara’daki Hukuk Fakültesi’ne kaydolmaktı. Gittim, oraya giremedim; zamanı geçmiş filan. Bu sefer İş Bankası’na girdim, çalıştım. Tabii “Yeni Şiir” akımı başlamıştı İstanbul’da. Bu yeni akımın başında Sait Faik vardı. Abidin Dino vardı, bir de Sabahattin Kudret vardı. Sabahattin Kudret, Fahir Onger ile beraber Sokak diye bir dergi çıkardı ’41 yılında. Bu Sokak dergisinin ilk sayısında, tam ortada, bir sayfa Sabahattin Kudret’in, bir sayfa Cahit Külebi’nin şiirleri vardı. Bunları söylüyorum, 1940 kuşağı bu isimlerle ortaya çıktı. Ben de beş-altı ay sonra İstanbul’a naklettim, İş Bankası’ndan naklettim. İstanbul’a gelince, doğru Beyoğlu kahvelerine ve edebiyatçıların ortasına düştüm. Servet-i Fünun dergisinde şiirlerim çıkmaya başladı. Bundan sonra ’41 yılında Hilmi Ziya’nın İrfan mecmuasını çıkardım ben, dört sayı. Dört ay parasını da ben vererek çıkardım. Orada hem kendi şiirlerimi yayınlıyordum hem de özellikle Rıfat Ilgaz’ın ilk şiirlerini yayınlıyordum. Ama Rıfat Ilgaz daha önce Varlık dergisinde, ‘39’dan önce epeyce şiir çıkarmıştı, romantik şiirler. Yani benim yayınladığım şiirler gerçekçi şiirlerdi, sonra Yarenlik adlı kitabında topladı onları. Sonra, Sabahattin Kudret’in, Cahit Külebi’nin şiirlerini basardım, hatta Orhan Veli’nin de şiirlerini bastım. Aslında Orhan Veli, Melih Cevdet Anday, Oktay Rıfat 1940 kuşağının önderleri olarak gösteriliyorlar; bu doğru değildir, çünkü bunların üçü de Ankara’daydı. Olan bütün olaylar İstanbul’da olurdu. İstanbul’da röportaj yapmaya gelirdi gazeteciler. Mesela Kandemir gelir, herkesle konuşurdu. Son Posta gazetesi, Vakit gazetesi, Akşam gazetesi bunların yazılarıyla çıkardı. Bir yandan da, tabii bu gençlere, genç imzalara karşı olan eski edebiyatçılar vardı. Onlar da karşı yazılar yazarlardı. Yani bir kıyamettir giderdi. O eski şairlerden bir kısmı Halit Fahri’yi azarlardı, çünkü Halit Fahri Ozansoy’un oğlu Gavsi Ozansoy’un bir yazısında patlak verdi bu 1940 kuşağı hareketi aslında. Bu hiç bilinmeyen bir şey… Sonra, çok ünlü bir Ses dergisi vardı, Abidin Dino yönetirdi. Bir ara çıkmıyordu bu dergi, sahibi Yusuf Ahıskalı’ydı. “Ben çıkarayım,” dedim. Anlaştık bununla. Yine parayı ben verdim, bir sayı çıkardım. Hatta Melih Cevdet Anday’ın, Oktay Rıfat’ın şiirlerini getirttim, onları da koydum dergiye. Rüştü Onur’un şiiri, Sabahattin Kudret’in şiiri, benim şiirim, bunları yayınladım. Yani “Yeni Şiir”e girmiştim tamamen. Sonra 1947’de ilk şiir kitabım Dünya İşleri’ni çıkardığım zaman, “Orijinal Adam” dosyasını kitaba almadım. Ondan sonra yazdığım bir on-on beş tane şiir vardı, onları da almadım, bu şiirleri Varduman’a aldım. Dünya İşleri’ni çıkardıktan sonra, biliyorsunuz, 1955’te Hacivat’ın Karısı’nı, 1960’ta Ases’i, 1961’de Kikirikname’yi, 1972’de Haydar Haydar’ı çıkardım. Ondan sonra az şiir yazmaya başladım. Çünkü benim temelimde düzyazı vardı ya, 1969 yılında Kendimle Konuşmalar adıyla bir deneme kitabı yayınladım. Küçük küçük denemelerden oluşuyordu. Sonra onun ikinci baskısını Yapıştırma Bıyık adlı kitabımda yayınladım.

