Günay Çetao Kızılırmak’ın diline yakınlığım aslında yıllar öncesine dayanıyor. Platonov çevirileriyle tanıştığım yazar, ondan sonra Köstebek Yolları’ndaki güzelim öyküleriyle çıktı karşıma. Bir yazar olarak, sadece öykü diliyle değil oluşturduğu atmosferle de kendi dünyasına çekiyordu. Bu sebeple, yeni kitabını dört gözle bekliyordum. En sonunda Mualla’yla selam verdi “sevgili okur”una. Fakat, öyle beklediğim gibi bir selam değildi Mualla. Yazara, bir “okur” olarak içimden ne geçiyorsa söyledim, kafama ne takıldıysa sordum bu söyleşide. “Bazen az sayıda tanıdığa yazdığımı düşünüyorum. Bunu güzellemek istemem ama bu insanlarla ruhen bir yakınlığımız olduğuna inanıyorum,” dedi. Sizi bu samimi söyleşiyle baş başa bırakıyorum.
Merve Koçak Kurt

Öncelikle böylesi zor bir konuyu böylesine güzel anlattığınız için okur adına teşekkür ederim. Okurun eline geçene kadar Mualla’yla yaşadığınız yol serüveniniz nasıldı? Yolda / yolculukta neler değişti? Yol mu güzel, yolculuk mu, yoksa yolda durup arada nefes almak mı? Gündelik yaşantının / hayatın yoğunluğu nasıl etkiliyor o yolculuğu sizde?
Yol çok uzundu, o kadar ki başlarını net olarak hatırlamakta bile zorlanıyorum. Dört yıl kadar önce daha katmanlı bir roman yazmayı hayal etmiştim. Merkezde Süreyya olacaktı. Mualla’nın hikâyesi bir yan patikaydı sadece. Küçük kötülüklerin intikamlarını alan bir yeraltı örgütü düşünmüştüm. Süreyya bu örgütün bir neferiydi. İrili ufaklı dertleri olan insanlara yardım etmeye çalışıyordu. Zamanla Mualla’lı hikâyenin trajedisi derinleşmeye başladı. Diğer hikâyelerin absürtlüğüyle Mualla’nınkinin gerçekliğini bağdaştıramadım. Bu defa da yine Süreyya, Mualla, Fırat gibi karakterlerin yer alacağı –ve yine Mualla’nın intihar etmiş olacağı– bir dizi öykü yazmayı düşündüm. Bütün bu vazgeçmelerin neticesinde kendimi en son okurun karşısına çıkan metni yazarken buldum. Yazıya uzun uzadıya ve düzenli olarak yoğunlaşabildiğim bir hayat rutinim olmadığı için yüz sayfaya yakın metni çıkarmam seneler sürdü. Dolayısıyla yol her ne kadar güzelse de ben genellikle endişeli bir şekilde didinen biriydim. Yazının belirsizlikleri, öngörülemezlikleri beni epeyce yoruyor aslında. Köpeği gezdireceğini sanırken köpeğin seni gezdirmesi, çocuğu büyüteceksin sanırken çocuğun seni büyütmesi gibi şaşırtmacalı süreçler. Bunlar olurken insan hâlâ olanca ciddiyetiyle “şu metni bitirmeliyim, zira sonrasında da şu-şu işlerle ilgileneceğim” gibi planlar yapmaya çalışıyor hayatıyla ilgili, boş yere.
Amacınız neydi bu romanı yazarken, onu merak ettim. Oldukça klasik gibi duran bir konu; intihar sonrası, yas, yazı… Farklılaştırmak için ne/ler yaptınız?
