Annem de babam da çocuk yaşta kente göç etmişler. Şansa biri Taksim meydanında, biri Beyoğlu’nda yaşamış, o yaşlardan sonra artık tek hayalleri “İstanbul beyefendisi ve hanımefendisi” olmakmış, bu nedenle de geldikleri kültürden, görenek ve geleneklerden olabildiğince uzak durmuşlar. Bu elbette İstanbullu bir çocuk ve genç olarak uzun yıllar benim çok işime yaradı. Üniversite yıllarında Yeni Türk Edebiyatı derslerinin yanında ilgimi çeken tek bir şey vardı: Türk Halk Edebiyatı. Onun da destanlar, Dede Korkut Hikâyeleri, halk hikâyeleri gibi nazım-nesir karışık bölümleri. Derslerde başka öğrenciler ailelerinden duyduğu efsaneleri, hikâyeleri, hurafeleri, mitleri anlatırdı bazen. İşte o zaman ailemde olmayanı keşfettim. Bizde nazara inanmak ve nazar boncuğu takmak dışında hiçbir şey yoktu. Üç kat yukarımızda yaşayan anneannem bazen bizi okur, bol bol esner ve elbette çok nazara geldiğimizi söylerdi. Birkaç kez anneannemin alkarısı hikâyelerine denk geldim ama çok küçüktüm, hayal meyal hatırlıyorum. Şimdi o kadar pişmanım ki dikkatle dinlemediğime.
Büyük ablam Yugoslav göçmeni bir aileye gelin gitti. Gelenek göreneklerini aynen devam ettiren bu ailedeki kimi inanışları, ritüelleri, hurafeleri bize anlattığında annem başta olmak üzere hepimizin gözleri büyürdü. Bugün bildiğim ve yapmaya devam ettiğim üç beş ritüel (bir daha gelmesini istemediğin misafirin arkasından hemen evi süpürmek en önemlisi mesela) işte bu aileden mirastır sadece. Hayatta sadece bilime ve gelişmeye inanan rahmetli babam nazar desek bile kızardı, o yüzden bizde hâlâ hiçbir gelişme yok.

Fatma Umay’ın Ev Yapımı Kozmos’unu okuduğumda işte en çok buna hayıflandım. Neler yoktu ki metinde… Destanlar döneminden tekerlemeler, halk edebiyatından ninniler, tüm bunları içine alan büyülü bir evren, mitler, hurafeler ve sağlam bir hikâye, müthiş bir hayal gücü. Hayıflanmak dedim ama çokça da imrendim doğrusu, insan kendinde olmayanı biliyor sonuçta. Yine de kıskanç bir insan değilim, bu imrenme işte bana da bu yazıyı yazdırıyor, ne mutlu, herkesin taşıdığı, yazdığı kendine.
Kadına, erkeğe ve evrenin dengesine dair
Türk destanlarının vazgeçilmez ismi Umay Ana ve Ülgen Ata’yı anlatan bir şiirle başlıyor Ev Yapımı Kozmos. Türk mitolojisinde evrenin yaratılmasına sebep olan kadındır, elimizdeki de kadın odaklı bir roman. Bu nedenle Umay Ana romanın önemli karakterlerinden biri. Roman diyorum ama novella demeli aslında, birbirini tamamlayan öykülerin birleşmesiyle oluşan bu metni tam da nasıl adlandıracağımı bilmiyorum. Fatma Umay kitabını paylaşırken “Zor günlerden geçerken karaladığım ufak notları kırk yama gibi birbirine dikip bir novellaya dönüştürdüm. Tekerlemelerden, masallardan, hurafelerden, rüyalardan, biçimsel oyunlardan mitsel, deneysel, fantastik bir anlatı çıktı ortaya.” demiş. Sanırım Ev Yapımı Kozmos’un türü en iyi bu cümlelerle açıklanabilir.
“zamanın behrinde
yer ve gök birdi
bir parça toz bulutu idi
Umay Ana yeri yarattı
Ülgen Ata göğü yarattı
zamanın behrinde
kadın ve erkek birdi
bir parça balçık idi
Umay Ana kadını yarattı
Ülgen Ata erkeği yarattı”
diye devam eden bir manzum parçayla başlayan novella yine Umay Ana’nın anlatıcı kadına beyaz bir yumak verdiği mensur kısımla devam ediyor. Hemen arkasından ise daire şeklinde yazılmış bir tekerleme geliyor karşımıza. Ev Yapımı Kozmos pek çok anlatım biçimi ve tekniğinin yanında farklı tipografilerle de çok zengin bir anlatı. Metnin ihtiyaç duyduğu yerlerde şekiller oluşturan, bazen minicik puntolu harflerin yarım sayfayı kaplayacak kadar büyümesinden yararlanan Fatma Umay’ın Sevim Burak’ı anımsatan bu hamlesini oldukça cesur ve yaratıcı buldum.
