Despot

Sevmek insanın bin türlü halinden biri, belki de o bin halin içinden birinin yalnızca biçim değiştirmesinden ibarettir. İnsan annesini, babasını, kardeşini sever. Hayvanı sever. Ağacı sever. Denizi, kır çiçeklerini, sonbaharın kasvetini, kışın zifiri karanlığını sever. Bazen kendini bazen ötekini sever. Nitekim insan bu, sever.

Sevmek iyilik, sevme eksikliğiyse kötülükle akrabadır. İnsan özü itibariyle sevebilen bir varlıktır. Platon’un idealar kuramının, Aristo’nun metafiziğinin sevgiyle ilgisi olmadığı iddia edilebilir mi? Yeterince araştırma imkanına sahip olunsa, küresel ısınmadan tutun Waterloo Savaşı’na kadar her şeyin gerçek sebebinin sevgi olduğu kolaylıkla görülebilir. Pascal, Kleopatra’nın büyük bir burnu olsaydı ve Marcus Antonius’un dikkatini çekmeseydi Actium Savaşı’nın hiç olmayacağını, dolayısıyla Roma İmparatorluğu’nun kurulamayacağını söyler. Fransız kafası işte, sevgiyi bedensel olana duyulan şehvetle karıştırıyor, sonra da değersiz bir şeymiş gibi güzelliğe saldırıyor.

Güzel olana saldırmak kötü, bencil, sevgisiz ve mutluluğun peşinden koşan insanların, yani İngilizlerin işidir. Nietzsche boş yere İngiliz mutluluğundan tiksinmemiş. Batılı bir kafanın pratik zekâsı olsaydı zaten ya İngiliz ya Amerikalı olurdu. Alman soğukluğunu, Kant’ın aklını, Hegel’in tinini falan saymaya gerek yok.

Üniversite zamanlarında bir arkadaşım anneni mi yoksa sevgilini mi daha çok seviyorsun diye bir soru sormuş, tereddüt etmeden ikincisini seçmiştim. Nitekim annemin üç gün sesini duymasam kaygılanmazdım ama sevgilimle konuşamadığımda bütün güvenlik duygumu kaybedeceğimi gayet iyi biliyordum. Buna karşılık, hayatta olduğum müddetçe annemi sevmeye devam edeceğimden bir an olsun şüphe duymadım. Kalıcı olan her zaman daha yalın, daha sade olsa da geçicilik kadar yoğun değildir.

Uzun lafın kısası, her iki sevgi biçimine de günümüzde despotizm adını veriyoruz. İnsan sanırım özü itibariyle seven değil, sevgiyi arayan bir varlıktır; şimdiye kadar bulamayan, bulsa tanımayan, tanısa aktaramayan bir varlık.

Despot: Sevmeyen değil, yanlış seven.

Monarşi

Bin halin içinden bir halin binbir biçimi olduğunu öğrendiğimde tekerrür kavramının karmaşıklığını aklımın alamayacağını anladım. Zaten matematik bana kalırsa bir çeşit nihilizmdir. Işığın saatte bilmem kaç kilometre hızla gittiğinden tutun da sürekli genişleyen evren teorilerine kadar, hepsi insana yalnızlık ve hiçlik duygusu getirmekten başka bir işe yaramaz. Bu yüzden matematiği oldum olası sevmedim. O kadar sevmedim ki burada bile fizikten örnek verip nefretimi kusuyorum. Neyse, Pisagor da zaten yobazın, tarikatçının biri!

Matematik demişken, her şeyin, bütün hayatın sayılardan ibaret olduğunu iddia eden bir matematik öğretmeni, geçen gün kendisine “refah seviyesi yükseldiğinde öğrencilerinizin matematik öğrenmesi günümüze oranla daha kolay olacak”diyen sosyal bilimciye yumruk attı. Matematik öğrenmeden refah seviyesinin yükselmesi imkansızmış. Uzmanlardan neden nefret ettiğimi o anda anladım. Herkes kendi alanını efendi, diğerlerini onun hizmetindeki kölelermiş gibi görüyor. Uzmanlardan korkarım ben, söyledikleri doğru bile olsa hiçbirine güvenmem. “Elbet” derim, “bir hin oğlu hinlik vardır bu işin içinde.”Allah bizleri sosyologlardan, matematikçilerden, bilhassa felsefecilerden korusun. (Elbette tüm bu kavgalar tarih bilmemekten kaynaklanıyor ya, neyse.)

