Bir polisiye roman okuru olarak, farklı ülkelerden polisiye romanlar okumaktan ayrı bir keyif alırım. Çünkü fonda farklı şehirleri gezer, dedektiflerle birlikte birbirinden çok farklı mekânlara girer çıkar, onların yeme içme, yaşama alışkanlıklarını, dinledikleri müzikleri, okudukları kitapları öğrenirsiniz. Hatta romanda bahse konu suçun nev’ine göre o ülkenin kültürel, sosyal, siyasi ve ekonomik durumu hakkında birçok detayı öğrenmek mümkündür. Benim açımdan olay örgüsü ve romanın içerdiği “esrar” kadar bu detaylar ve farklı yaşam biçimleri de ilgi çekicidir.

Ancak ilginç bir şekilde, Yunan polisiye yazarı Petros Markaris’i okurken Yunanistan hiç de yabancı bir ülke gibi gelmez bir Türk okuruna. Hatta farklılıklardan ziyade benzerlikler çok daha dikkat çekicidir. Romanlarının başkahramanı Komiser Kostas Haristos, İskandinav veya Amerikan polisiyelerinden sıklıkla aşina olduğumuz, geçmişinden kaynaklı travmaları olan, egzantirik ve yalnız dedektiflerden çok farklı olarak, Türkiye’de yaşayan herhangi orta sınıf bir devlet memuru gibidir. Aile hayatı kadar iş hayatı da kültürel olarak bize çok benzer.

Komiser Haristos, karısı Adriani ile komik atışmalara girer, adeta kılıbıkça onu kızdırmaktan korkar, Hukuk Fakültesi’nde okuyan kızı Katerina’ya çok düşkündür, onunla gurur duyar, amirlerinin ayak oyunları ve politik kaygıları ile uğraşır, kısıtlı maaşı ve ülkedeki pahalılık nedeniyle ay sonunu nasıl getireceğini düşünür durur. Orta yaşlı her insan gibi sağlık sorunları vardır, domates dolmasını çok sever, bizde Murat 131 olarak bilinen külüstür arabası Mirafiori’si ile Atina trafiğinde çile doldurur. Hâsılı, Komiser Haristos o kadar bizden birisidir ki romanlarında Atina’yı İstanbul yapıp, yer ve kahramanların isimlerini de Türk isimleri ile değiştirseniz kolaylıkla Türkiye’de geçen bir roman okuduğunuzu düşünebilirsiniz. Romanları okurken adeta bir aydınlanma yaşar gibi fark ettiğiniz şudur: Türk ve Yunan halkları birbirine ne kadar da çok benzemekte, ne benzer dertlerle ömür tüketmektedirler.

Petros Markaris’in İstanbul, Heybeliada’da doğmuş ve İstanbul Avusturya Lisesi’ni bitirmiş olduğunu bilen okurlar bu durumun normal olduğunu, zaten iki ülkenin yemeklerinin ve kültürünün çok benzediğini söyleyecektir. Bununla birlikte benzerlikler burada kalmaz, işlenen suçlar ve nedenleri de son yıllarda Türkiye’de yaşanan ekonomik kriz dönemi suçlarının birer kopyası gibidir. Daha da geçmişe gidersek 1967-1974 yılları arasındaki Albaylar Cuntası nedeniyle Yunanistan, Türkiye ile benzer bir askeri darbe dönemi ve toplumsal kırılma yaşamıştır. Darbe yıllarında Cunta tarafından işlenen suçlar da on yıllar sonra açığa çıkarak Markaris’in Che İntihar Etti, Ekmek, Eğitim, Özgürlük gibi romanlarında yeni hesaplaşmalara neden olur. Türkiye’de geçen Eskiden, Çok Eskiden romanı daha da geriye gider ve iki ülke arasındaki nüfus mübadelesinin sıradan insanlara yüklediği acıları anlatır.

Yunanistan’ın özellikle AB üyeliği sonrası açılan kredilerle sıcak paraya boğulması, bu bol para dönemini izleyen siyasi yozlaşma ve 2008-2009 mali krizinde işlenen ekonomik suçlar Markaris’in Kriz Üçlemesi’nde (Alan Savunması, Batık Krediler, Hesap Günü romanlarında) ele alınır. Bu romanlar adeta günümüz Türkiyesi’nde işlenen ekonomik suçların bir fragmanı gibidir. Futbol kulüpleri aracılığı ile işlenen şike ve kara para aklama suçları; banka yöneticilerinin verdikleri kredilerle görevlerini kötüye kullanmaları; ayrıcalıklı kişilere usulsüzce verilen devlet ihaleleri; arttırılan vergiler ve düşürülen ücretlerle emekliler, öğrenciler, işçiler gibi halk kesimleri daha da yoksullaşırken zenginlerin çok rahat bir şekilde vergi kaçırmaları veya vergilerinin silinmesi… Gerçekten de çok tanıdık değil mi biz Türk okurlar için?

