Son sayfayı çevirdiğimde ben de yeniden düşünüyorum: Belki de hayatın kendisi, kırmızıdan yeşile dönen o saniyeler arasına sıkıştırılmış, iyi uydurulmuş kısa bir öyküden ibarettir.

Bisiklete binmenin en güzel yanlarından biri trafik sorunu yaşamıyor olmak. Bir de –her ne kadar kâğıt üzerinde aynı kurallara tabi olsanız da– kırmızı ışıkta beklemek zorunda kalmamak. Ben genelde bekliyorum ama kontrollü geçebileceğim yollarda şöylece etrafı kolaçan edip geçtiğim de çok oluyor. Bisikleti seviyorum. Halil de bunu biliyor. Bu yüzden “Üşenmemek”te selam gönderiyor bana: “Asfaltta yumurta pişirebileceğimiz bir havada birinin bisikletle çok mutlu olması bence değerli. İlker Aslan da böyledir. Sıcak soğuk dinlemez bisiklete biner” (s.20). Halil’le hiç bisiklete binmedik ama eminim bisiklete binseydik de kırmızı ışıkta durur ve o kısacık zamanda etrafı izlerdi. Çünkü normal olan da bu. “Bisiklet ve bisikletçileri görünce içimde ‘galiba her şey normal’ hissi uyanıyor,” (s.45) demesinin sebebi de benzer olsa gerek. Bisiklet böyledir. Sakindir. Acele etmez. Rüzgârı iliklerinize kadar hissedersiniz. Gerçekten özgürsünüzdür. Gerçekten etrafı izleyebilirsiniz. Trafik ışıklarını da tabii…

Kırmızı Işık Yazıları işte böyle bir seyrin ürünü. Gündelik koşturmacanın içinde, tam da o anda orada olması gereken şeyler hakkında. Es geçilen, fark edilmeyen, görülmeyen ya da görülse bile üzerine düşünülmeyen şeyler… Halil’in (“Halil Yörükoğlu” şeklinde soyadıyla hitap etmeyeceğim bu sefer, çünkü o benim arkadaşım ve bu yazının da kitaptakiler gibi samimi olmasını istiyorum) öykü dışındaki ilk kitabı bu. Bazıları kısa, bazıları çok daha kısa denemelerden oluşuyor. Kimisini daha önce okumuştum. Bazılarını ilk kez, kitapta okudum. Bunları okurken aklıma gelen ilk şey, bir kırmızı ışıkta kaç saniye beklenebilir olduğuydu. İstanbul Beşiktaş’ta, Deniz Müzesi’nin tam önündeki ışıklar geliyor aklıma. Şimdi süresini kısalttılar ama geçmişte çok uzun sürüyordu yaya için beklemek. 88 saniye civarıydı. Nasıl aklımda kalmışsa. Çok bekledim. Ama hiç etrafa bakıp bir şeyler yazmak geçmedi zihnimden. Keşke yazsaydım. Beklemek ve gözlemlemek kardeş eylemlermiş belli ki. Kırmızı Işık Yazıları biraz da bunu gösterdi ya da öğretti bana.

“Yaşadığımız şeyler kayda geçsin istiyor olabiliriz,” (s.19) diyor Halil. Yaşadıklarımız ve başkalarının yaşadıkları aslında. Hayat zaten bu ikisinin toplamı ve bir açıdan bakarsak, bizim diğerlerinin yaşamlarına dahil olma biçimimiz. Bu dahil oluş kimi zaman son derece yakın ve sıcak temasla oluyor. Bazense mesafeli, uzak ve belki de zaman zaman sıkıcı. Kırmızı Işık Yazıları’nda Halil’in yaptığı bu mesafeli iletişimi sıcak bir üslupla birleştirmek. Bambaşka bir coğrafyada, çoğu zaman kendini bir “yabancı” gibi hissederek aslında oradaki insanların da basit yaşamlar sürdüğünü göstermek. Bunu gösterirken sıcaklığı nereden yakalıyor Halil? Kuşkusuz onun öykülerine de sinen akıcı dili ve üslubuyla. Bu yüzden ben kitaptaki metinlerin kolaylıkla “küçürek öykü” olduğunu da iddia edebilirim. Çünkü yazılanların, Halil’in öykülerinde görülen atmosferle, kişilerle, olaylarla doğrudan bağlantısı var. Bu anlamda diyebilirim ki “Kırmızı ışıkta bekliyoruz. Beklemek herhangi bir yerde genellikle sıkıcı bir eylem,” (s.9) cümleleriyle açılışı yapılan kitap, Halil’in etrafta akıp giden Amerikan sokaklarını, arabaları ve insanları bir öykücü titizliğiyle okumasından doğuyor.

