Yıllar yıllar sonra, takvim yılıyla on üç yıl sonra Osi’yle (benim seslenişimle, Edit’le)[1] yeniden karşılaşmışız. İzmir’de tanışıp aramıza yıllar ve başka hayatlar girdikten sonra İstanbul’da ilk buluşmamız. Cihangir’de Sormagir Sokak’ta bir çatı katında oturuyor Osi’m; Boğaz’ı gören, bir basamakla çıkılan çalışma odasında, bilgisayarının başında parmakları pıtır pıtır hareket ediyor, harici klavyenin üzerinde. Mavi kanepesinin üzerinde oturmuş, onu seyrediyorum; bilmiyorum ki önümdeki yıllar boyu bu manzarayı yaşayacağımızı.
Edit’in mutfağı bomboş; buzdolabında kurumuş birkaç zeytin tanesi, tezgahın üzerinde beş litrelik su, kıyafetleri bir kolinin içinde, gardrop boş, adeta Boğaz manzaralı bir hapishane koğuşunun içine düşmüşüm gibi.
An geliyor, acıkıyoruz. “Hadi,” diyor, “arka sokakta avlulu bir cafe var, oraya gidelim, makarna yeriz.” Niye evde yemiyoruz diye düşünsem de hızlıca göz gezdiriyorum mutfağa ki evde tencere de yok.
Kaktüs’e gidiyoruz, önümüze menüler geliyor, yutkunuyoruz, makarna bizi aşıyor, birer bira söylüyoruz, biralarımızı usul usul yudumluyoruz, pek hoşuma gidiyor Kaktüs, hiç kalkasım yok. İkinci biralara paramız yeter mi diye aklımdan geçirirken, bir grup insan giriyor Kaktüs’e, içlerinden biri yanaşıyor masamıza, Osi’nin sırtını sıvazlıyor. Yapılı, bıyıklı, güleç yüzlü bir adam. Az bir süre geçiyor, birisi içimi okuyormuş gibi masaya ikinci biralarla bir tabak fıstık geliyor. “Kim göndermiş olabilir ki?” diye bakınırken uzaktan Sırrı’nın bize gülerek el ettiğini görüyorum; hâlâ ismini bilmeden. Ben, “Arkadaşın kimdi?” derken Osi anlatmaya koyuluyor. Tanımıyor olmam benim ayıbım. “Sırrı Süreyya,” diyor, “hani Beynelmilel’i çekti, ödüller aldı.” Aval aval bakıyorum, anlattıklarını dinliyorum, bir yandan utanıyorum, belli etmemeye çalışıyorum.

Asyak’la iki başımıza Antalya’da yaşadığımız yıllar. Değil sinema, kızımı çocuk parkına bile götüremediğim, günlerimizin boğaz tokluğuna geçtiği zamanlar. Derken Antalya Film Festivali günleri yaklaşıyor. İşyerindeyken telefonuma bir haber geliyor. Sırrı bize festivalde kombine bilet ayarlamış. Asyak dört buçuk yaşında, evimizde televizyon bile yok, belediye otobüsüne binip koşuyoruz, Asyak’la el ele, iyi kötü bütün filmlere girip çıkıyoruz.
Sırrı’yı görüyoruz Asyak’la, bizi arkadaşlarıyla tanıştırıyor, insan içine çıkıyoruz, film seyrediyoruz, daha ne olsun? Hayatımız bayrama dönüyor, üstü açık arabaların içinde aktrisler geçiyor. Sevda Ferdağ’ı görüyorum; nereden bileceğiz ki yıllar sonra Sevda Hanım’la gönülden anne kız olacağımızı?
Aradan yıllar geçiyor, biz de Asyak’la İstanbul’a, Cihangir’de Sormagir (Başkurt) Sokak’a taşınıyoruz. Edit o vakitler Coşkun Sokak’ta, aile olmaktan çok korkuyor, “Üst katıma gelin, ama kapılar ayrı olsun,” diyor, “Peki,” diyorum, ayrı evlerde yaşıyoruz. Sırrı arka komşum, kahveye çağırıyor, gidiyoruz üçümüz, ev gibi ev, öyle Edit’inki gibi bir kanepe bir masa misali değil. Sırrı bize kahveler yapıyor, mis, “Hani sen de eski mahpustun diyorum,” Sırrı’ya. Anlıyor beni, yıllar içinde hep anladığı, dinlediği, her derdime kulak verdiği gibi.