Bence hayat ne sosyolojik ne politik ne felsefidir. Hayat sadece korkunç bir hükmetme arzusudur: Monarşi.

Meşrutiyet

Karşılaştırmalı edebiyat alanında yüksek lisans yapan bir arkadaşımın tez danışmanı, birbiriyle yakın akraba olan fakat birbirini tanımayan yazarları anlatırken nevrotik bir kriz geçirmiş ve onlarca seansın ardından evlatlık olduğunu anlamış: 1908 Jön Türk Devrimi.

Cihan Harbi

Henüz ilkokul sıralarında, aşkı ilk tanıdığım zamanlar, sevmenin ne kadar derin ve tehlikeli olduğunu sezmiş ve şiir yazmaya başlamıştım. Goethe milyonlarca insanın onu okuyacağını hayal ederek yazıyormuş, bense yalnızca kendimi Oya’ya beğendirebilmek için kafiyeler uyduruyordum. Okuma ve yazma tecrübemin eksikliği birtakım acemilikler doğursa da Oya’nın benden birkaç yaş küçük olması işimi oldukça kolaylaştırıyordu.

Ablamın kitaplarından arakladığım şiirler nihayet bitince (hepsi çok kötüydü) kütüphaneye dadandım ve bugün bile hayran olduğum birçok şairi o yıllarda keşfettim. Sonra öykülere ve romanlara daldım. Robinson Crusoe’a bayılmıştım. Robinson’un kendim, Cuma’nın da Oya olduğu yeni bir versiyonunu yazmak için tam üç ayımı verdim: Nitelikli intihal. O sırada meğerse Orhan da Oya’ya âşık olmuş. Şiirler yazıyormuş. Alman, Fransız, İngiliz şairleri okuyormuş. Birkaç arkadaş toplanıp çocuğa bir güzel sopa çektik. Sonrası bilindik: Avusturya-Macaristan veliahdının öldürülmesinin ardından yaşananlar.

Zararlı Cemiyetler, İsyanlar

Otoriteye kafa tutmanın cezbedici bir yanı olduğuna kuşku yoktur. Gökyüzündeki cenneti hiçbir zaman yeryüzüne indiremeyeceğine inandığımızda hemen dünyadaki cehennemden başkalarını sorumlu tutmaya başlarız. Doğamızdaki özgürlük bizi iktidar ve otoriteye başkaldıranları kahraman olarak görmeye zorlar. Yeryüzünde ezelden beri süregelen kavganın güçlülerle zayıflar arasında değil, iyilerle kötüler arasında geçtiği yanılsamasına düştüğümüzde gerçek tüm çıplaklığını yitirerek üzerine süslü kıyafetler giymeye başlar. Yoksa niçin iyi yürekli bir diktatör ya da zalim bir yoksulu tahayyül etmek bu kadar zor olsun?

NOT: Amerikan mandacılığı bu bağlamda tarihsel bir istisna teşkil eder.

Reform ve Darbe

Harabe halindeki inşaatta daha önce kaybettiğim bir nesneyi arıyorum. Aradığımı da bulunduğum yeri de bilmiyorum. Biraz tedirginlik var. Aradığım şeyle karşı karşıya geldiğimde neyi kaybettiğimi hatırlarım diye düşünüyorum. Bütün kapıları açıp içeri dalsam da dört duvardan ve çöplerden başka bir şey göremiyorum.

Hiçbir şey bulamayacağımı anladığımda umutsuzlukla dışarı çıkmak istiyorum. Çıkış kapısından önceki odaya da bir bakayım derken, kapının ardında çocukluğumla karşılaşıyorum. Avucunun içinde sakladığı bir çift küpeyi bana uzatıyor. Korkuyla uyanıyorum.

Pırıl pırıl bir ilkbaharın sonları. Hatırımda yalnızca kan ter içinde, duş bile almadan kulaklarımı deldirmeye gittiğim kalmış. Bir de babam eve döndüğünde yediğim okkalı tokat: 27 Mayıs 1960.

