Roza Alkan’ı çeşitli dergilerde, mecralarda yayımladığı öykülerinden ve yazılarından tanıyorum. Hayata, olan bitene, edebiyata bakışımızda ortak noktalar olduğunu sanıyorum. Hiç yüz yüze gelmemiş olsak da kendimi onun arkadaşı sayıyorum bu yüzden.
Dolayısıyla, ilk kitabı “Sular Altında”nın yayımlandığını öğrendiğimde çok sevindim, kitabı bir an önce edindim ve heyecanla okudum. Sonra da merak ettiklerimi samimiyetle sordum ona. Sağ olsun kırmadı, aynı samimiyetle yanıtladı.
Buyurun sohbete…
Onur Çalı

İlk kitabın Sular Altında geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Önce tebrik ederim, gerçekten sevindim. Bana söylendiğinde beni huzursuz eden bir söz var, hazır elime fırsat geçmişken ben de sana söyleyeyim: “Devamı gelir umarım, daha nice kitaplarını okuruz inşallah.” Kitabı eline aldığında neler hissettin? Yanında yörende heyecanını paylaşacak kimse (bazen olmuyor çünkü) var mıydı? Buradan başlayalım istersen.
Teşekkür ederim.
Kitap daha elime ulaşmadan tedirgin olmaya başlamıştım aslında. Yıllardır çok dar sınırlar içerisinde yaşıyorum. Kendimi olabildiğince geri çektim kalabalıklardan. Bilinçli bir tercih gibi görünse de başka şansım yoktu pek. Korkuyorum çünkü. Özellikle son yıllarda korkunç tahammülsüz bir toplum oluştu. Başka bir sese, renge, tercihe, türe asla tahammül edemeyen, ona yaşama şansı vermeyen, arkalarında devasa bir güç olan kalabalıklar. Yapabilecekleriyle baş edemem. Şimdi kitap aracılığıyla kalabalığa az da olsa karışma ihtimali belirdi. Kimsenin fark etmediği yaşam alanımı kaybetmekten korktum belki. Çevremde, yazdığımı bilen pek yoktu zaten. Hatta annem, babam, iki kardeşim bile kitabı görünce öğrendiler yazdığımı. Küçük çaplı bir şok yaşandı tabii. Gizlememiştim ama söyleme gereği de duymamışım. Kimselerin görmediği bir çatlaktan yaşama akmaya çalışmak, kimselerin görmediği bir alan inşa etmek gerekiyor ayakta kalabilmek için belki, bilemiyorum. Benim bulabildiğim yöntem bu oldu en azından.
Hal böyle olunca heyecanımı paylaşacak kimse de olmadı çevremde. Galiba istiyormuşum olmasını. Acının üstesinde bir şekilde geliniyor da, gülmek için ikinci bir kişiye ihtiyaç var.
Kitapta yer alan biyografinden öğrendim, 2020 Şerzan Kurt Öykü Ödülü’ne değer görülmüşsün. Benim takip edebildiğim, 2021’den beri öykülerin ve yazıların yayımlanıyor. Öykülerinin yanı sıra filmler, kitaplar ve daha pek çok şey üstüne yazılarını okuduk bu sürede. İlk kitabın pekâlâ bir deneme kitabı da olabilirdi. Tercihin öyküden yana mı oldu?
Öyküden çok deneme yazdığım, elimde iki dosya oluşturacak kadar metin olduğu halde, denemeyle yayınevlerinin kapısını çalmaya cesaret edemedim. Adı sanı bilinmeyen bir isme kimse kapısını açmaz, gerçi hiçbir tür için kolay kolay açmaz ama deneme nedense bu mevzuda en bahtsız olanı. Yayınevlerinin programlarında pek yer verilmiyor. Eskiden okurun da çok yüz vermediğini düşünürdüm ama şimdi bakıyorum da hepimiz, “Meltem Gürle hep yazsa da okusak,” diyoruz. Hakeza sen ya da sayamayacağım pek çok isim. Misal Parşömen’de bazen denk geldiğim Deniz Kıral’ı da zevkle okurum. Kitabının çıkmasını çok isterim. Eminim çok yetenekli isimler de vardır okura ulaşamayan.
Haliyle ben de şansımı öyküden yana kullanmak zorunda kaldım.
Gelelim öykülere… Kitaptaki on üç öykünün çoğunda mezarların, mezarlıkların bahsi geçiyor. Koro’nun söz aldığı yerler hem bu temayı destekliyor hem de bir tragedya havası veriyor anlatıma. Koro’nun dediği gibi, biz mezarlıklara mı aitiz? Doğru, yaşadığımız topraklarda sahipsiz, saklı mezarlar var. Katliamlar, kıyımlar var. Bunların üstesinden gelmek, acımızı dindirmek, yüzleşmek, hesaplaşmak mümkün mü sence?
