İlk kitabı “Bir Gün Sineği”ndeki öykülerde hayatın karmaşasına dahil olmayan, olamayanların oyunbozan adımlarını odağa alan Ela Kiçik, ikinci kitabı “Zenan Kayboldu”da karmaşanın içinde kaybolanları, kaybedilenleri, yok sayılanları estetik düzlemine taşımıştı. Son kitabı “Kovulduklarıyla Kalanlar”da ise kovulmayı ve kalmayı merkeze alıyor. Okuruna karşıtlıkların çekim alanındaki tekinsiz devinimden sesleniyor. Hayatın karmaşık, büyülü hengamesine rağmen insanın ebedi yalnızlığını odağa alan Ela Kiçik tüm soruları bu yalnızlıktan türetiyor. 

Hande Balkız Eren

Ela merhaba, nasılsın? Son kitabın Kovulduklarıyla Kalanlar üzerine konuşabildiğimiz için çok mutluyum. Çok teşekkür ediyorum söyleşi için. Giriş için klasik bir soruyla başlamak istiyorum. Her metin ilk cümleden çok çok önce başlar. Son kitabın Kovulduklarıyla Kalanlar’ın ortaya çıkış sürecini sormak isterim. Bu kitabı yazdıran duygu, düşünce, deneyim neydi? 

İyiyim, sen de iyisindir umarım. Ben teşekkür ederim hazırladığın bu güzel sorular için. Dilimin döndüğünce, keyifle cevaplamaya çalışacağım. 2022 yılında Zenan Kayboldu kitabım çıktıktan sonra bocaladığım bir zaman oldu. Çünkü ilk iki kitabımı yazarken çok iyi bildiğim şeyleri, anlatabileceğimden emin olduğum yöntemlerle yazmaya çalıştım. Zenan Kayboldu’nun çıkma aşamasında arkadaşlarım da bilirler, belki seninle de bu ruh halini çokça konuşmuşuzdur. Çok heyecanlandığım ve hiç zorlanmadan yazdığım metinlerdi. Sonrasında daha iyisini yazamayacağım korkusu beni huzursuz etti. Tabii tez canlı olduğum için de bu korkuyu kendi haline bırakmak yerine üzerine gittim. Doğal olarak da Kovulduklarıyla Kalanlar kitabındaki öykülerden çok daha fazlasını silmek zorunda kaldım. Yazdıklarıma inanmadım, bir yerlerde bir şeyler koptu. Uzun bir süre bu ne yapacağımı bilemeyen hallerimle boğuştum anlayacağın. Bir süre sonra oturup düşündüm. Böyle durumlarda aslında kendim ile konuşarak sakinleşebildiğimi de fark ettim. Kendime sorular sorup, cevaplar vermeye çalıştım. Bu sürecin sonunda şunu daha net gördüm. Yazıyla ilişkim değişti. Edebiyata sadece bir yerden değil aynı anda birkaç yerden bakabilme imkânını keşfettim. Kendime telkinlerde bulundum ki bu çok işe yaradı. Hâlâ başım sıkıştıkça yapıyorum. “Sakin ol!” dedim, “Sen Bir Gün Sineği’ni ve Zenan Kayboldu’yu hem yazan kişisin hem de değilsin. Artık seni yazmaya iten daha çok sebep var. Çok fazla aracının olduğunu fark ettin. Yapmaktan korktuğun şeyleri deneyebilecek cesarete de sahipsin. Yap gitsin.” İşte böyle gel gitlerin arasında defalarca silip yazdıktan sonra ortaya Kovulduklarıyla Kalanlar çıktı.

Öyküler kovulmak ve kalmak olmak üzere iki izlek etrafında biçimleniyor. Bu kavramlar senin dünyanda neyi/neleri temsil ediyor? Yarattığın kurgusal dünyada bize ne anlatıyor?