İhtilal

Okuma alışkanlığını ilkokul yıllarında edindim. Uzun süre âşık olmadım. Kendimden tiksindim. Elbette utanç duyduğum başka şeyler de vardı. Ne yaparsam yapayım bu pislik temizlenmez diye düşündüm. Yıllar sonra yüreğim tekrar çarpmaya, ama başka türlü çarpmaya başladı. Karşılaştırmalı edebiyat bölümünde yüksek lisans yapan arkadaşımın tez danışmanının bile açıklayamayacağı türden bir yürek çarpıntısı. Hiçbir edebi eserde, mitolojide, destanda böyle bir çarpıntıya rastlanmamış. Belki sadece Karacaoğlan’ın bir şiiri bana yardımcı olabilirmiş:

İncecikten bir kar yağar,
Tozar Elif, Elif deyi…
Deli gönül abdal olmuş,
Gezer Elif, Elif deyi…

Elif’e âşık oldum. Mutsuz bir son değildi. Fırtınalıydı. Onu sevdiğime inanıyor, fakat yanlış sevgilerden çok korkuyordu.

“Sevmek yalın, sade ve süssüz olmalı,” diyordu, “bir despotun sevgisine hiç benzememeli.”

Hegel’i hiç sevmiyor, Herakleitos’a durmadan küfrediyordu.

Elif bana bildiğim her şeyi yıkmayı, tekrar düşünmeyi, her şeye başka bir gözle bakmayı öğretti. Ben de bir defter aldım ve despotun tanımını yeniden yapmaya çalıştım.

Bin halin birinin binbir biçimi: Sevgi: İhtilal: Despotizm.

Jeopolitik Konum

Elif’le otuz beş derece boylamdan otuz üç derece boylama gelince epey bocaladık. Kendi boylamımızda dahi rahat edemezken elin boylamında huzura kavuşmamız zaten beklenemezdi. Zamana gereğinden fazla önem veren filozofların olur olmadık yerde boylamlardan bahsetmesi bana biraz saçma geliyor. Yirminci yüzyılın önde gelen felsefi metninin adı “Varlık ve Boylam” değilse, bu yalnızca felsefenin eski heybetini tekrar kazanabileceğini gösterir.

Yeni Despotlar ve Monarşi

Sevginin despotizmle ilişkisini öğrendiğimde epey şaşırmış, kendi kötülüğümle ayan beyan yüzleşebilme fırsatı yakalamıştım. Bununla birlikte despot teriminin yalnızca gönül işleriyle birlikte düşünülemeyeceğini, bu terimin ikincil ve yan anlamlara da sahip olduğunu elbette biliyordum.

Bir gün, sanırım sonbahar kasvetinin tüm ülkenin üzerine çöktüğü o sıkıcı günlerin birinde, henüz ilkokula bile gitmiyorken, bir kedinin patileri arasında sağa sola koşturmaya çalışan ve kurtulma umudunu hiç kaybetmeyen, minik, sevimli, dışarıda yaşamaktan üstü başı kir pas içinde kalmış bir fareyle karşılaştım. Hayvancağızı kedinin elinden zar zor kurtarıp eve getirdim. O kadar korkmuştu ki serbest bırakır bırakmaz hemen güvenli bir yer bulup gizlenmeye çalıştı. Nereye saklandığını bile göremedim. Üç gün boyunca ortalığa çıkmadı. Karnı acıkınca gelir diye bekledim, görünür yerlere peynir koydum, hatta soğuk havaya rağmen kapı ve pencereleri ardına kadar açtım, nafile, hiçbiri sonuç vermedi. Kedinin korkusundan sığındığı yeri bile terk edemiyordu.

Yaklaşık bir hafta sonra, annemin acı çığlıkları arasında zavallı hayvancağızın öldüğünü anladım. Onu hiç tanımıyormuş gibi davrandım: 1948 İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi.

Yarı Bağımsızlık

Ailemin hayatı benden daha iyi tanıdığından bir an olsun kuşkulanmadım. Geçim sıkıntısı, enflasyon, ekonomik kriz gibi türlü meselelerle baş edebilmişlerse, bu kesinlikle “el aleme muhtaç olmama” ilkesine bağlıdır.

Babam işini kaybettiğinde, üç kardeş küçük yaşımıza rağmen yoksullaştığımızın hemen farkına varmış ve hepimiz kendi ayaklarımızın üzerinde durmamız gereken yaşa gelir gelmez benzer sıkıntıları yaşayacağımızı öngörmüştük. Bu gerçeklik bende garip bir şekilde terk edilme korkusu doğurdu: Lozan’ın Yüzüncü Yılı bu değilse, hiçbir şeydir.

Tarih Sosyolojisi

Annemle kitaplar konusunda anlaşamıyoruz. Beni soyut meselelerle ilgilenen, yolunu kaybetmiş, kurgu dünyaların ürünü ve gerçeklikten uzak biri olarak görüyor. Elif konusunda da sürekli uyarıyor: “Dünya evine gireceksin, kendine çeki düzen ver!”