Kendimle Konuşmalar’ı kendim bastırdım, Fransız Resminde İzlenimcilik adlı kitabımı da, Ases’i de, Kikirikname’yi de, Dünya İşleri’ni de kendim bastırdım. Yalnızca, Hacivat’ın Karısı’nı Salim Şengil “Seçilmiş Hikâyeler” dergisinde bastırdı. Ama telif vermedi. Hüsamettin Bozok, Yeditepe’de Günlük’ümü basmıştır. 1955 yılıydı. Cumhuriyet devrinde ilk günlüğü de ben yazmaya başladım. 1972 yılına gelince uzun uzun denemeler yazmaya başladım. 1-2 yıl sonra da Kurutulmuş Felsefe Bahçesi’ni yayınladım. Sonra da hepsini yayınladım, şimdiye kadar 14 cilt oldu, onları “Binbir Gece Denemeleri” adıyla topladım. Artık o kadar fazla şiir yazmıyordum, yazdıklarımı da günlüklerimde yayınlıyordum.

Sombahar: Neden acaba? O yıllara kadar olan şiir serüveninizi düşününce akla bu soru geliyor. 1970-1990 arasındaki bu geri çekilmenin nedenleri neydi?

Salâh Birsel: Ama ben denemeleri de çok önem verdim. Açık konuşmak gerekirse, ilk önce şöyle düşündüm: “Her iyi şairin üç-dört ciltlik deneme kitabı var,” dedim. Ben işe iki-üç deneme kitabı yazmak için giriştim. Fakat bir kere deneme yazmaya başlayınca, bırakamadım, yıllarca yazdım. Bu arada günlükleri de yazıyordum. İşte yazdıklarımı da rafa koydum. Sonra iki yıl önce, Enver Ercan, “Günlüklerinizde çıkan şiirlerinizi yayınlayalım biz,” dedi. Ben yanaşmadım. “Onlar yayınlanmış,” filan dedim. Sonra kendim düşündüm. Bu Orijinal Adam’ı bir araya getirdim. Ondan sonra arada bir çıkmış on tane kadar şiir vardı, onları da aldım. Bu kararı aldıktan sonra on tane kadar şiir yazdım. Hepsini Varduman adıyla yayınladım.

Sombahar: Bir de şiir üzerine yazdıklarınız var.

Salâh Birsel: İşte ben şiire dört elle sarılmıştım. Şimdi de boyuna şiir yazıyorum. Yayınlanmamış bir-iki tane şiir kitabım var. Bir tanesi İnce Donanma, Nisan Yayınları’nda bekliyor. Bir tanesini vermedim.

Sombahar: Denemelerinizle şiirleriniz arasında güçlü örgüler var, değil mi? Örneğin Yalelli’de yer alan “Şiir” adlı şiirinizde geçen “Halley”, Halley Kimi Kurtarır’daki “Halley”, başka yerlerde de geçen “Halley”… Bu akla ilk gelen örnek, çoğaltılabilir.

Salâh Birsel: E tabii, bazı göz kırpmalar oluyor.

Hulki Aktunç: Bana öyle geliyor ki, bu son şiirleriniz deneme serüveninin filtrelerinden geçerek geliyor.

Salâh Birsel: Haklısın, haklısın. Şimdi aslında benim Türkçem çok değişti ve gelişti o denemeleri yazarken.

Sombahar: Bu noktada dil düzeyinde bir değişimden mi söz etmeli?

Salâh Birsel: Evet. Oradan yararlanıyorum. Yararlandığım şeyler var, yani dilimde bir takım değişimler var. Örneğin, “yeşko” şişman demek. “Yeşko karı”, “şişman karı” demek oluyor filan. Böyle bir takım şeyler yapıyorum. İlk yazdığım şiirleri belki şimdi yazamam, yani değişmişim. Kafam değişmiş, her şeyim değişmiş.

Sombahar: Günlük yazmaya ne zaman başladınız?