Sırrı arkadaşım oluyor, sonra Meclis’te vekilim oluyor, sonra ben onun hukuki davalarında vekili oluyorum. Birbirimizi aradığımızda ben ona, “Vekilim,” diyorum, o da beni aradığında, “Vekilim,” diyor, mahcup oluyorum. Gezi’de vurulduğunda hep birlikte hastaneye koşuyoruz, koltuğunun altından sağlam bir fişek isabet almış, yarasına merhem olmayı diliyoruz.
Asyak’ın 10. yaş günü. Cihangir’de bir teras katındayız, kalabalık bir parti veriyorum, kırk kişilik, balkondan aşağı düşecekler neredeyse. Edit’in arkadaşları, benim arkadaşlarım, Masis’ler, İnci’ler, Foti’ler, Cem Erciyes’ler, Kenan Kocatürk’ler. Sırrı gelmeden arıyor, “Ne sever?” diye. Asyak o aralar ojeye merak salmış, “Bir renkli oje onu delirtir,” diyorum. Elinde kocaman bir poşetle geliyor, Asyak havalara uçuyor, bir çocuğa ne alınabilecekse hepsini bulup almış. Partide uzun kalmıyor sadece, biliyorum, kimselerin evinde fazla oturamadığını, hele gece hiç misafirliğe gitmediğini.
Edit’le Cafe 21’de buluşuyorlar o vakitler, neredeyse her akşamüstü; Cafe 21 adeta evimizin bir odası. Sırrı’ya milletvekilliği teklifi gelmiş, her akşam kafa kafaya verip, durum değerlendirmesi yapıyorlar. Her zaman olmasa da ara sıra ben de masalarında yancı oluyorum, kulak kesilip onları dinliyorum.
Sırrı’nın babalığını kendi anneliğime örnek alıyorum. Asyak büyüyor, ergenliği başlıyor, çaresizim. Her defasında arıyorum Sırrı’yı, tane tane anlatıyor kendi babalık deneyiminden örneklerle, bıkmadan anlatıyor, olmadı kendisi arıyor, o konuşuyor Asyak’la.
Yıl 2017 oluyor, biz uzaklara taşınıyoruz. İngiltere’ye gitmeden hemen önce yine Kaktüs’te buluşuyoruz. “Gönül koyma bize,” diyorum. Niye dediysem, neden öyle dediğimi bilmiyorum. “Her yer bize ait, gönlünüzü ferah tutun,” diyor. Öyle diyen çok olmadığı için hakikaten içimi ferahlatıyor.
Brighton ve Londra günlerimizde Skype sayesinde adeta birbirimize kahveye gitmiş gibiyiz. Çok dara düştüğüm o gurbet yıllarında çaresizce numarasını çeviriyorum bazen. İsmimin ilk E harfini uzatarak seslenişiyle, gülüşüyle sakinleştiriyor. En çok da uzun uzun, yazdığı öyküleri ve senaryoları anlatışını dinlemeyi seviyorum; bitirebildi mi, bilmiyorum. Bir kamyoncu hikâyesinin etrafında örülü senaryosunu anlatıyor, öyle bir anlatıyor ki adeta elimizden tutmuş, setin içinde bizi gezdiriyor. Sanki çekim yapılıyor, biz de canlı canlı izliyoruz. Bir başka sefer, Maraş katliamıyla ilgili senaryosundan bahsediyor, yine uzun uzun. Bir sürü sahnenin, mekânların, caddelerin yeni teknolojiyle, bilgisayar programlarıyla yapılabileceğini anlatıyor.
Can doğuyor, torunu. Londra’dan İstanbul’a, Ceren’le Can’ı görmeye geliyorum. O gün üçümüze de birer gömlek alıyor ve diyor ki: “Ben eskiden, uzun yollardan dönerken, kızıma, Ceren’e ne alsam, o bana, ‘Baba, hani iki şey görüyorsun, birini beğenip alıyorsun ya, o beğendiğini değil ötekini,’ derdi,” diye anlatıyor. “Gönlünüze göre giyin,” diye tamamlıyor. Edit, yıllardır, yaz kış o çağla yeşili gömleği giyiyor. Bunu ona da söylüyorum, “İyi ya, öyleyse gardaşıma yenisini alayım,” diyor.