Halbuki ben Yunus Emre’yi çok severim. Dünya işlerinden de pek anlamam.

Çıktım erik dalına
Anda yedim üzümü
Bostan ıssı kazıyıp
Der ne yersin kozumu

Karacaoğlan ve Yunus Emre’yi seven insandan somut meselelerle ilgilenmesini beklemek suç sayılmalı. Nitekim bunun şiddet olduğu son derece açık değil midir?

Şiddet demişken, monarşiyi de yalnızca matematikçi ve sosyal bilimci arasındaki yumruklaşmaya indirgediğim düşünülmesin. Henüz üniversite yıllarında, prestijli bir sosyal bilim dergisinde edebiyat eleştirisi üzerine bir yazı okuduğumda kavramların birden fazla anlamı olduğunu anlamıştım. Yunus Emre’den bahseden yazar, Anadolu’nun siyasi, ekonomik, toplumsal yapısından falan bahsediyor, şiirlerini ise üstünkörü değerlendiriyordu. Monarşinin bir diğer anlamı bu sebeple kesinlikle sosyo-ekonomik yapıdır. Sosyo-ekonomik yapı da herkesin bildiği üzere sevgi eksikliğidir.

Hukuk ve Demokrasi

Sevgi eksikliği tehlikesine karşı insanların can ve mal güvenliğini sağlamakla yükümlü olan devlet mekanizması özü itibariyle doğruluk, güzellik ve iyilikten uzak olduğu için bazen toplumun birtakım haklarını güvence altına almak zorunda kalır. Bununla birlikte sevmenin demokratik olmadığı bilinçli bir şekilde unutturulmuştur. Sevmenin kelime anlamı mutlak bir zayıflık, efendisiz kölelik, bağışlayan, esirgeyen ve boyun eğendir. Yani sevgi, Kanun-i Esasi değildir, Gaza Beylikleri’dir.

Elif’i sevdiğimi keşfettiğimde ilk işim kendi mahvımı sağlayacak bilgileri dosya haline getirip ona vermek oldu. Dosyanın kapağının dahi açılmayıp çöpe gittiğini gördüğümde sevginin demokrasiyle uzlaşmadığını keşfettim: Hallac-ı Mansur.

Mutasavvıf ve Garipler

Şeytan despottur. Yanlış sever. Allah’tan başka kimseye secde etmeyeceğini söyler.

Seven sevdiğinin dışındakine secde eder mi?

Bunu bilmem.

Tek bildiğim insanın herkese secde ettiği, boyun eğdiği, kula kulluk ettiği, yalan söylediği, öldürdüğü, kıskandığı ama yine de sevmediğidir.

Şeytan fazla, insan eksik sever.

Bu gerçeği ancak bir “garip” anlayabilir: İnsan sevebilir ve sevgisizliğin karşısında kendi ayakları üzerinde durabilir.

Tarih bir sevgisizlik anlatısıdır. Umut vardır: Dervişlik.

Ashab-ı Kehf

Tarih tekerrür ve sevgisizlikten ibaretse, insanların gerçeği tarihin dışında aramaları doğaldır. Vakanüvisler, on yedinci yüzyılda var olan bütün huzursuzlukları genellikle karmaşık sevgi ilişkileri ya da kapitülasyonlara bağlıyorlar. Karacaoğlan’ın Ashab-ı Kehf’e girip bir daha çıkmaması bunlarla açıklanabilir mi? Kalın ciltli sevgisizlik kitaplarında bu gerçeklikten bahsedilmesi beklenilemez.

Tarihsel Paradoks

Kırklı yaşlarda tarihçi bir arkadaşım hayatında büyük değişimler yaşadığını ve son zamanlarda davranışlarının altında yatan meseleleri anlamaya çalıştığından bahsederken sözünü kesmek zorunda kaldım.

Kendi geçmişini bilmeyen biri “XIX. Yüzyıl Osmanlı-İran Sınır İlişkileri Bağlamında Milliyetçilik Kavramına Çapraz Bakışlar” üzerine tek kelime etmemeli.

Misak-i Milli ve Evrensellik

İnsan geçmişteki hatalarından ders çıkarabilecek bir yapıda olsaydı kuşkusuz tekerrür denilen bir kavramdan söz edilemezdi. Hegel, “Dünya tarihi, özgürlük bilinçliliğinin gelişmesinden başka bir şey değildir,” derken aslında dolaylı olarak sevginin sınır tanımazlığına işaret eder.