Salâh Birsel: 1949 yılında başladım. İlkokulu ve ortaokulu Fransız okullarında okumuştum. Çok genç yaşta Fransızcayı elde ettiğim için Fransız edebiyatını Fransızca kitaplardan takip ettim. Ve günlük tutmaya başladım. İlk günlüğümü Beş Sanat adlı dergide yayınladım. Şimdi biliyorsunuz, bu günlüğü 20. yüzyıldan önce bir-iki kişi denemek istemiş. Bir tanesi direktör Ali Bey. Hindistan’a bir gezi yapmış, bir gezi günlüğü tutmuş, sonra onu bir kitap olarak yayınlamış. Fakat “günlük” kelimesi yok ortada. Bunu karşılayacak başka bir şey de yok. Ne demiş, Seyahat Curnali diyor. Fransızcasını almış, olduğu gibi almış. Sonra Ahmet Refik diye bir tarihçi Kafkaslar’a bir gezi yapıyor. O da günlük tutuyor. O da yayınlıyor bir kitap halinde. Fakat günlük filan yok ortada, yalnız tarihler var. Kitabın adı da Kafkas Yollarında. Yani “günlük” terim olarak girmemiş Türkçeye. Şair Nigâr Hanım günlük tutmuş. Şimdi onun günlüğü Aşiyan Müzesi’nde. Çocukları oraya teslim etmişler. Orada duruyor günlüğü. Yalnız, oğlu bunu 1957 yılında dört-beş forma Hayatımın Hikâyesi adıyla yayınladı. Ne “Hatırat” diyebildi, ne “Günlük” diyebildi, ne de başka bir şey. Ben günlük yazmaya başladım. Tabii bir terim yok ortada. Yalnız benden önce Falih Rıfkı Atay, Cumhuriyet gazetesinde, 1947 yılında iki tane yazı yazdı. O kullandı. Bunlar “gezi günlüğü.” Bunlardan birisi İzmit’e, diğeri sanıyorum Bursa’ya yapılan geziler. Bu yazılardan birine “Gündelik” adını, birine de “Günlük” adını koymuş. Benim bu “Gündelik” ve “Günlük” arasında seçme yapmam gerekti. Ben “günlük”ü sevdim. Üç-dört yıl sonra Ataç da günlük yazmaya başladı. “Günce” dedi o. Ben onu hatalı buldum. Şu bakımdan hatalı buldum: Bir kere daha önce, günlüklere başlamadan önce, Ataç, bazı yazılarında “günce”yi gazetenin karşılığı olarak kullanmıştı. Belki Fransızca bildiği için, Fransızcayı düşünerek kullanmıştı onu. “Günce”yi belki de şurdan almıştır: Antalya’da gazeteye “günce” derlermiş. Bunu Derleme Sözlüğü’nde buldum. Sonra günlüğünün bir yerinde o da buna değinmiş. “Ben günce diyorum,” diyor, “Salâh Birsel günlük diyor. Bakalım hangisi tutar.” Ben bu görüşü hatalı buluyorum şu bakımdan: Ben olayım, benim bütün arkadaşlarım olsun, Ataç yeni bir sözcük ortaya attığı zaman aklımız yatarsa, onu alır kullanırdık. Türkçeyi yaymak için yapardık bunu. Ataç’ın da böyle düşünmesi gerekirdi. Sen ne diye yeni bir karşılık ortaya atıyorsun, değil mi? Yani yayılmasına engel oluyorsun. Sonra Oktay Akbal ilk önce “günlük” diyordu, sonra “günce” demeye başladı. Yani herkes bir şey yapıyor. Nurer Uğurlu geçen sene mi, evvelki sene mi bir yazdı yazdı, “Günlük tutmuştur,” dedi. Yani “günlük” tutmuş ya da tutmamış önemli değil. “Ben tutturdum,” demiyorum. İşi karıştırmamak gerek. Sonra çeşitli zamanlarda günlük yazdım. 1986 yılında Yaşlılık Günlüğü… İlk defa Türkiye’de bir günlüğe ödül verildi. Size bir de şundan bahsetmek isterim. İlk zamanlarda yazdığım romanlardan söz ettim. “Bunlar ilerde tepmedi mi?” derseniz, tepti. 1961 yılında ben Dört Köşeli Üçgen diye bir roman yazdım. Ben o romandan memnunum. Türkçe’de ilk düşünde romanıdır. Bunun Avrupa edebiyatında örnekleri var. Bizde düşünce romanı o döneme, o güne kadar yoktu. Melih Cevdet Anday’ın Gizli Emir romanı da düşünce romanıdır. O da, ondan sonra yazmadı düşünce romanı. Yani onun da kimse üzerinde durmadı. Ben aşağı yukarı kendi çalışmalarımı özetledim. Deneme kitaplarım da 14 tane. En son deneme kitabım Gece Mavisi diye Varlık’ta çıktı. Onun da yarısı anılar. Orada şehirleri anlattım. Demin söyledim ya, İnsan dergisini ilk ben çıkardım, Ses’i ben çıkardım. Ondan sonra TDK dergisini 14 yıl ben yönettim. Bütün o “Özel Sayılar”ı ben hazırladım. Çevirilerini kendim yapardım. Yalnız İngiliz Edebiyatı bölümünde bana Akşit Göktürk yardım ederdi. Akşit Göktürk’ün adını bana Memet Fuat verdi. Fransız edebiyatını ben yönetirdim. Alman edebiyatında kimse yoktu.