Yine biz Londra’dayken bir gün rüyamda görüyorum Sırrı’yı. Aynı akşam telefon ediyoruz, hatırını sormak için. “Haber aldınız da mı arıyorsunuz, bir şey mi duydunuz?” diyor. “Hayır,” diyoruz, şaşırarak. İlk o akşam kendisinden duyuyoruz hastalığını, detayına girmeden. Zaten hepsi o kadar. Hastalık konuşmayı sevmiyor, ne vakit sorar gibi yapsam, “Kolayına gitmem, korkma,” deyip yatıştırıyor, sanki hastalığa yakalanmış olan benmişim gibi.
Sonrası aylar yıllar; ne zaman aklımıza düşse, hep tetikte geçiyor zaman sağlığından endişe ederek. Vakitli vakitsiz aramak istiyorum; bir keresinde, yenice kurduğum kırma yeşil zeytinleri, köyden onun için aldığım taze kuru incirleri bahane edip arıyorum, “Göndersem kabul eder misin?” diye soruyorum. Döndüğümde hay hay diyor Almanya’ya gidiyormuş, nihayet yurt dışı çıkış yasağı kalkmış. Whatsapp’tan telefonla fotoğrafını gönderiyor, elinde sigarası, trende, kondüktörün yanında çekilmiş.
Kasım ayının ilk günlerinde kişisel tarihimin en büyük ameliyatını geçiriyorum. O sabah arayıp kuvvetli şifalar diliyor. Aradan on gün geçiyor. Ceren The Substance filmi üzerine yazmış. Sırrı, “Bunu okumadıysan,” notuyla gönderiyor yazıyı. Ağlaya ağlaya içim çıkıyor, yenilerde karnı yedi kat açılmış Elizabeth olmuşum ben diyorum. “20 günde iyileşir, 60 günde eser kalmaz,” diye cevap veriyor. Günleri sayıyorum hastalığımın üstünden; yirminci günde iyileşiyorum, altmışıncı günde neredeyse unutmuş oluyorum.
Sırrı’yla son yazışmamızda Ceren’le Kuşadası, KUAKMER’de[2] şiir kitabı Ayıp Payı üzerine yapacağımız bir söyleşiyi haber veriyorum. “Gelir misin, bize misafir olur musun?” diye soruyorum; bol emojili bir cevap veriyor, emojileri kullanmayı pek seviyor. Gelecek, evet, karavanıyla gelecek, terasta upuzun bir sofra kuracağız, sonra bahçeye park edeceği karavanında uyuyacak.
Barış elçisi olarak yine günü gecesi olmayan günlerde neler yaptığını twitter’dan takip ediyoruz. O tempoya can dayanmazken bu hasta haliyle? Yoksa mukadder sonu öyle ayakta karşılamaya mı karar vermiş? Son görüntülü konuşmamızmış, sırtında kabanı, elinde sigarası, “Üşüyor musun?” diyorum. Ankara’daki evinin alt katı dükkân mıymış, neymiş, “Isınmıyor,” diyor. Belli ki evine yeni girmişti ve kabanını çıkarmaya vakti olmamıştı, yorgundu.
Gittiğinde sen bu dünyadan, bizden ayrıldığında, uzak bir çöl ülkesinin sokakları, evleri mavi badanalı bir şehrindeyim. İlkin kaldırıma çöküyorum, “Nasıl?” diyorum, “nasıl yani? Şimdi onu bir hastanenin soğuk bir odasına mı koydular, giderken canı yandı mı, zorlandı mı?” diye mırıldanıyorum. Havası bir sıcak bir soğuk şehrin labirenti andıran sokaklarında kayboluyor gibi oluyorum, kaybolmayı istiyorum.
Günlerce sırtıma kar yağıyor. Üşüme sakın yattığın yerde.
İnanılır gibi değil senin gidişin, Sırrı, arkadaşım…
Eylem Asrav
[1] Yayıncının Notu: Osman Akınhay.
[2] Kuşadası F. Özel Arabul Kültür Merkezi.

Canım Sırrı… Ne güzel şeyler yaşanmış, ne mutlu sizlere Eylem…