Elif’e biraz geri çekilmeyi ve kendimize “iki insan” olarak dışarıdan bakmayı önerdiğimde beni had bilmezlik ve Hegelcilikle itham etti. Sevginin de diğer her şey gibi sınırları olduğunu söyledi.

Sınırsız bir dünya hayalinin, sevmeyi ve sevilmeyi bilmeyenlerin fetih biçimlerinden biri olduğunu öğrendiğimde gözyaşlarımı tutamadım.

Hegel denilen yalancının bütün kitaplarını çöpe attım.

Tarih Felsefesi

Elif, ona verdiğim dosyayı çöpe atarken göz ucuyla bazı yerlerine hızlıca bir bakıvermiş ve geçmişte işlediğim suçların muhasebesinde birtakım eksiklikler fark etmiş. Örneğin arkadaşımın psikolojik çıkmazlarıyla tarihçiliği arasında kurduğum ilişkinin kötülük hanesinde olmaması onu oldukça şaşırtmış. Beni seven ve sevmeyen insanlarla kurduğum ilişkinin karmaşık yapısı da doğal olarak dosyanın bütününü tartışmalı hale getiriyormuş.

Hızlıca birkaç argüman geliştirdim ve araya Augustinus ile Aristoteles’ten ustaca alıntılar sıkıştırdım.

Elif, geçmişin bugünü belirlediğine inanmıyor, şimdiki zamanın geçmiş üzerindeki belirleyici etkisini örneklerle anlatıyordu. “Tarihçi,” diyordu inatla, “madem kendini bilmeden başkayı, başkayı bilmeden kendini bilmeye çalışıyor, madem geçmişi bilmek imkânsız, o halde hazırladığın günah dosyasının gerçekte hiçbir değerinin olmaması gerekir.”

İktidar

Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ü Lügat-it Türk’te belirttiği gibi, iktidar, sevgisine karşılık bulamayanların uyguladığı güç anlamına gelir.

Korku ve tereddütle günah dosyasını masanın üzerine tekrar bıraktığımda Elif bu sefer gözünün ucuyla bile bakmadı.

İyiliğin ve kötülüğün düşünceyle alakası olmadığını söyledi.

Serkiz yolunda ninesinden dinlediği bir hikâyeyi anlattı.

Sonra gözünü bile kırpmadan bütün yazılanları ateşe verdi.

İnsan aklı günahı tanır, suçu bilir ve yeri geldiğinde ikisini de gizler. Bu yüzden insanın kendi mahvını sağlayabilecek bilgileri ortaya sermesinin hiçbir anlamı yoktur. Akıl bir kötülük gizleyici, diktatör ve müstemlekecidir.

Tarih yazıcıları, yeryüzünde her gün milyonlarca Habil’in öldüğünü, Yüzyıl Savaşları’nın insanlık tarihinden beri devam ettiğini, İsa’nın da seksen yılda bir çarmıha gerildiğini bilir. Bu satırları Haçlı Seferleri sırasında yazdığımı ise yalnızca Elif bilir.

Fıkıhın ve modern hukukun yok sayılarak günah dosyasının ateşe atılması ortada yalnızca çırılçıplak bir iktidar bıraktı.

Avusturya-Macaristan veliahdının öldürülmesi ise artık hiç kimse tarafından umursanmıyordu.

Sonuç

İnsan, geçmişle arasındaki mesafeyi kapattığında yolların çatallandığını ve her şeyin sebep sonuç bağlantısının dışında cereyan ettiğini fark eder. Tarihte gezmediği şehir, sabahlamadığı cadde kalmaz. Çıkmaz sokaklara girer. Dünyalara bakar. Kıtaları ve ülkeleri anlamaya çalışır. Bazen yorulup geri çekilir, bazen bilinmezliklerin içinde kaybolur. Yusuf’u bulduğunda Kenan’ı, Kenan’ı bulduğunda Yusuf’u kaybeder. Bu yüzden maziyi de yalnızca bir kere yaşanılan, anlaşılması güç, sebebi muğlak, sonucu karmaşık bir alan olarak düşünür. Halbuki zaman Anadolu’da da rivayet edildiği üzere yalnızca üç tarz-ı siyasetle özetlenebilir.

Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm: Karacaoğlan: Elif.

Barış Karakuş