Melisa Kesmez’in okurluk hayatımda çok kelebekli bir yeri var. Hemen hemen yazdığı her şeyin –çocuk kitabı Anneanne Gezegeni dâhil– içimde çok derin karşılıkları oldu. Kesmez’in novella ya da uzun anlatı niteliğindeki son kitabı Çiçeklenmeler geçtiğimiz günlerde yayımlandı. İsmiyle müsemma olan Çiçeklenmeler, vadettiği gibi çiçekli bir dönüşümün hikâyesi. Metinde çoktan dünyanın bir köşesine çekilmiş olan Türkan’ın, eşi Orhan’ın ölümüyle köşesinden çıkıp kamaşan gözlerini hayata alıştırma sürecine şahit oluyoruz.
Hayatının çizgisini çizmek için kalemi eline hiç almamış bir karakter Türkan; çocukluğu da yetişkinliği kadar yaralı, çocukluktan hayranı olduğu Orhan’ın ikinci eşi. Orhan’ın ilk eşi ise Rüya; hayallerini gerçekleştirmek uğruna Orhan’ın hiç ayrılmak istemediği o küçük şehirden ayrılmış ve bir daha dönmemiş.

Orhan’ın, üstü sakinlikle kapalı, yas sürecine dâhil ettiği Türkan, gülüşsüz, sakin ve minnetle katılır o sürece, bir süre sonra da süreç hayatları olur. Ayrı odalarda, aynı sofralarda, ayrı yataklarda, aynı şarkılarda buluşulan, yolculuk hazırlığı yapılan ama hiç yolculuğa çıkılmayan çok huzurlu ama çok aşksız bir 20 küsur yıl geçirirler. Rüya’nın gidişiyle melankolik özneye dönüşen Orhan, duygu yoğunluğunun verdiği yalnızlaşma ve kendi kendinin tanığı olma durumuna Türkan’ı da dâhil eder. Bu durum da “Güzellikle, coşkuyla, hazla birlikte yaşayan, sevincin tam bağrındaki üzüntü”yü[1] getirir. Huzurun kapsayıcılığıyla Türkan bu durum içerisinde silindikçe silinir.
Türkan’ın, “Dünyaya doğru bir çapa. Günler süren gecenin içinde bir mum ışığı. Yeryüzünde sürüp giden yaşama bir çengel. Kıyısına vurduğum ıssız adada kumlara yazdığım ‘İmdat’ yazısı” (s.14) söylemiyle belirttiği ilk adım, Orhan’ın kardeşi Ayşe’ye Orhan’ın yıllardır bakımını yapıp üzerinde çalıştığı karavanı ne yapması gerektiğini sormasıdır. Bu adımla yardım almayı kabul etmiş, dünyanın Orhan’la birlikte durmadığını kendisine hatırlatmış olur.
Orhan’ın kaybıyla kendisini eksik hisseden Türkan, eksikliğin Orhan’ın yokluğundan ziyade kendisinden eksilen parçalardan kaynaklandığını fark ettiğinde çiçeklenme başlar. Orhan’ın hiçbir zaman direksiyona geçerek yola çıkmaya cesaret edemediği karavanı Türkan için bir çıkış noktası olur; önce uyumaya sonra düşünmeye başlar. Türkan eviyle ve Orhan’la o kadar bütünleşmiştir ki evin bahçesinde karavanda kaldığı ilk gece balkonunu izlerken aslında kendisine de dışarıdan bakar; yıllarca o balkondan karavanda çalışan Orhan’ı izlediğini düşünür; baktığı bir ev değil kendisidir.
Türkan’ın karavanla çıktığı yolculuk içsel yolculuğunu da imler niteliktedir. Bu yolculuk sırasında tanıştığı Ulaş, doğallığı, canlılığı, neşesi ve gençliğiyle Türkan’a rehber olur. Ulaş rehberliğinde ilk yüzme deneyimini şöyle anlatır Türkan:
Yüzmekle havada süzülmek arasında bir duygudaşlık olmalı diye düşündüm o an. Bu kuşları ve balıkları akraba yapan şeylerden biri sayılabilir miydi? Kendini suyun kaldırma kuvvetine bırakmak ve tabii Ulaş’a, ömrü boyunca yer çekimine maruz kalmış kanatsız bir canlı için ne büyük deneyimmiş. Bu tarifsiz hissi ilk kez tadıyordum. Muhtemelen uçmak da böyle bir şeydi. Ağırlığın ne olursa olsun seni kaldıran bir şeylerin olması. Tek şart kendini bırakmak. Hayatın kulağına biteviye fısıldadığı bütün “Sakın bırakma kendini!” nasihatlerine tezat. Bırak bana kendini. Ben suyum, rüzgârım taşırım seni. (s.90)
Onunla birlikte açılıp ferahladım adeta. Aşağıda kayalıklar, yosunlar, balıklar çok çok üstlerinden uçar gibi süzülmek… ilk kez. Sonra Ulaş’la katıldıkları düğün sonrası fotoğraf çekilirken ilk kez yıllardır ilk iş olarak ördüğü saçlarını çözmesi…
“Neden?” dese biri, “Durduk yerde niye açtın örgünü?” diye sorsa, içimde kımıldanan küçük bir fışkına kulak verdim diyebilirdim.” (s.95)
Bu fışkın, çözülüş minicik bir detay gibi gözükse de tıkanıklığı gideren bir çözülüştür. Sonrası tıkır tıkır ilerler ve Türkan’ı bir “hah noktası”na ulaştırır; kaybettiklerini güzelleştirerek telafi etmiş, eksiklerini gidermiş, çekilecek üzüntülerini çekmiş, yüklerinden arınmış tertemiz bir başlangıç, Alili, Ulaşlı, Mavili ve umutlu. Nurdan Gürbilek İkici Hayat’ta bir imge fenomenolojisi olarak evin içerisinde olduğumuz sürece evin de bizim içimizde olduğundan söz eder; düşlerimizde hep oraya, o ilk evrene döndüğümüzden. Türkan’ın “hah nokta”sından da anlaşılan evinin kendiliği olduğu ve eve döndüğünde tamamlandığıydı; gidildiği gibi dönmenin imkansızlığından yeni formuyla çıkarak.