Tüm kadim inanışlarda hayatı simgeleyen dairede yazılı olan, evrenin yaratım sürecini özetleyen bir tekerleme. Bundan sonra hikâyemiz başlıyor. Adını bilmediğimiz kadın anlatıcı zaman ve mekân belli olmayan bir yerde terk edilmiş bir evi kendine yuva yaparak yaşamaya başlıyor. İlk bölümün adı “Cennet”, gerçekten de mayasını uyandırıp ekmek yapan, yoğurt mayalayan, turşu kuran, reçel pişiren bu kadın yaşamı her gün yeniden yaratıyor. Çoğumuzun yaptığı gibi. Cennetinde mutlu mesut yaşayıp kalan vakitlerinde örgü örüp çiçek büyüten kadının hayatı biz işe gidip tonla şeyle uğraşan faniler için mükemmel. Oysa kadın her şeye can veren, yoktan var eden, büyüten, dönüştüren bir varlık olsa da bir eksiklik hissediyor yavaş yavaş, sıkılıyor.
Ne de olsa evren yaratılırken kadınla erkek tek bir varlıktan ayrıldılar, tüm mitolojilerin hemfikir olduğu bu inanış gerçekte beklentimizi, gereksinimimizi de anlatıyor aslında. Bizim deyişimizle “Yalnızlık, Allah’a mahsustur.” ve işte anlatıcımız da başına geleceklerden habersiz, son derece romantik hayallerle kendisine bir koca yapıyor.
“Bir damla boşluktan kerli ferli bir ‘koca’ yarattım kendime. Neredeyse dev büyüklüğünde. Geniş gövdesi simsiyah kıllarla kaplıydı. Saçları ve sakalları kafasından fışkıran otlar gibi gürdü. Yaba gibi elleri, kürek gibi ayakları vardı. Boyu kapıdan geçerken kafasını eğmek zorunda kalacak kadar uzundu. Yarattıktan hemen sonra kulağına eğildim ve üç kere fısıldadım: ‘Sen benim kocamsın! Sen benim kocamsın! Sen benim kocamsın!’ (…) Sudan çıkmış balık şaşkınlığı ve çaresizliğiyle etrafına bakındı bir süre. Ardından beni gördü. Gözlerimiz karşılaşır karşılaşmaz ışıl ışıl bir umut parladı gözbebeklerinde. ‘Ann-ne!’ dedi kırık dökük bir sesle.”
Bu cümlede kahkaha attığımı, bundan sonrasında da buna bolca devam ettiğimi belirtmeliyim. Fatma Umay’ın çok tatlı bir mizahı var. Erkekler bununla ne kadar eğlenir bilemiyorum tabii ama burada kocanın gelişimi biz kadınların erkek milletiyle uğraştığımız tüm dertlerini kapsıyor. Önce annesi olmadığını öğretmekle başlıyor, hepimizin başına gelmiştir. Sonra sadece yemek içmekle uğraşan kocanın canı sıkılmaya başlıyor, sıkıntısıyla baş edemediğinden anlatıcıyı da rahat bırakmıyor, evin içinde voltalar atmaya, tırnaklarını yemeye başlıyor. Eh zamanı geldi, anlatıcımız bu kez kocasına cennetten kovulmalarına sebep olan o oyunu öğretiyor. Adına da “dunganga” diyor. Uzun uzun, deneye yanıla, öğrene seve oynuyorlar. Koca bu oyundan vazgeçmiyor ve bir süre sonra ne durdan ne yoktan anlıyor ve kadına dünyayı dar ediyor. DUNGANGA diye bağırıp çağırmaya başlıyor, olmaz cevabı aldıkça küsüyor, dudaklarını büzüp kollarını bağlıyor. Üzgünüm beyler, burada bir kahkaha daha attım.

Kadınlarda çare tükenmez, anlatıcı ona kendisini rahat bıraksın diye yeni bir oyun öğretiyor, kelimeler veriyor, istediğin gibi diz diyor. Ve biz daha “eyvahlar olsun” diyemeden ortaya çıkıyor bir şair erkek. Gündüz düşleriyle oyalanan, hayal ve hakikatin ince muğlak çizgisini kaybeden kocanın histerik hali bizim anlatıcıyı yine korkutuyor. Bu kez ona romanlar veriyor ve önce metinlerin sertliğinden korksa da nihayet koca bey kurmacalarla oyalanıp kitap kurduna dönüşüyor da anlatıcımız biraz kafasını dinleyip örgü örüyor.