Mezar sevdiklerimizle kurabildiğimiz en son bağ. Tüm engellemelere rağmen kimliğimizi korumayı başardığımızın, hafızamızı canlı tutabildiğimizin de en önemli göstergelerinden biri zannımca. Bu yüzden saldırılardan çoğu zaman o da payını alır. Walter Benjamin’in, “Düşman kazanacak olursa, ölüler bile payını alacak bundan,” dediği yerdir burası.
Mezarla kurulan bağ kopsa bile doğa yaşanılanların izini bir şekilde muhafaza etmeyi başarıyor ama. Dağ başlarında kimselerin kime ait olduğunu bilmediği mezarlıklar, yamaçlarda tek tük rastlanılan mezarlar, tesadüfi kazılarda aniden ortaya çıkan toplu mezarlar resmi söylemlerin dışında bir tarihi geçmişin olduğunu fısıldıyor gelip geçene.
Çocukluğumdan beri beni en çok etkileyen şeylerden biridir bu mezarlar. Köyümüzün geçmişi yüz yıl öncesine dayanıyor ama ilk gelenler bile bu mezarlıkların kime ait olduğunu bilmiyor. Mezarlıklardan geriye kalan yok. Kimseler gelip gitmemiş, sormamış. Sanki bizden önce o civarda kimse yaşamamış da sadece ölmüşler. Sormak lazım. Israrla, inatla sormak lazım. Kim bunlar? Neden geride kimse kalmadı? Bu yüzleşmeyi yapmak lazım. Bu konuda Alman yazarlar ve sinemacılar müthiş. Almanya’nın Nazi geçmişiyle acımasızca yüzleştiler. Darısı başımıza diyelim.

Kitaba adını veren öyküdeki anlatıcı, “Öldükten sonra bile insana zulmetmeye devam eden bu düzen korkutuyor beni,” diyor. Yine aynı öyküde, çocukken istasyonda gördüğü trenler bir dönem sadece asker taşımaya başladığında istasyona uğramaz oluyor. Çünkü istasyon bu haliyle savaşları anlatan film sahnelerine benzemiştir. “Düşmanın bizler olduğunu sonradan anladık, az büyüyünce,” diyor, artık yetişkin olan anlatıcı. “Düşman” değişse bile “düşmana” çektirilen acılar değişmiyor sanki bu memlekette. Ne dersin?
“Düşman”ın kapsamı gittikçe genişleyip tuhaflaşıyor. Kadim zamanların kutsal ağacı zeytin düşman, insanlığın en sadık dostu köpek düşman, dereler, göller düşman. Muktedirin yanında saf tutmayan herkes zaten düşman. Ülkenin müzmin düşmanı olan Kürtler, Aleviler, Ermeniler var öbür taraftan. Ve hepsine aynı acımasız yöntemlerle yaklaşılıyor: sindir, yaşama hakkı tanıma.
Öykülerin genelinde birinci tekil anlatıcı var. Neden tercih ettin bunu? Öykü kişilerinin okur tarafından anlaşılması, hissedilmesi bağlamında daha geniş olanaklar mı sağlıyor bu anlatım sence?
Dosyam bazı yayınevleri tarafından reddedilince, daha doğrusu hiç cevap verilmeyince, ben de aylarca, “Acaba ulaştı mı, ulaşmadı mı?” diye tırnaklarımı yiyip bitirince (reddettiklerini söyleme inceliğinde bulunan da oldu, hakkını yemeyeyim şimdi) oturup bazı öykülerin anlatıcısını değiştirmeye çalışmıştım, fakat farklı anlatıcıyla bir türlü istediğim ruhu veremedim. Kalemim yeterince hünerli olmadığı için çok da ısrarcı olamadım açıkçası. Dediğin gibi daha geniş bir hareket alanı sağlıyor, kontrol edilmesi daha kolay birinci anlatıcı. Öncelikli tercihim oldu bu sebeple.
Her okurun daha çok sevdiği öyküler olur bir kitapta. “Nöbet Yerimi Terk Edemezdim” adlı öykü benim için bunlardan biri oldu. Xezal Beru’yu anlattığın bu öyküde bir yazar olarak derdin açık, meramın belli. Fakat başka bazı öykülerde, kimi küçük ayrıntılarla ördüğün bir şeyler var. Öykülerinin asıl politik damarını ben bu ayrıntılarda buldum ve bu ayrıntıları göze sokmadan vermeni çok başarılı buldum. (Söz gelimi: “Kefiye” öyküsündeki televizyon anteni ayrıntısı ya da yine aynı öyküde, babanın kayıp olduğunun jandarmaya haber verilmesinin nedeni, vs.) Uzatmak pahasına devam edeceğim: Hem bu ayrıntılar hem de farklı öykülerde tekrar rastladığımız kişiler, olaylar ve durumlar ile politik damarı güçlü olan, ortak temaları paylaşan öyküler yaratmışsın. Okur, senin başarıyla kurduğun öykü evreninde belki kahrolarak dolaşacak ama iyi öyküler okumuş olacak. Şimdi saf okur olarak soruyorum: Bu kadar acıyı, mutsuzluğu nasıl kaldırıyoruz biz toplum olarak?