Hulki Aktunç: Merak ettiğim bir şey var. Yıllar önce bunu yazmıştınız. Denemeye emek vermiş birtakım yazarlar var ama yazdıkları kitleleşmiyor. Ne zaman sizin denemeleriniz çıkmaya başlıyor, onun üzerine 1. baskı, 2. baskı, 3. baskı… Deneme türü birden bire kitleye ulaşma gücü kazanıyor. Neye bağlıyorsunuz bunu?

Salâh Birsel: Ben onu şuna bağlıyorum: Ben ironiye çok yer verdim yazılarımda. Hatta şiirlerimde de. Mesela “Salâh Birsel’in Aşkı” şiirinde bir ironi vardır. O aşka bir ironi gözüyle bakıyorum. Yani bu ironi hem şiirlerimde vardır hem de denemelerimde. Hatta günlüklerimde bile vardır. İroniye sanıyorum yaslandım. Mesela Ataç’ın yazdıkları okunurdu zamanında. Ben Nişantaşı Ortaokulu’nda Fransızca öğretmeniydim. 1943 ve ’49 yılları arasında. Her Cuma günü sabahtan akşama kadar bir de muavinlik yapıyordum. Akşam okul dağılır, ben tramvaya atlar Cağaloğlu’na giderdim. Cağaloğlu’nda Akba Kitabevi’nin bir adamı vardı, küçük bir market. Oraya Ulus gazetesi gelirdi. Ataç, Cuma günleri yazardı Ulus gazetesinde. Sırf Ataç’ın yazısını okuyayım diye oraya kadar giderdim. Ben TDK’da yayın kurulu başkanıyken, bu kupürlerden bir kitap çıkardım. Söyleşiler adı altında çıktı Ataç’ın kitabı. O tamamen benim kupürlerimden meydana gelmedir. Ataç’la ilgili olarak bir de şunu anlatayım: 1937 ya da 1938 yılında Nurullah Ataç, Varlık dergisinde çıkmış olan “Yazık Oldu Süleyman Efendiye” şiirini, biliyorsunuz Orhan Veli’nin şiiri bu, bir yazısına olduğu gibi alıyor. Onda sonra bu “Yazık oldu Süleyman Efendiye” şiiri hiç kimseye nasip olmamıştır. Bütün Türkiye’de mizah dergilerine girdi. Halk, konuşmasının içine almış bunu ama ne Orhan Veli’yi biliyor ne de Orhan Veli’nin şiirini. Mesela bir yerde birisi başarısızlığa uğradı değil mi, “Yazık oldu Süleyman Efendiye” diyor. Bu çok yaygındı.

Sombahar: Orhan Veli sizce neden Türk şiirinin köşetaşı bir ismi oluyor?

Salâh Birsel: O şeyden ileri geliyor. Eleştirmen diye kimse yok. Hakikaten, eleştirmen diye kimse yok. 1946 yılında mıydı, yine Fahir Onger Bugünkü Şiirimiz adıyla bir şiir antoloji yayınlamıştır. 1944 yılında Genç Nesil Konuşuyor diye küçük bir kitap çıktı ve gene orada Orhan Veli yoktu.