Aslında son yıllarda kovulmak ve kalmak üzerine düşündüğümü söyleyebilirim. Yaşamlarımız kovulduğumuz ve kalmaya karar verdiğimiz yerlere dayanıyor gibi geliyor bana. Hani hayatımızın belli aşamalarında kim olduğumuza karar verdiğimiz tercihler yaparız. Bu tercihlerin anlamını da çok sonra idrak ederiz. Böyle yaygın bir kanı vardır. Pandemi dönemine kadar bende de vardı. Sanırım kırklı yaşlarıma doğru yol alırken ve geçmişle fazla muhakemeye girmişken kim olduğumuza karar verdiğimiz gerçeğinin bir yanılsama olduğunu düşündüm. Bizim dışımızdaki şeylerin, olmayı seçmediğimiz yerlerin kim olduğumuz üzerinde daha belirleyici olduğu ihtimaline daha yakınım. Kovulduğumuz yerleri özlüyoruz. Bazen de kalmak zorundayız. Bu bölümlerin her ikisinde de ayrı ayrı kaçış hikâyeleri de var. O da ayrı bir konu. Kovulmak bana doğmayı, kalmak ise doğurmayı çağrıştırıyor. Öykülerimi kurarken de bu çağrışımlardan beslendim. Kovulmanın ve kalmanın üç halini nesne, mekân, kişi sınırı gözetmeksizin anlatmaya çalıştım. Tam anlamıyla ifade etmiş olur muyum bilmiyorum ama özgürleştirici bir deneyimdi.

Biraz indirgemeci bir yaklaşım olacak ama, bazı yazarların basınç merkezi kendileridir bazı yazarlarsa kendileriyle dünya arasına bir set çekerler. Yazınsal evrenleri öteki/ler (insanlar, hayvanlar, nesneler tüm her şey…) üzerine kuruludur. Bu ikisi arasındaki yerden yazanlar da var tabii ki. Sen kendi konumunu nerede görüyorsun ve bu bilinçli bir tercih mi? 

Bu sorunun cevabı yazdığımız her gün, her saat değişebilir bence. Basınç merkezimiz kişisel de olabilir, politik de… bu başka yazarların bilinçli olarak tercih ettiği, karar verdiği bir şey olabilir. Ama benim değil. İçgüdüsel hareket ediyor da olabilirim. Ama şunu söyleyebilirim yazarken kişisel ve politik olanı bir dengede buluşturmak çabası içerisindeyim. Bu dengeyi ararken en çok dikkat ettiğim şey yakın tarihin öfkesine kapılmamak. Ona kapıldığımda öfkemin, anlatmak istediğim şeyin önüne geçeceğini düşünüyorum. Sadece canlıların değil, nesnelerin de hikâyesini yazmayı seviyorum. Bir düğmenin ya da mendilin tanıklığını anlatmak, bu tanıklığın ardından okuru da sürüklemek hoşuma gidiyor.

Bu kitapta birbirine benzeyen anlatıcılar görüyoruz (üstkurmaca düzleminin de etkisiyle) ve bu anlatıcıların metinsel düzlemde otoriter, egemen bir tavırları var. Ben ve öteki ayrımını vurgulayan bir bariyerin ardından konuşuyorlar. Bu anlatıcı tipinin öyküler bağlamındaki anlamı nedir? Gücü/güçsüzlüğü, işlevi hakkında ne düşünüyorsun?

Bu beni de düşündüren bir şey. Yola böyle çıkmıyorum. Usul usul ilerleyen, hiçbir iddiası olmayan, sıradan karakterler yaratmak istiyorum çoğunlukla. Kendi hatalarıyla barışık, dünyaya dalga geçebileceği bir yerden bakanların hikâyelerini anlatmak niyetiyle başlıyorum. Ama işler böyle gelişmiyor. Karakter kendi özerkliğini ilan ediyor. Yazma sürecinde en çok da bunu seviyorum. Kendimi karakterin elinde oyuncak gibi hissetmenin tuhaf ve şaşırtan bir yönü var. Belki de bunun için tercihim kurgu yazmaktan yana. Sanırım yazdığım kişi ya da nesne kendi meşrebince, ben bir anti kahramanım ve bunun farkındayım. Ama bizi kahramanlardan feyz almaya iten dünyanın saçmalığının da farkındayım demek istiyor. Bunu sık sık düşünüyorum. Belki bir gün, bir atın yoldaşı olarak kabul ettiği bir ağacın dilinden, ağaç olmanın sabrını ve sakinliğini de anlatırım.

