“Gerçek bazen gerçeğe tıpatıp benzemeyebilir. Gerçekçi sanatçı, eğer sanatçıysa bize yaşamın sıradan bir fotoğrafını sunmaya çalışmaz, tam tersine gerçekten daha üstün, daha çarpıcı, daha inandırıcı bir gerçek önsezisi aşılar bize. Sanatın özü, önsezinin belli bir biçimde kullanılışı, ustalıklı, bulgucu geçişler aracılığıyla ve yalnızca kurgu becerisiyle, önemli olaylara güçlü bir ışık tutup geri kalanları arka plana alarak vermektir. Kısa öykü tek başınalığa dayanan kişisel bir sanattır. İnsanoğlunun yazgısına yöneltilmiş içli bir çığlıktır.”

Hülya Soyşekerci

Bakışlarımızı ne zaman yaşadığımız hayata yöneltsek mutlaka bir öykü ile karşılaşırız. Yaşamın kendisinin bir öyküler yumağı olduğunu belirtebiliriz. Yaşamın içindeki çelişkiler, çatışmalar, yeni bir gerçekliğe götürür bizi. Çelişkilerin dönüşümlerinden, gerçekliğin üst katmanlarına açılırız. Bu yazınsal gerçeklik, en yoğun biçimiyle edebiyat yapıtlarında; özellikle öykülerde kendini ifade eder.

Biz insanlar, birbirimizin yaşamlarına dokunarak, birbirimizin yaşamlarına tutunarak bazen de birbirimizin yaşamlarını çoğaltarak yaşarız. Bu buluşma noktalarında tüm duyarlılığı ile öykü vardır. Yaşam ne denli karmaşık ilişkiler dizgesinden oluşuyorsa, yaşamın içinde birbirine dolanan öyküler de o denli karmaşık bir yaşam örgüsü oluştururlar. Yaşam, öykülerin sayfalarında sesiyle, canlılığıyla, çelişkileriyle, gürül gürül yankılanır. Yaşam öyküdür; öykü yaşamdır bir bakıma.

Öykü, adının kaynağını öykünmek eyleminden alır. Kim kime öykünür? Yazar, Tanrı’ya öykünür öykülerde. Yazarken, tanrısallığın yaratıcılığını, kendi zihninde yarattığı kişilere, kurguladığı olaylara söz geçirmenin, onlara egemen olmanın büyülü yaşantılarını yüreğinin içinde duyumsar. Aslında, insanın yazgısına karşı koymasının, direnmesinin ve yeni bir dünya kurmasının bir başka anlatımıdır öyküler.

Günümüzde öykü, özellikle kısa öykü, yaşamın içinde yer alan, hem onu yansıtan hem de onun bir parçası olan bir türdür. Günümüzün yazınında amaç hikâyeler anlatmaktan çok, bireye odaklanmak ve yaşamın içinde yer alan bir kesitte bireyin dramını vermektir. Bu dramın kaynağında, toplumsal sistemin araçlarıyla ve sorunlarıyla kuşatılmış ve varoluş kapanına kıstırılmış bireyin sancılı durumu yer alır. Kişi, bu duruma karşı koymaya çalışır ve tepki verir. Öykülerde yansıtılan, işte bu insanlık durumudur. Öykünün dramatik yapısı bunun üzerine kuruludur.

Öyküde yansıtılmak istenen, insanın yaşamın akışı içinde, ani bir olay sonucunda alt üst olan, değişen günlük yaşamından alınan bir kesittir. Bu kesitte yer alan kırılma noktasında, kişinin tüm yaşamı aniden değişebilir. Bu noktada onun yaşamındaki gizler açığa çıkabilir. Odakta yer alan insanın çaresizliği, kırılmaları, yalnızlığı bütün çelişkileriyle aktarılmaya çalışılır. Kendi yazgısı içinde insan… Modern öykünün ele aldığı budur. İnsanın bu yazgıya karşı koyması veya akışa kendini bırakmasıdır öyküde gösterilen ve sezdirilenler.

Kısacık ve yoğun zaman parçasında karşıtlıklar anlatılır. Öyküdeki kişiyi tam anlamıyla bir karakter bütünlüğü içinde algılayabilmek zordur. Kısa öykü yazarının amacı öykü anlatmaktan çıkar, Heinrich Böll’ün belirttiği gibi “asıl amacı gerçekliğin bir röntgenini çekmek” olur. Gerçekliğin sanki bir film karesine sığdırılması, anlık görüntülerde yoğunlaşan yaşamlar, gerçekliği algılamanın yeni bir yorumudur.

Kısa öykü, sürekli bir akış halindedir ve hiçbir zaman tam anlamıyla bir bütün haline gelemez. Tamamlanamaz oluşu tıpkı yaşama benzer. Akıp giden zamanın içinde birdenbire başlayan ve bir sonuç çıkarılmadan birdenbire biten bir yaşam kesitidir o. Öykünün öncesini ve sonrasını kurmak, düşlemek, okura bırakılır.