Çok net bir şekilde “intihar” veya “yas” yazacağım gibi bir hedef koymuş değildim önüme. Bununla birlikte ölümü daha çok düşünmek istiyor ve düşünüyordum da. En yakınını kaybetmiş birinin mesafesinden görmeye çalıştım onu. Kendim bunu henüz tecrübe etmedim ve bu acıyı havsalam almıyor. Anlayamadıkça ısrarla düşünüyorum. Henüz yaşamamış olanın mahcubiyeti… Geleceğin getireceği ölüm ve felaketlere hazırlanma telaşı, belki işgüzarlığı… Bunlar olabilir bu konulara girmemin sebebi. Tabii intiharın kendisi de öteden beri merak ettiğim bir konu. Ben çocuk yaştayken çevremde iki kişi intihar etti – ikisi de çok genç ölümlerdi ve bir şekilde zihnimi ya da bilinçaltımı diyelim hep kurcaladı bu konu. Yazmaya başlayınca okumaya da başladım tabii ve çok geniş bir literatürle karşı karşıya kaldım. Elimden geldiğince okumaya çalıştım intihar üzerine kurgu ve kurgu dışı metinleri. Her zamanki gibi okudukça okunacakların miktarı arttı, kapsamak güçleşti. Yine elimden geldiğince hayal etmeye ve anlatmaya çalıştım.
Bugüne kadar yazılmış metinlerden farklı olsun gibi bir hedef de koymuş değildim. İlkin konunun çok “acı” olması onu “acı bir şekilde” anlatmama refleksi yarattı bende. Bilakis, en az acı olacak şekilde anlatmak istedim. Bir de, yazarken, bir okur olarak beni uzun metinlerde sıkan şeylerden kaçınmaya çalıştım. Çok usta işi değilse uzun, dümdüz, biteviye anlatımdan sıkılıyorum artık, yazanın kusursuzluğu hedeflemesi, ne istediğini, ne yaptığını çok iyi bilmesi bile bir yerde bozuma uğratılabilir bir şey gibi geliyor. Anlatıcı tanrı anlatıcıysa, çok şey bilmesine bilenmeye başlıyorum. Galiba bu okur huysuzluklarının bir neticesi de oldu bu metin. Birçok deneysel girişimi var çünkü Süreyya’nın.

Sizin okurunuz özel bir okur kitlesi… Bunu görebiliyorum. Önce çevirilerinizle tanıdık sizi, sonra Köstebek Yolları’nda yazdığınız o nitelikli öykülerle. Şimdi de bir romanla çıktınız okur karşısına. “Roman” kategorisinde sunulmasına rağmen bildiğimiz anlamda, klasik bir roman olarak okuyamıyoruz pek. Edebiyatın birçok imkânından yararlanmışsınız. Peki, türlerin geçirgenliğiyle ilgili neler söyleyeceksiniz bize? (Mualla’ya odaklanarak elbet.)
Köstebek Yolları’ndaki öykülerin de klasik öykü olmadığı söylenmişti. O zaman da “öykü nasıl olmalı sorusu?” üzerine düşünmeye, yazdıklarımı o tanımlara uydurmaya çalışmıştım kendimce. Uyum sağlamaya çalışma süreci insana birçok şey öğretiyor ama kendinden de uzaklaştırabiliyor. Dil öğrenmek gibi. O da uzun bir adaptasyon süreci. Başkası gibi düşünmeyi öğreniyorsun, bu seni kendinden uzaklaştırıyor. Kendinden bu derece uzaklaşabilmek hem öğretici hem de yabancılaştırıcı bir şey. Klasik bir öykü ya da roman nedir sorusunun cevabına zihnimizde sahip olmamız gerek muhakkak. Diğer her şey klasikten bir sapmadır ne de olsa. Neyden saptığımızı zaten az çok bilir, sezeriz – kaçınılmaz olarak, dürtüsel olarak yaparız bunu. Hep sağa giderken birden sola gitmek isteriz. İnsan merakı işte. Türler de oluş halinde, her şey gibi “değişip akmada.”
Mualla’da hiç yapılmamış, yepyeni bir şey yaptığımı sanmıyorum, ama özellikle günce tarzı, beni bir şeyleri deneme, bir şeylerden cayma gibi konularda rahatlattı. Hem yazan hem yazı üzerine düşünen, bu konuda özgüveni hayli düşük birinin tuttuğu notlar – tam da cambazlık edilebilecek bir ip gibi önümde uzanınca, anlatıcı olarak rahatladım ve açıkçası neşelendim. Kendimi ciddi olduğu kadar eğlenceli de olabilecek bir şey yaparken düşünmek iyi geliyor. Dolayısıyla evet, türler arasındaki geçirgenlik eğer mümkün olmasaydı da icat edilmesi gereken bir şeydi. Neticede Mualla’nın roman olup olmadığına dair kararı da okura bırakıyorum.