Buraya kadar her şey çiçekli bir dönüşümü işaret edip okuyanın da ağzından kelebekler çıkaran cinsten elbette; kendini bulan, yeşeren çiçeklenen kız kardeşimizin hikâyesi. Şimdi biraz da takıldığım, içimde yine derin bir karşılık arayan bir noktadan bahsetmek istiyorum.
Önce sahneyi hatırlatayım. Türkan’ın karavan seyahati sırasında Ulaş’a hediye ettiği bir kitap var; Orhan’ın kitabı. Türkan kitabı Ulaş’a hediye ettikten sonra yolculuğuna devam eder. Gittiği yerde Ulaş arkasından gelerek onu bulur ve kitabın içinden bir mektup çıktığını söyler. Daha önce kitabın içini açmamış olan Türkan mektubun Orhan’dan kaldığını düşünerek heyecanlanır fakat “Canım” diye başlayan mektubun Orhan’ın ilk eşi Rüya’dan geldiği ve Orhan’ın da onu yıllardır sakladığı anlaşılır. Takıldığım nokta tam da burada başlıyor, o yüzden sorularla netleştireceğim.
Orhan’ın aklının yıllarca Rüya’da kaldığı sezdirilse de mektupla aşikâr hâle gelmesi, Türkan’ın çiçeklenme hakkını mı doğurmuş oluyor? Türkan’ın ölümü atlatıp yeni insanlar tanıyıp yeni bir hayata başlaması yeniden sevmesi ve çiçeklenmesi… Kocasının aklı zaten onda değilmiş, hayatını harcamış hissiyle Türkan’ın silinmişliğinin tüm suçunu Orhan’a yükleyerek, “Hadi kızım Türkan hayat artık senin hayatındır! Hakkındır!” mı demeliyiz? Çiçeklenme hikayelerinin temeline ya da başlangıcına neden hep üzüntülü sebepler / kişiler / hayatlar koyarız? Yani Türkan Orhan’la davullu zurnalı, aşklı meşkli bir düğün yapsaydı, her günleri aşk dolu, sevgi dolu geçseydi, kimse kendinden ödün vermeden özgür çizgilerle yaşasaydı ve Orhan ölseydi. Orhan’ın ölümünden sonra kaybı, büyük boşluğu ve üzüntüsüyle kalakalan Türkan’ın yeniden mutlu olma ve kendini yeni baştan kurma çabası da çiçeklenme olmayacak mıydı? Çiçeklenmek, aşksız Türkan’ın, kocasının ilk karısına aşkıyla göçüp gittiğini bilen Türkan’ın, daha çok mu hakkı olacaktı? Elbette iki Türkan’ın da hakkı olacaktı çiçeklenmek ama işte biz temeline küçük de olsa bir mağdurluk koyunca daha bir hevesle kabulleniyoruz sanki çiçeklenmeleri. Kendilik inşasının başarılı sayılabilmesi için temelinde var olması geren haksızlıklar… Galiba buna alıştık ve bunu bekliyoruz.
Ezcümle takıldığım nokta yazarından bağımsız evrensel bir nokta elbette. Mektup bölümü benim bu hassasiyetimi tetikledi sadece. Sonuçta Orhanlı hayatı bilerek ve isteyerek Türkan seçmiştir; kadınların, büyüme, farkındalık ve gelişme çizgilerinde daima sorunlar basamak da olmuştur. Türkan kendinin kanadı olmuş, kendi kendini, inşasıyla görünür kılmıştır. Yolu yalnızca yürüyerek bitiren kişi olarak yolun neye hükmettiğini bilmektedir[2] artık. Melisa Kesmez’in hep yazması, dünyanın her yerinde ve her şekilde bütün kadınların çiçeklenmesi dileğiyle…
Güzel Zeynep Tunçok
[1] John Keats’in “Melankoliye Ağıt” şiirinden.
[2] Walter Benjamin, Tek Yön.