Öykü, yaşamın birden içine girdiği için uzun hazırlıklar yapmadan okuru kendi dünyasına alıp götürür. Bir anlık kısa izlenimler, görüntüler, düşler, çağrışımlar, imgeler, öykünün kısacık zaman kesitini doldurur. Bir anda parlayan bir ışık gibi yaşamı ve öyküyü aydınlatır. Bu kesitte yoğunluğu ve damıtılmışlığı içinde yaşam yer alır. Bu yoğunluğun öncesinde olanlar ve sonrasında olacaklar, okura ve onun yaratıcı düş gücüne bırakılır. Öykü okurda yeniden yazılır, yeniden çoğalır. Yazarın yazmadıkları, söylemedikleri, metin içi boşluklarda yer alır. Bu boşluklarda rahatça hareket edebilmek ve boşluğu anlamlandırmak için okurun elinde sadece yazar tarafından verilmiş birkaç ipucu vardır. Okur, bu ipuçlarından hareket ederek, boşluğu anlamlandırmaya ve düğümleri çözmeye çalışır.

Günümüz kısa öyküsü, yaratıcı okur yaratma konusunda en üst noktalara ulaşmıştır denebilir. Düşünen, düşleyen, yeniden kuran, yorumlayan, yapboz’un parçalarını tamamlamaya çalışan etkin okur tipi, modern öykünün en büyük kazanımlarından biridir. Okurken, yazarla birlikte yaratıcı bir eylemi oluştururuz. Öykünün bitim noktasında ise gerçeğin tamamlanamayan bir şey olduğunu fark eder ve onu yeniden çoğaltırız içimizde.

Her öykü, okura bir atmosfer sunar. Bu atmosferde öykü kişileri soluk alır ve hareket ederler. Okur da bu sanatsal donanımla yeni bir pencereden bakar yaşama. Öykünün sunduğu dünya içindeki kişileri yorumlamaya çalışırken kendi yaşamını da anlamlandırmaya ve bütünselleştirmeye çalışır. Elbette, öykünün sunduğu atmosfer, yaşamın atmosferinden bağımsız değildir. Yaşamda soluk alınan ortam, öyküye de yansır. Ancak, daha küçük ve yoğun bir atmosferdir bu. Sonuçta öykü kişileri, öyküde yoğunlaşan yaşamın içinde hareket ederek gerçek yaşamın izdüşümlerini gösterirler diyebiliriz.

Öykünün tamamlanamayan yapısı tıpkı yaşamın kendisi gibidir; o da yaşam gibi, tamamlanamaz ve sürekli oluşur, değişir, dönüşür… Buna göre düşünecek olursak kısa öykü yaşamın herhangi bir yerinde başlar, herhangi bir yerinde sonlanmak gibi bir amaç edinmez ve varoluşun çözümlenemezliğini de içinde taşır.

Tomris Uyar, Gündökümü’nde şunları yazıyor: “Gerçek bazen gerçeğe tıpatıp benzemeyebilir. Gerçekçi sanatçı, eğer sanatçıysa bize yaşamın sıradan bir fotoğrafını sunmaya çalışmaz, tam tersine gerçekten daha üstün, daha çarpıcı, daha inandırıcı bir gerçek önsezisi aşılar bize. Sanatın özü, önsezinin belli bir biçimde kullanılışı, ustalıklı, bulgucu geçişler aracılığıyla ve yalnızca kurgu becerisiyle, önemli olaylara güçlü bir ışık tutup geri kalanları arka plana alarak vermektir. Kısa öykü tek başınalığa dayanan kişisel bir sanattır. İnsanoğlunun yazgısına yöneltilmiş içli bir çığlıktır.”

İyi ki öyküler var yeryüzünde. Okuduğum, yaşadığım öyküler; içimdeki öyküler, beni kuşatan, beni var eden öyküler… Bazen öyküyle yaşam eşitleniyor düşümdeki terazide. Bazen bir öykü duyumsuyorum yüreğimin uçurumunda. Eski günlerin sararmış hüzünlerinden gelen sessiz bir ezgi yankılanıyor orada. Murathan Mungan, “Âzer ile Yâdigâr”da, “Her yürek ses veren bir uçurumdur; herkes uçurumunu kendi yüreğinde taşır,” diyor. O uçurumdaki suskuda çoğalıyor öyküler; zamanın uğultusunda, ıssızlığın yürekteki yankısında.

Öyküler, yaşamın sesini yükseltiyor, içimdeki çelişkileri çözüyor. Yeniden güç veriyor bana; umuda tutunuyor ellerim. Dışımda gürül gürül akan yaşamın dinamizmini yankılayan bir dünya var. Tüm çelişkileri, çatışmaları, devingenliği, durallığı, atılımları, dönüşümleriyle evrenin sonsuz akışkanlığında yol alan bir dünya… Öyküler, beni bu dünyanın farkındalığına götürüyor. Toplumu, insanı, acıların içinde güzellik arayışını, acıları dönüştürme çabalarını duyumsuyorum öykülerde. Duyguları, düşünceleri ve çelişkileriyle insanı, insanımızı buluyorum onlarda. Birçok öykünün satırlarında evrenselden yerele, yerelden evrensele ulaşan dönüşümleri, titreşimleri algılıyorum. İçim öykü güzelliği ve öykü sevinciyle doluyor.

Öykülerle, “bizi biz yapan öyküler”le yaşayalım; başka hayatların, başka insanların penceresinden bakarak kendi hayatımıza yeni anlamlar kazandıralım.

14 Şubat Dünya Öykü Günü’müz kutlu olsun.

Hülya Soyşekerci