Okurlarda nasıl bir iz bırakmak istiyorsunuz? Nasıl bir duygu uyandırmak? Birinin temas ettiği yerlere başka birinin daha önce temas etmesi güzel, demiştiniz. Onu açabilir miyiz biraz? Edebiyatın şifası, acı, yas, kayıp, o bağlamda… Ruha nasıl iyi gelebilir (ki) böyle bir konu?
Yazmaya bir iz bırakma niyetiyle oturmuyorsam da beni sevindiren, “iyi ki yazmışım” dedirten şey, bir tür kardeşlik hissi elbette. Okuyan biri “ben de bunu yaşamıştım”, “kendimi gördüm” dediğinde mutlu oluyorum. Özellikle zor konularda yazılmış kitaplar, umut versin ya da vermesin, başlı başına bir umut kaynağı gibi gelir bana. Bazen “zor” bir meseleye bir kitabın aracılığı olmadan pek yaklaşamazsınız. Bunu yapabildiysem memnun olurum. Bana bu anlamda şifa olmuş kitaplar var.
Anlatıcı dili de zaman zaman değişiyor, teknikler de… Günce tarzını da gördüm ayrıca. Dil, anlatırken en önemli malzemesidir ya yazarın… Peki, dilin imkânları size neler sağladı bu romanı yazarken? Ölümün belki de en ağır şekillerinden biri olan intiharı ve sonrasını kelimelere dökmek kolay olmasa gerek. Oradaki boşlukları nasıl doldurdunuz?
Yukarıda bu soruyu kısmen yanıtlamış oldum. Aslında dille yapmaya çalıştığım şey –bir dizi oyun belki– bir anlamda intihar meselesinin dışına çıkma, soluklanma ve soluk aldırma imkânı da verdi bence bana ve okura. Şekilden şekle giren bir oyuncu gibi oldu Süreyya, kılık değiştiren, soytarılık eden ya da aksine en rezil, sarhoş haliyle arz-ı endam eden, ciddi yazar gözlüğü takan, kolları sıvayan biri vs. Günlük böyle bir şey biraz da. İnsanın ruh halleri değişebiliyor günden güne. Yine de bir bütünlük olmasını da istedim elbette. Ne olursa olsun bu metin bir oyun alanı da değil, bütünlüklü bir anlatı olsun istedim. Bu yüzden, zaman içinde, eksik kalan hikâyeleri yazdım. Başlangıçta baba ve anneyi sadece kafamda ve sadece kısmen biliyordum (çünkü yazmadan tam olarak bilemiyorsunuz.) Okuyan bir arkadaşım, “özellikle babayı tanıtmazsan kızlar eksik kalıyor” dedi. İlk başta çok aklıma yatmadı bu, zira her şey dönüp dolaşıp bir baba travmasına bağlansın istemiyordum. Lakin Freud’dan çok uzun boylu kaçamıyorsunuz. Sonra sonra, ailenin geçmişini yazmaya başlayınca ben de rahatladım çünkü her şeyi tekrar düşünme imkânı doğdu. O kuşağın hikâyesi bizim hikâyesizliğimizi nasıl etkilemiş – bunu biraz tartışmak istedim kendimce. O hikâyesizlik de başlı başına bir hikâye ediyor mu? Yoksa “apolitik bir kuşak işte” diye geçip gidebilir miyiz önünden? Çok da standart olmayan, az çok entelektüel bir genç kız küçük bir kasabada nasıl yetişmiş olabilir, kimlerin etkisiyle ya da hangi etkilerden kaçınmaya çalışarak? Bunları düşünmek ayrı bir boyut ekliyor anlatıya. Anlatılana bir roman boyutu da eklemiştir umarım. Bununla beraber, yaşadığı dönemden ve coğrafyadan bağımsız olarak biraz kayıp bir ruh da Mualla. Hatta öncelikle öyle olduğu için yazmak istedim onu.