Metnin kurucu unsurlarından dile dair de konuşalım istiyorum. Öykülerindeki dili nasıl kuruyorsun?

Aslında dilden çok nasıl anlatacağım üzerine düşünüyorum. Hepimiz her gün herkesin yaşadığına benzer şeyler yaşıyoruz. Kayıplara benzer tepkiler veriyor, hayaller kuruyor, bu hayalleri gerçekleştirmek için yaşıyoruz. Heyecanlarımız da benzer. İşte bu benzerliklerin bana sağladığı bir konfor alanı var. Bu konfor alanında anlatacağım teknik üzerine bol bol düşünme şansım oluyor. Dil olayın, karakterin benzer hikâyelerimizi yaşama şekline göre değişiyor tabi. Kendine aynadan çıplak bakabilen, çıplaklığın savunmasızlığından ve görece çirkinliğinden ürkmeyen karakterlerimin haliyle karanlık bir dili oluyor. Karşılaştığı sorunlar yumağını ayağının takıldığı taş gibi gören, o taşı önceden kenara kaldırıp yoluna devam edebilen, ya da takılıp düşebilenlerin ortak bir yanı var. Sorunlar da yenilgiler de klişedir. Aslolan yaşamak. Günlük hayatımda da ağlamaklı bir ruh halini sevmiyorum. Doğal olarak da kişilerim ve şeylerim inatçı, meydan okuyan ben az önce düştüm ama daha önceden de düşmüştüm diyebildikleri bir dil kullanıyor. Bazılarının acelesi oluyor, bazıları tembelliği bir hak olarak görüyor.

Yekpare, Aysel, Dingo, Aslı… kimi bir fotoğrafın içinde yaşamak istiyor, kimi diyar diyar geziyor, kimi sıkıntının ortasına hapsolmuş bekliyor. Öykü kahramanları kovulduklarında ya da kaldıklarında aslında ne arıyorlar? Aradıkları anlam ne hayata dair?

Bir şey aramak zorunda değiller. İlk sorulara verdiğim cevapta da bir parantez açtım. Bazıları kaçmak istiyor. Aradıkları anlam dedin. Sanırım anlam ile ilgili sorunlarım var, bu yarattığım hikâyelere yansıyor. Peşinde koştuğumuz anlamların çoğu öğrenilmiş ya da kodlanmış. Çoğu zaman fark etmiyoruz. Burada Nietzsche’nin üst insanına değinerek şunu söyleyebilirim. Kendi anlamlarımızı inşa edecek kadar cesur olabiliriz. Ama burada cesaretin de çıktığı bir anlam mevhumu var. Anlamsızlığın da kendi içindeki büyüsünü konuşabiliriz. Yekpare, Dingo, Aysel ya da Aslı anlamlardan kaçıyor da olabilir. Yeni bir şey anlatmak ya da bir klişeye kimsenin bakmadığı bir yerden bakmak istiyorlarsa kaçmalılar da.

Ela Kiçik

Yazma ritüellerin var mı? Bu kitabı yazarken diğerlerinden farklı bir süreç yaşadın mı? 