Yazarken en büyük derdim, meramımı göze sokmadan anlatmayı başarabilmekti, çünkü bana göre bir metnin gücü, anlattığından ziyade esas mevzunun anlatılmadığını okura hissettirmek ve dikkatini o noktaya çekmektir.
Örneğin, Zambra’ın Eve Dönmenin Yolları romanında çocuk anlatıcı, anne ve babasıyla ulusal stadyumda maç izlemektedir. Stadyumda coşku had safhada ama anne ve babanın yüzü asık. Zambra bize ABD destekli diktatör Pinochet’nin darbeyle Allende hükümetini devirdiğini, sarayını bombaladığını, Allende’nin intihar ettiğini, sonrasında korkunç şeyler yaşanıldığını, karakollarda yer kalmadığı için insanların stadyumda toplandığını, orada içlerinde meşhur sanatçı Victor Jara’nın da bulunduğu binlerce insanın katledildiğini ve stadyumun dikta döneminin en önemli sembolü olduğunu açık açık anlatmıyor. Anlatıcının anne, babasının suratlarının asılması bize tüm olan biteni hatırlatmaya yetiyor. Olayları anlatmasına gerek yok bir daha yazarın, çünkü bunlar zaten yaşandı. Önemli olan herkesin bildiği tarihi ve toplumsal gerçeği olduğu gibi tekrar anlatmak değil, gerek de yok, bunların yaşandığını farklı yollarla, ufak detaylarla okura hatırlatmaktır diye düşünüyorum.
Özellikle Şili edebiyatından örnek verdim, çünkü deprem ve darbe gerçeğiyle, sonrasında bir türlü huzur bulamamasıyla Türkiye’ye benzetiyorum.
Şili’de o dönemin sembolü nasıl ulusal stadyumsa bizde de bana göre Diyarbakır Cezaevi’dir. Korkunç şeyler yaşandı, oturup yas tutmaya da iyileşmeye de vakit olmadı hiçbir zaman, çünkü arkasından hep daha fazla acı, kayıp yaşandı. Yaşanıyor. Bizler de tüm yaşanılanları bilmekle, izlemekle cezalandırılıyoruz.
Cioran’ın dediği gibi: “İnsan bütün bildiklerine rağmen, bütün bildiklerine karşın her gün yeniden başlar.”
Mecburen.
Kaldırmakta çok zorlansak da bir şekilde devam ediyoruz yaşamaya. Çocuklarımızla, sorumluluklarımızla veya farklı gerekçelerle rehin tutuyor bizi hayat.
Klasik sorudur: Seni etkileyen yazarlar kimler? Okur olarak sevdiğin yazarları da söyleyebilirsin elbette, memnun oluruz. Ama asıl sormak istediğim senin yazdıklarını etkileyen yazarlar, şairler, (belki) müzisyenler kimler? Yazar Roza Alkan hangi sanatçılardan etkilenmiştir, dönüp dönüp okuduğu kitaplar nelerdir?
Çok severek okuduğum yazarlarla da yolumuz ben hiç fark etmeden ayrılır zaman zaman. Bana ihtiyacım olanı verip sessizce çekilirler. Ama ilk ciddi okuma dönemlerinden beri benimle olan, dönüp tekrar tekrar okuduğum, sadece yazınını değil ruhunu da çok sevdiğim yazarlar ve şairler de var. Sanırım bende en kalıcı etkiyi bunlar bıraktı.
Platonov, Pavese, Borchert. Üçünün de en büyük ortak özelliği yaralı ve huzursuz bir ruhla gelip bu dünyada kendilerine asla bir yer bulamamaları ve trajik bir şekilde, erkenden göçüp gitmeleri.
İkinci Yeni’nin bazı şairleri, Metin Altıok, Ahmet Erhan, Arkadaş Zekai Özger ve daha birçok şair. Bu şairlerimin de en benzer özellikleri ölümcül bir hüznü bir ömür taşımaları.
Etkilenme demişken Medusa, Antigone ve Kartaca Kraliçesi Dido’yu da anmadan geçemeyeceğim. Üçünün de hâlâ yaşamadığını kim iddia edebilir ki?
Başka bir klasik ve gıcık soruyla bitirelim: Yazmaya dair planların neler? Başka bir kitabın olacaksa, bu yine öykü kitabı mı olacak yoksa deneme mi? Belki de roman? Ne düşünüyorsun bu konuda?
Aklım hep denemede aslında. Deneme-anlatı tarzı bir dosya hazırlamayı ciddi ciddi düşünüyorum. Ara ara bir roman fikri aklımı çelmeye çalışsa da zor görünüyor. Çalışmak, iki çocuğa bakmak, evi çekip çevirmek zorundayken geniş bir zaman bulup roman yazmak uzak bir ihtimal gibi geliyor.
Sana ve Parşömen’e teşekkür ederim. Sizden aldığım motivasyon için.
