Sanırım birçoğumuz, öteki kendimizle sürdürdüğümüz kavga hararetlendiğinde duyulan içimizdeki sesi dinleseydik neler olacağını merak ederiz. Öteki kendisini dinlemekten doğan huzursuzluktan kaçan, bunun için yeni evrenler yaratan kurmaca yazarları da okuru kahramanın seçenekleri üzerine düşündürmek, bizi kitabın evrenine çekerek huzura erdirmek ister.
Bazen de böyle olmaz. Bazen de yaşadığımız karmaşadan sıyrılmak istediğimiz anlarda elimize aldığımız incecik bir roman bizi kahramanın huzursuzluğuna ortak ederek onun batağına çekebilir, Abdullah Akan’ın Vacilando Kitap tarafından Kasım 2024’te yayımlanan Birkaç Davut isimli novellası gibi. Birkaç Davut, Birkaç Süleyman, Birkaç Duygu, hiçbiri birbiriyle anlaşamayan, birbirlerinden farklı karakterler ya da paralel bir evrende yaşayan diğer kimliklerimiz.

Romanın başlangıcını anlatabilmek için arka kapak yazısının yeterli olduğunu düşünüyorum: “Dümdüz Davutlardan düpedüz bir Davut da evinde karşılaştığı davetsiz misafir karşısında Çinli astronomlar kadar şaşırır. Teleskopsuz da görülebilen bir ölü yahut varlık bakiyesidir mevzubahis bu konuk. Kendini ev hapsine mahkûm eden çağdaş bir Galileo’dur düzayak Davut ve keşfine çıktığı insan eskisinin/eskizinin esiri olmaya yazgılıdır.”
Birkaç Davut, bize yazarın felsefi sezisi kadar kurduğu uzun cümlelerin içinden yağ gibi sıyrılıveren diliyle edebi kabiliyetinin de yüksek olduğunu gösteriyor. İki kitap sayfasını bulan cümleler totolojiden ve aynı biçimde anlaşılmaz olmaktan uzak, çağrışımların yardımıyla açıldıkça keyif veren sözcüklerle örülmüş. Yazar, sözcüklerin iplerini sıkıca ellerinde tutuyor, yan anlamlara kaçmalarına müsaade etmiyor. Böylelikle sözcüklerin imgesel çağrışımlarına yaslanmadan oturaklı bir dil kurabiliyor. Yazarın kendine has üslubunu, ilgisiz görünen kavramları birbirine bağlamadaki mahareti ve tutarlı kurgusu besliyor.
Oturma odanızda birdenbire canlı mı cansız mı insan mı plazmik kan yapısına sahip başka bir varlık mı olduğunu bilemediğiniz bir bedenle karşılaşırsanız ne yaparsınız? Şaşırır, bağırır, kaçarsınız, Davut’un yaptığı gibi. Sonra geriye dönersiniz çünkü sorununuzu, huzursuzluğunuzu çözmek istersiniz. Bir ölüm meleği mi bir ceset mi ne olduğunu bilemediğiniz içeridekiyle hesaplaşmaya mecbursunuzdur ve şöyle dersiniz: “Ave! Morituri te Salutant.”[1] (s.47)
Yazar karakteri için gerçeklikten tamamen kopmuş bir dünya kurmuyor. Ölü bir bedenle karşılaşan Kafkaesk Davut karakteri de yazının adından çağrışımla tekrar elime aldığım Pessoa’nın Huzursuzluğun Kitabı’nda yazdığı gibi, “Ah, düşlerim kaç kez elle tutulur şeyler gibi dikilmiştir karşıma; gerçekliğin yerini almak değil, kendilerinin de gerçekliğe ne kadar benzediğini bana anlatmaktır dertleri…” Hayatının merkezine kurulan bedeni de bir süre görmezden gelecek, kendiliğinden yok olmasını bekleyecektir.
Davut, yemek yemenin pornografisine inanan, yalnızca tek başına yemek yiyebilen, bisiklet yarışlarını bütünsel bir eşcinsellik olarak tanımlayan, gerçek kavramıyla da sorunlar yaşayan ve yalnız kalmayı tercih eden bir karakter. Her ne kadar evindeki davetsiz misafiri Odysseus, kendi evini de İthaka’ya giden yolda bir durak gibi görse de ben Davut’u Sirenler’in sesini duymasına rağmen onlara kulağını tıkamayan bir anti Odysseus, bir anti kahraman olarak görüyorum.
İster mitolojik hikâyeler deyin ister ilahi metinler, yazar onlarla epey içli dışlı. Kendisine Zebur indirilen Hz. Davud kutsal metinlerde demir ustası, çoban, komutan olarak anlatılıyor. Bizim Davut ise kendi varlığından yeni bir Davut yaratmaya çalışan, nefsini güdemeyen, savaştan kaçan, anlamların içinde kaybolmuş düpedüz bir Davut. “Dallı budaklı bir odun parçasının dış kabuğunu bir çakıyla sıyırır gibi sıyırıyor ve onlardan yeni bir Davut ortaya çıkarmak için uğraşıyordu… Daha küçük bir Davut. Sıyırdığı bütün kabuk parçaları ve budaklar yerde biriktikçe ve küçük bir tepeyi andırdıkça daha küçük ama daha sahici bir Davut… Cüce ve çirkin bir Davut, bütün olası seslerinden ve görüntülerinden özenle sıyrılmış küçük bir ucube.” (s.20) Ya da evinde karşılaştığı beden.