Hulki Aktunç: Ben biraz önceki konuya dönmek istiyorum. Denemenin yaygınlaşması, bana sorarsanız, Türkiye’de değil de, dünyada önemli bir olay. Yani denemenin kitlelere ulaşması, baskı üstüne baskı yapması.

Salâh Birsel: İngiliz denemesi yaygındır.

Hulki Aktunç: Ama şu yok: Montaigne ölüyor, klasik oluyor. Baskı üstüne baskı yapıyor. Ama o farklı bir şey. Yani kanlı canlı, dipdiri bir yazarın yazdığı deneme kitaplarının bu kadar baskı yapması dünya edebiyatında da yok. Türkiye’de de yok. Ama onu Salâh Birsel gerçekleştiriyor.

“Salâh Bey Tarihi”nin İş Bankası Kültür Yayınları basımları

Salâh Birsel: Şimdi efendim, ben bu deneme kitaplarını yayınlarken, bir de “Salâh Bey Tarihi” diye 5 ciltlik kitapları yazdım. Onlar biraz da romana benzeyen şeylerdi. Akıcı şeylerdi. Onlar çok sattı. Onları ilk önce kitapçılarda bastırdım, sonra İş Bankası aldı. İş Bankası 10.000 tane basıyordu. Ta küçük bir şehrin bir kasabasına gidin, benim “Salâh Bey Tarihi”ni bulursunuz. Onlar da benim deneme kitaplarımın satılmasına yardımcı olmuşlardır.

Hulki Aktunç: Ama bence yalnızca bunlar yeterli değil. Yani çok ilginç bir şey yaptınız. “Önce şiirle başladım,” diyorsunuz. İlginç bir şiir serüveni yaşıyorsunuz. Onun ardından, bütün o Türkçe’den süzdüğünüz güzellikleri denemeye taşıyorsunuz. Denemelerinizi okuyanlar, yepyeni birtakım sözcüklerle karşılaşıyorlar. Ama bu sözcükleri metnin bağlamından rahat bir şekilde çıkarabiliyorlar. Yani ilk kez gördükleri bir sözcük, ilk kez duydukları bir deyim onlara yabancı gelmiyor. Tam tersine “Ah, ne güzel,” diyorlar. Okuyorlar. Deneme kitapları satılıyor. İlk ve son. Başka deneme kitabı satılmıyor yani.

Sombahar: Farklı bir sözdizimi…

Hulki Aktunç: Sentaks farklı, yeni bir sözcük dağarcığı var. Ama deneme Türkçe’de belki de dünya dillerinde ilk ve son “best-seller”ını yaşıyor.

Salâh Birsel: Kurutulmuş Felsefe Bahçesi’nin 3. baskısını Özgür yayın-dağıtım yaptı. Faruk Şüyun yönetiyordu o zaman yayınevini ve onunla anlaşmıştık kitap işinde. 5000 tane bastı. Yayıncı çok memnun, bir ayda 2500 adet satmış. Bu hiçbir deneme kitabına nasip olmamıştır. Benim öteki deneme kitaplarıma da nasip olmamıştır.

Sombahar: Bu kitabın ilginç bir öyküsü vardır…

Salâh Birsel: Evet. Sonra ben de yeni yeni konular peşinde koşuyordum. Ondan sonra o konular ilginç konular oluyordu.

Hulki Aktunç: Gene “demokrat”, “anti-faşist” bir bakış. Çok sert bir adım var burada.

Salâh Birsel: Benim bir deneme kitabım Şişedeki Zenci, Türkiye’de ilk defa olarak Amerika’daki yayıncılar için hazırlanmış bir deneme kitabıdır. Bundan sonra da yazılmamıştır. İlk yayınlandığı zaman da kimse ilgi göstermemiştir. Kim ilgi göstermemiştir? Hükümet ilgi göstermemiştir. Hapishanelere girmesi yasaklanan kitaplar listesine alınmıştır. Bunu İlhan Selçuk yazdı. O da yazdı. Şişedeki Zenci diye yazdı, benim adım yok.