Halil Yörükoğlu

Bu gözlemleri Halil’i bir flanör yapar mı? Emin değilim. Belki arabalı bir flanör. Ama iyi bir gözlemci olduğu kesin. Dış dünya ile arasına giren camdan sınır, Halil’i hem akışın bir parçası hem de ona uzaktan bakan bir göz haline getirmiş belli ki. Çünkü bu kısa sürede (bir kırmızı ışık miktarı kadar) nereye gidilebileceği sorusuna da kendisi “bayağı bir yere” diyerek cevap veriyor. Bu duraksama anlarını derin bir içsel yolculuk olarak yorumlamamıza sebep olan da işte bu zihinsel süreç. Amerika’nın uçsuz bucaksız yollarında ilerlerken “Adana01” plakalı yeşil bir Toyota Prius görmek anında Türkiye’deki mahalle sıcaklığına, özel plakaların peşine düşülen yollara götürüyor bizi. Öndeki bir arabanın plakasında “İbrahim” yazması, isimlerin doğru telaffuz edilme kaygısından yola çıkarak varoluşsal bir okumaya, oradan da Asaf Hâlet Çelebi’nin putları yıkan İbrahim’ine kadar uzanıyor. Coğrafya değişse de insanın içindeki köklerin nasıl hep aynı yerde yeşerdiğini “Tahtacılar” başlıklı yazısında yol kenarındaki odun istiflerine bakarak memleketteki akasya ormanlarında çalışan o yörükleri hatırlamasıyla derinden anlıyoruz. Raylı sistemin İstanbul’u anımsatmasının, nehir kenarında gördüğü bir bankın Halil’i Fethiye’de yaşadığı bir ana götürmesinin, McDonald’s tabelasını görmesiyle ilk kez hamburger yediği günleri düşünmesinin sebebi zihinde yaşanan bir çeşit zaman yolculuğu bana kalırsa. “Waffle House kahvaltıcı. Ben orayı Ortaköy’de bulunan çilekli çikolatalı waffle satan yerler gibi zannediyordum,” (s.39) derken de mekânlar arası gezintiye çıkıyor zihnen yine. Çünkü özellikle İstanbullular bilir ki waffle en çok da Ortaköy’dür ve Ortaköy’de pek çok güzel şey yaşanmıştır. Kısacası Halil’in denemelerinde basit bir imge bile çocukluğa, aileye, memlekete, gezilen sokaklara, büyümüş olduğumuz caddelere ışınlayabiliyor bizi. “Mukayese uzunca süre bitmiyor,” (s.50) diyen Halil’in meselesi biraz da bu galiba. Uzak bir coğrafyada kendi köklerini, özünü görebilmek.

Dediğim gibi yazılar kırmızı ışıkta geçirilen o birkaç saniyelik duraksamalar gibi kısa, yoğun ve okuru yormayan bir ritme sahip. Bu kısalık, aslında öykü dilinin getirdiği bir avantaj. Halil’in öyküleri de çok uzun sayılmaz, okurları bilir. Gereksiz tasvirlerden arınmış, doğrudan duyguya ve düşünceye odaklanan metinlerdir onlar. Halil’in direksiyon başında beklerken gözüne takılan ufak detaylardan devasa anlamlar, felsefi çıkarımlar ve güçlü bir memleket nostaljisi çıkarmasına yardımcı olan en önemli unsur da bu yönelim olsa gerek.

Kırmızı Işık Yazıları’nda bazen de gündelik mesajların peşine düşülüyor. Bu mesajlar da tıpkı diğer kent imgeleri gibi insanın içine dönmesine vesile oluyor. Öndeki kamyonetin arkasında yazan “Start Your Day Happy” mottosu insanın bir günden ne bekleyeceği üzerine düşündürüyor. “Günden bir beklentimiz olması ne kadar hoş,” (s.25) diyerek, o yoğun trafikte bile yaşama dair naif bir temenniyi cebine koyuyor. Halil’in metinlerindeki iflah olmaz iyimserlik ister istemez okuru da saracak cinsten. Bir tebessüm, hoş bir tını, buruk ama keyifli bir tat adeta. Bir çekicinin üzerinde giden arızalı araçları izlerken, “Arabadasın ama araba kullanmıyorsun. Araba kullanmadan araba ile gidiyorsun,” (s.41) diyerek bu durumu hayatın o aciz, kontrol dışı ama bir o kadar da teslimiyetçi anlarına benzetiyor Halil. Bir çekicide olmak da çekici bir şey olabilir, evet. Belki de hayat biraz da bunun için güzel. Direksiyon kullanmadan, bazen başkalarının kontrolünde akan hayata kendini bırakabilme cesareti veya özgürlüğü diyelim buna.

En başa dönerek bitireceğim yazıyı: “Ne yaptığıma gelirsek, etrafımdaki arabaları ve içindekileri izliyorum,” (s.9). Evet, tam olarak yapılan bu. Hepimizin bir yerlere yetişme telaşıyla teğet geçtiği o anlık duraksamalara farklı ve edebi bir değer atfediyor Halil bu izleme serüveninde. Uzak bir ülkede, gurbette olmanın yarattığı kırılganlığı ve yalnızlığı, hikâye anlatıcılığının verdiği o samimi üslupla harmanlayıp okura sunuyor. Gündelik olanın ardındaki derin anlamı arıyor veya kendince (okura da geçecek şekilde) karşılaşmalarına kendi öznel gözünden anlamlar atfediyor. “Bütün bunlar ben yine arabadayken ışıklarda beklerken oldu ya da olmadı. Belki de hepsini uydurdum. Aslında o ışıklarda hiç beklemedim. O kadar sürdü mü, kırmızıdan yeşile kaç an sığar, bilmiyorum,” (s.72) diyerek bitiriyor Halil. En başta kendi kendime sorduğum soruyu soruyor yani. Bir ışığın kırmızıdan yeşile dönmesi ne kadar sürer ve bu zaman zarfında insan nerelere gidebilir ki? Son sayfayı çevirdiğimde ben de yeniden düşünüyorum: Belki de hayatın kendisi, kırmızıdan yeşile dönen o saniyeler arasına sıkıştırılmış, iyi uydurulmuş kısa bir öyküden ibarettir.

İlker Aslan