Markaris, kendisi hiç istemediği halde, tüccar olan babasının ısrarı ile Viyana’ya iktisat okumaya gönderildiğini söyler. Bu eğitimin sonunda babasının arzu ettiği gibi bir tüccar olmamıştır belki ama bana kalırsa, bugün ekonomik ve mali suçları detaylı olarak incelediği bu güzel polisiye romanları okuyabilmemizde iktisat eğitiminin mutlaka bir katkısı olmuştur.

Yunanistan’ın bir başka büyük sorunu olan göçmen meselesi, Komiser Haristos’un soruşturmalarında hep bir arka plan olarak karşımıza çıkar. Afrika’dan, Asya’dan ya da diğer Balkan ülkelerinden gelen göçmenler Atina sokaklarında hayatta kalmaya çalışırken ülkenin mevcut ekonomik karmaşasında yabancı korkusu yükselir. Balkan Blues’da yer alan mülteci öyküleri gerçekten de kitabın arka kapağında yazdığı gibi tarafsız ve insancıl bir bakışla anlatılır Markaris tarafından. Bugünlerde göçmen korkusu ve öfke ile dolu sokaklar da hiç yabancı değil biz Türk okurlar için, öyle değil mi?

Petros Markaris’in kendisi de bu toplumsal ve ekonomik suçların Akdeniz ülkeleri için ortaklığından bahseder. Hatta yazara göre Akdeniz ülkelerinden köklerini alan bir “siyasi polisiye”den söz edilebilir:

1960’lardan sonra roman toplumsal sorunlar yerine karakterler üzerinde durmaya başladı. Ama son yirmi yıldır bu da değişime uğradı. Postmodern dediğimiz bir tür çıktı ortaya. Sözgelimi Türk edebiyatında Orhan Pamuk; Orhan Kemal veya Yaşar Kemal gibi yazmıyor. Bu durum toplumsal romanın havada kalmasına neden oldu. İşte bu ortamda Avrupa’da polisiye roman, toplumsal romanın yerini aldı. Özellikle Yunanistan’da, İtalya’da, İspanya’da ve Türkiye’de yazılan polisiye romanları okuduğunuz zaman toplumsal boyutun ne kadar öne çıktığını hemen görüyorsunuz. Son dönemin polisiye romanları toplumsal sorunlara ayna tutuyor. Tabi saydığımız ülkelerde siyaset-mafya-ticaret üçgeninin birbirine benzemesinin de bunda payı olmalı.

Toplumsal sorunların polisiye romana girmesinin nedeni hiç kuşkusuz globalleşme. Dünya ekonomisi ile birlikte mafya da globalleşiyor. “Siyasi polisiye” roman yazıp da uluslararası mafyadan söz etmemek olanaksız. Mafyadan söz edince doğal olarak işin içine toplumsal sorunlar giriyor, insan kaçakçılığı, kara para aklama giriyor. (Bkz. 221B Dergisi, Sayı: 39, sayfa 56)

Petros Markaris sadece bir polisiye roman yazarı değil elbette. Bir hatırlatma yapmak gerekirse, ülkesinin ve dünyanın dertleriyle hemhal olan, etkili bir entelektüel. Tiyatro eserleri ve ünlü yönetmen Theo Angelopoulos ile birlikte Sonsuzluk ve Bir Gün, Ulis’in Bakışı, Ağlayan Çayır gibi çağımızın siyasi ve toplumsal sorunlarını ele alan filmlerin senaryo yazarı aynı zamanda.

Sadece polisiye seven okurlar için değil, komşumuz Yunanistan’ın yakın tarihini, gündelik hayatını merak eden, ekonomik ve siyasi suçların bir ülkeye nasıl nüfuz edip içerden kemirdiğini görmek isteyen tüm okurlar için Markaris’in romanlarının ilgi çekici olacağı düşüncesindeyim.

Funda Mendeş