Yazarın anlatmak istediğini her okur kendi perspektifinden okuyor; kendi bilgi birikimiyle, kendi okuma deneyimiyle… “Yorum ve aşırı yorum”a dair neler söylersiniz bize?
Bu çok anlaşılır ve güzel de bir şey aslında. Metin kamuya mal olduktan sonra her tür yorum, okuma, eleştiri ve izaha açıktır. Yazarın dönüp “ben bunları kastetmemiştim” demesi için bir neden yok. Tabii ki kastetmemişti. Hatta belki asıl kastettiğini sandığı şey hiç fark edilmiyor bile okuyanlarca… Aslında bir metin birden fazla okuma, yorum ve tartışmaya ilham veriyorsa ortada bir bereket var demektir. Geçenlerde Masumiyet Müzesi üzerine yürütülen tartışmalarda olduğu gibi. Yazar, okurun ne düşündüğünü hiç bilmek istemeyebilir de ama bence yazanların çoğu içten içe meraklıdır. Yazdıklarının nasıl algılandığını, nerelere bağlandığını merak eder ve bilmek isterler. Yazan açısından bazen şöyle bir kopukluk söz konusu olabilir: metnin okur için başladığı yer, aynı zamanda yazar için bittiği yer de. Okurun başlangıç hevesine yazarın geri dönmesi, yetişmesi bazen zor olabilir. Ama her üreten için seslerin en kötüsü sessizlik neticede.
Bir yazar, elbet okuruna kitabı nasıl okuyacağını söylemez; fakat okurken nelere dikkat etmeliyiz Mualla’yı? Neleri gözden kaçırmayalım isterdiniz?
Mualla’nın yirmi yedi yaşında olması, yani genç yaşta hayatına son vermiş olması önemli bir faktör. Belki bir tek bunun unutulmamasını isterim ki zaten metin boyunca da çokça hissettiriliyor bunun önemi. Bunun dışında özellikle ya da ayriyeten dikkat çekmek istediğim bir şey yok. Metnin epeyi açık ve samimi bir metin olduğu kanısındayım.
Ve son olarak “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?” dediğiniz okur profili nasıl bir profildir acaba? (Nitelik-nicelik meselesi bağlamında sordum özellikle.) Günümüzdeki yazar-okur iletişimini / etkileşimini, ulaşılabilirliği, görünürlüğü ve değişen okur-yazar ilişkilerini sorsam size.
Malum, sosyal medyada varız. İsteyen herkes mesaj yazabiliyor, biz de yanıtlayabiliyoruz. Benim gibi biri için bu aslında iyi, zira yüz yüze görüşmektense yazışmayı tercih eden biriyim. Telefonla konuşmak bile benim için çok tercih edilesi bir şey değilken mesajlaşmanın, yazışmanın bunca normal(leşmiş) olmasını ancak nimet olarak görebilirim. Daha gizemli biri olmayı aslında kendime yakıştırırım, ama her yakıştırdığımız imaja da bir çırpıda sahip olamıyoruz. Belki biraz daha yaşlanınca öyle biri olurum. Daha çok okura ulaşabilir miyiz – gönül isterdi ama olduğu kadarına da aslında razıyım. Bu kadarına bile şaşırıyorum bazen. Bazen az sayıda tanıdığa yazdığımı düşünüyorum. Bunu güzellemek istemem ama bu insanlarla ruhen bir yakınlığımız olduğuna inanıyorum. Elbette üç-beş kişiye maille yollamadığımıza göre metnimizin daha çok kişiye ulaşmasını da istiyoruz demektir, ama bunun yollarını aşındırmak bana zor geliyor. Sevgilerimi yolluyorum.

Çevirileriniz, öyküleriniz ve yeni romanınız için tebrikler. Nice güzel eserler yazmanız dileğiyle.
Kaleminiz yürekten alıyor mürekkebini, ben hissediyorum sizi Süreyya… Eksik olmayınız Günay hanım…