Kitapta sık tekrarlanan sözcüklerden biri boşluk. Hepimizin hayatında boşluklar var. Bu, sevdiğiniz birini kaybettiğinizde onun oturduğu koltuğa ve minderinin çöküntüsüne bakıp cisimleştirebildiğiniz bir boşluk da olabilir, yokluktan kaynaklanmayan yalnızca duyumsanan bir boşluk da. Davut da bir Âdemoğlu nihayetinde, onun hayatı da boşluklardan oluşmuş. Bazıları insanlarla arasına kasten ördüğü duvarlardan kaynaklanıyor, bazılarını önemsemeden yoluna devam edebiliyor: “Bir evin holü gibi insanların o odadan çıkıp diğerine girmek için kullandığı ve kimsenin durmadığı sadece gelip geçtiği bir boşluk.” (s.53)
Hepimizin her şeye alışması ve rutinlerin içimizdeki huzursuzluğu yerinden az da olsa oynatması gibi Davut da ölü bedenle yaşamaya alışır bir süre sonra. Hatta o kadar alışır ki artık onu kendisinden başka biri olarak görmediğinden onun yanında yemek yemek gibi daha önce başkalarının yanında hiç yapamadığı şeyleri de yapar. Beraber bisiklet yarışlarını izler, müzik dinlerler. Aralarında bir bağ kurulmuştur artık. “Bu yanındaki beden belki de hayat için ölümü veya ölüm için hayatı bir erteleme bir askıda bırakmaydı.” (s.78) Nereden geldiğini anlamak için üzerindeki kıyafetleri araştırırken kendisini ve onu beklemediği bir biçimde bulur. Boşluğuyla yüzleşir.
İthaka’ya giden yolda bazı Davutlar da ölecektir elbet. Bu ölüm Davut’un evindeki gibi müphem bir ölüm değil, devlet tarafından onaylanan, resmi bir ölüm olacaktır. Cami hocası ölünün ardından davudi sesiyle dualar okuyabilir. O ölünün resmi bir mezarı olacaktır. Davut’un zemininde rastladığı kayalar sebebiyle bodrum katına gömemediği evindeki beden gibi olmayacaktır.
Sokak, toplumsal çürümeyi avaz avaz bağırırken bizim iç huzura sahip olabileceğimizi düşünmek hayal gibi görünür. Anlaşılan Abdullah Akan da çoğumuz gibi o umutsuzluk batağına düşüyor zaman zaman. Kuran’da Davud Peygamber zamanında Cumartesi Ashabı olarak geçen ve kutsal emirlere uymadığı için lanetlenip maymuna çevrilen Medyen Kavmi gibi lanetlendiğimizi düşünüyor. Davut’a balık avlamanın yasak olduğu günü dikkate almayıp açgözlülükle avlanmaya devam eden insanların olduğu bir rüya gördürüyor. Davut elbette bu işe katılmıyor, çünkü Davud Peygamber de adaletiyle bilinen biri.
İnsanoğlunun anlam yükleme hastalığından uzak kalamaz Davut da. Bütün yaşadıklarını düşünürken anlamın nerede karşısına çıkacağı da belli olmaz. Tesadüfen duyduğu bir vaazda bulunabilir anlam, “İnsanın öldürmesi gereken tek şey, kötülükleri arzulayan, insanı günahı sevk eden kendi nefsidir. İnsan bu süfli varlıktan uzaklaştığı müddetçe iyi bir mümin olur,” (s.99) sora sora bulduğu yorgancı dükkânının tabelasında da.
Kitabın sonlarına gelirken yani bir okur olarak sona yaklaştığınızın bilincindeyken yazar sizi şaşırtıp yine bilincinizle oynayabilir. Davut’un karşılaştığı iplik, yüksük ve iğneyi onunla sokak sokak gezdirebilirsiniz. Terzi olan babanızı düşünürken, birbiriyle ilgisiz görünen bu üç nesneye birilerinin anlam yüklemesini, önem ve hatta mümkünse kutsiyet atfetmesini umarsınız. Nereden kaynaklandığını bilemediğimiz bir umut taşıyoruz çünkü. Belki peygamberî bir Davut çıkar ve fiziki âlemin şatafatından kamaşan gözlerimiz ve haksızlıklar karşısında susan ağızlarımız için bir çözüm bulur.
“Ölü, canlıyı ele geçirir” epigrafıyla açılan kitabın sonuna geldiğimde ister istemez Davutlar, gerçeklik algımız, âlemlere yüklediğimiz anlamlar zihnimi ele geçirmişti. Kendi huzursuzluğumu kitabın bir yerinde bırakıp Davut’un huzursuzluğuna teslim olmuştum.
Hayatın tesadüfler aracılığıyla sizinle konuştuğunu hisseder misiniz bilmem, yazının sonlarına geldiğimde radyoda çalan şarkı bana bunu bir kere daha hatırlattı, Davut’un selamını kabul ettim saydım.
“Bir adam var düşümde, tam dokunacakken uyandırıldığım.
Bir adam, sonumuzun ne olacağını hiç öğrenemediğim.
Düşümde bir adam var, benim mi bilemediğim.
Bir adam var diyorum, düşünüp düşümden ayrı kaldığım.”
Duygu Terim
[1] (Selam –Sezar–! Ölmek Üzere Olanlar Seni Selamlar.)