Eve geldiğim zaman, ayaklarımı uzatıp şöyle bir dinleneyim dediğim anda Tita kucağımda yerini alıyor. O kadar rahat, derin uyuyor ki (kedi dostu ile yaşayanlar bilirler) rutinimi ona rahatsızlık vermemek üzerine kuruyorum. Ayarlanabilir küçük bir masam var. Bilgisayarım, başucu kitaplarım her daim üstünde. Normalde sabah saatlerinde temiz bir kafa ile yazmak çok hoşuma gidiyor. Ama son zamanlarda bu maalesef mümkün olmuyor. Şimdi yazacağım diye bilgisayarımın başına oturmuyorum. Film izlerken ya da kitap okurken pat diye kapatıp yazmaya başlayabiliyorum. Elimden geldiğince yavaş, sindire sindire yazıyorum. Gün içerisinde fazla yazdığımı düşündüğüm anda yazmayı bırakıyorum. Zihnimin yorgunluğu okura geçecek diye korkuyorum. Kovulduklarıyla Kalanlar ile yukarıda da söylediğim gibi yazdıklarımdan fazlasını sildiğim bir süreç yaşadım. Çok öğretici de oldu. Bir de en sevdiğim rutinim yazmakta olduğum şeyi, fikrine güvendiğim arkadaşlarımla uzun uzun konuşmak. Konuşurken sesli düşünmüş de oluyorum. Daha önceden aklıma gelmeyen bir fikri geliştirip büyütebiliyorum. Ama dediğim gibi yazdıklarımın içime sinmesi için ağırdan almam gerek.

Yazınsal veya kurgusal rehberlerin var mıdır? Yazma sürecinde dönüp dönüp okuduğun kitap/kitap bölümü ya da konuştuğun karakterler oluyor mu? 

Her ne kadar onun bilgeliğinin ve ustalığının yanına yaklaşamasam da John Berger’i çok severim. Hayata bakışı, beni büyüleyen anlatımı, dünya meselelerine kayıtsız kalamayışı, birçok yönüyle örnek aldığım biri. Yazma sürecinde beni besliyor mu, dönüştürüyor mu bilmem ama şöyle bir şey hissettim. “Dingo” öykümü yazarken onun metinlerine gömüldüğüm, anlatımıyla mest olduğum bir dönemdi. “Dingo”nun son bölümünü yazdığımda Berger’in etkisini üzerimde çokça hissettim. Eskiden olsa Dingo öfkesini ağzından köpükler saça saça anlatırdı. Ama bence öyle anlatmadı, doğanın uçsuz bucaksızlığına kendini teslim etmiş, bu sınırsızlığın içinde kendi sınırını çizmiş, bağırmadan anlatan, başlangıçlardan aldığı gücü olgunlukla taşıyan bir Dingo’nun cümleleriyle bu felaket anlatısını tamamlamaya çalıştım. Umarım becerebilmişimdir.

Walter Benjamin’i de anmadan geçmeyeyim. Yazdığı her satır, dünyayı anlama ve anlatma çabamda önemsediğim ve hep kulak verdiğim eşlikçilerimdendir.

Çok özel bulduğum Selçuk Baran. Öykülerinin yeri çok ayrıdır. Şiir okumayı çok severim. Dönemsel olarak yanı başımda olan, karıştırdığım şiir kitaplarım olur. Bu aralar elimin uzandığı yerde Selim Temo’nun çevirisinden Kürt Şiirleri Antolojisi’nin iki cildi de var.

Öykülerini hiç okumamış birine bu kitaba dair bir cümle söyleyecek olsan ne söylerdin?

Ben yine Dingo’dan yola çıkarak bir cümle kuracağım. Bu kitap, felaketini anlatmak için diyar diyar gezen bir atın çağrısının yanında biz olabilmenin hayalidir.

Öykü kahramanlarından Aysel bir fotoğrafın içinde yaşamak istiyor. Sen bir kitabın içinde yaşayacak olsaydın bu hangi kitap olurdu? 

Sonunu bir ölümlünün yazdığı bir şeyin içinde yaşamak istemezdim sanırım. Ama böyle bir zorunluluk olsaydı ve seçme şansım olsaydı Yaşar Kemal veya Mehmet Uzun ruhuma nefes üflesin isterdim.

Birçok yazar için merak ettiğim bir soruyla söyleşiyi sonlandırabiliriz diye düşünüyorum. Keşke ben yazsaydım dediğin bir kitap ya da karakter var mı? 

İlk aklıma gelen Cortazar’ın Seksek kitabı oldu. Günlük hayatın içinde anlık atmosferler yaratabilme gücüne hayran kalmıştım.