Hulki Aktunç: Bence, kendi kendime böyle bir yorum yapıyorum: Hem içeriği bakımından hem de dili bakımından 1923’ü Türkiye’nin başlangıcı olarak kabul etmeyen, “Bunun öncesi de var,” diyen bir içerik… Çok kalabalık bir okur yığınını yönlendirip kucaklayan bir dünya bu. Hâlâ zevkle okuduğum Sebahattin Eyüboğlu’nun nefis denemeleri var, ama insanlara ulaşamıyor.

Salâh Birsel: Ben bunu şöyle açıklıyorum: İlginç olmuyor konuları. Sonra Türkçesi de… Demin de söyledim, ben Türkçe cambazlığı yapıyorum. Kelime cambazlığı da yapıyorum.

Hulki Aktunç: Ben şunu sormak istiyorum: Sizin kendi kendinize uydurduğumuz kelimeler ve deyimler var mı? Bir de şunu belirtmeliyim: Sizin yazdıklarınızı okurken, büyük bir keyifle okurken, hiç duymadığınız bir kelime ya da deyimi metnin bağlamı içinde tak diye algılama, algılatma ustalığı görüyorum.

Salâh Birsel: Benim uydurduğum sözcük yoktur. Benim bütün sözcüklerim okuduğum kitaplardan derlenmiş sözcüklerdir. Bazılarını kullanmıyorum, çünkü hiç anlamıyorlar. Artık biraz anlaşılır olanları kullanıyorum. Bir de gerçek anlamını yanına yazıyorum.

Sombahar: Seyirci Sahneye Çıkıyor’da şunu söylüyorsunuz (s.62): “En canlı dil konuşma dilidir. Kimi zaman küçük bir sözcük bütün bir tümcenin yani cümlenin yerini tutabilir. Edebiyatsa budur: söyleyeceğini en kestirme yoldan söyleyeceksin.” Bu, sizin şiirinizde de, denemelerinizde de var. Kısa, açık cümleler. Bu noktada belki ironi araya giriyor. Yani ironiyi dolaylı bir yol olarak değil de, doğrudan ifade etme olarak kullanıyorsunuz. Bunun üzerinde biraz durabilir misiniz?

Salâh Birsel: Ben ironiye “alaysama” diyorum.

Sombahar: Bir de “gizli sevgili” diyorsunuz. Yalelli’de var.

Salâh Birsel: Evet, “gizli sevgili” de diyorum. “Gizli alay” diyorum. Bir şeyi alaya alıyorum, asıl gerçeği söyleyeyim diye… Benim kullandığımı ne Sabahattin Eyüboğlu kullanmış ne de Orhan Burian kullanmış. “Ataç kullanmıştır,” diyebilirim. Fakat o da söyleşi havası içinde, fazla derine kaçmadan kullanmıştır.

Sombahar: 1950’lerin ikinci yarısında İkinci Yeni şiiri ilgi odağı oldu. Ama, bağımsız olarak Behçet Necatigil var, Salâh Birsel var, Attilâ İlhan var. Yani o süreçteki oluşumu biliyorsunuz. 1955’te çıkan kitabınız var, ‘60’ta, ‘61’de… Sizin şiiriniz İkinci Yeni ortamına pek girmiyor. Başka bir şey yapıyorsunuz.

Salâh Birsel: Gerçek’ten biraz uzaklaşıyorlar. Şimdi, geçenlerde gerçekçilik üzerine bir dergide birkaç yazı çıktı. Orhan Veli’leri filan “gerçekçi” diye niteliyorlar. Orhan Veli Garip kitabını 1941 yılında çıkarmıştır. Bu kitabın önsözünde Orhan Veli ne der? “Bize en yakın şiir anlayışı gerçeküstücülük’tür,” der. Yalnız bu cümlesi Orhan Veli’yi 1940 kuşağının dışına atar, bence. Orhan Veli bu hatasını anlamıştır. 1945 yılında, kitabın ikinci baskısında bu hatasına değinmiştir. Ve “Şimdi büyüklük bende kalsın, yine de söylediğimi geri almayacağım,” diye bir şeyler yazmıştır. Gerçekten de gerçeküstücülüğe tutulmuştur onlar.

Sombahar: Teşekkür ederiz.