Zaten kısacık metinde olan biten her şeyi anlatmak istemiyorum ama elbette insan türünün işleyişini hepimiz bildiğimizden kadının yaşamında şimdi neyin eksik olduğunu tahmin etmemiz kolay. İçindeki sonsuz yaratma edimini kurda kuşa, çiçeğe böceğe pay eden kadın, bundan sonra kendi kanından canından bir yavrusu olsun istiyor. Pek çok denemeye, masal misali parmak kızlar, nohut oğlanlar yaratmasına rağmen sonuç olumsuz, evdeki erkek bilerek mi bilmeden mi belirsiz, minyatür bebelerin yok olmalarına sebep oluyor. Sonrasında anlatıcının minik bir oyunla nasıl olduğunu okurlardan da gizlediği ama sonra Alkarısı devreye girince açık etmesi gereken bir biçimde Melek kız geliyor dünyaya. Koca bebeği sevemiyor, istemediği için anlatıcının korkunç kabuslar görmesine yol açıyor.
Masalsı ilerleyen olaylar, işte bundan sonra değişiyor. Ev Yapımı Kozmos’un modern metinlere göz kırptığı iki trajik olay anlatımında seçtiği teknikler, Fatma Umay’ın dilinin ve anlatımının ustalığını gözler önüne seriyor. “Cenaze” bölümünde anlatılan ve tekrarlarla metnin ritmini değiştiren sonsuz ihtimaller, yine edebiyata en yakışır biçimde sonlanıyor:
“Birini öldürmenin bin bir türlü yolu vardır. Bu yollardan en kestirme ve acısız olanı kurmacadır. Canım kocam, aşkım ve felaketim; sen de çok iyi biliyorsun ki tüm bunlar sadece bir kurmaca. Sadece bir oyun. Kelimelerle kurulan kumdan bir kale. Küçük bir dalgada bertaraf olacak gelip geçici bir eğlence. Bu dünyaya oynamaya geldik çünkü; kelimlerle, kumlarla, taşlarla, oyuncak bebeklerle, sahici arabalarla. Sadece oynayarak baş edebildik yalnızlığımızla.”
Peki, yavrusunu korumak için tekrar yalnız kalmayı göze alan ve ihtimalleri birer birer hesaplayarak planını gerçekleştiren birinden şu cümleleri bekler miydik, orası da insan denen varlığın bilinmezliği olsun…
“AH. Kocam. AH. Dağlar gibi kocaman kocam. AH. Feza gibi uçsuz bucaksız kocam. AH. Boylu poslu, endamı eşsiz kocam. AH. Ne zorluklarla yarattım ben seni. (…) Canavar da olsa yaratık da olsa kocamdı. Evimin direği, gemimin direğiydi.”
Karşımızda hayatta pek çok örneğini gördüğümüz biri var, tüm dengesizliği, bilinmezliği, hesapları ve belki yanlışlarıyla. Bu nedenle ki “neden boşanmıyor, çekiyor” dediğimiz onlarca kadın var etrafımızda, anlamamız çok zor. Bu nedenle ki “kocasını boşayıp daha beterini bulmuş” dediğimiz bir sürü kadın tanıyoruz, anlayamıyoruz. Bu nedenle ki “oh artık hayatını yaşasın” dediğimiz ama tam tersine yalnızlıkla baş edemeyip içine kapanan çokça örnekle dolu çevremiz, kızıyoruz. Her insan, kadın olsun erkek olsun, neyi ne kadar yaşaması gerektiğine kendisi karar veriyor, biz seyircilerin de bunu anlaması gerekmiyor. Gerçek hayatta dayak yiye yiye öğrendiğim bu hakikat tüm çıplaklığıyla işte Ev Yapımı Kozmos’ta da karşımda.
Kitaptaki kozmosun sonunu ise koca kaybı değil, Umay Ana’nın çocuk vermemesine rağmen, inatla evreni alt etmeye çalışan anlatıcının gözünden sakınıp sevdiği Melek kızı getirecek. Dilimizdeki tüm dualara rağmen, “Allah sıralı ölüm versin, çocuğumun ayağına taş değdirmesin, ona gelecek olan bana gelsin”… ne olursa olsun işte, “Kıyamet” bölümünde o en büyük kıyamet yaşanıyor. Biraz da ipleri eline alarak evrenin dengesini bozduğunu bilen anlatıcının suçluluğuyla yine tekrar tekrar olacak ihtimaller sıralanıyor. Bu kez kocanınkinde olduğu gibi edebi bir haz vermekten çok içimize işleyen bir acıyla… Umay Ana’nın verdiği iple ördüğü evreni sökerek aslında her şeyi geri alabileceğini bilen bir annenin, “bunu yapmaya hakkım var mı” sorusunu, ikilemini biz okuyanların da yüreğine işleyerek.
Umay Ana ve edebiyatımız
Ev Yapımı Kozmos’u bitirdiğimde yüz sayfada insanlık tarihi okudum gibi geldi. Sanki hani o eski Türk destanlarındaki gibi, insanlığın en temel sorularına verilen en basit yanıtlarla, karmaşayı da hissettirerek. Evrenin aslında sonsuz bir denge içerdiğini ve kendi ihtiraslarınız, ihtiyaçlarınız dahi olsa o dengeyi bozmanın nelere mâl olacağını sezdiren tarafıyla büyük bir insanlık dersi aslında. Benden sonra tufan diyen insan türüyle dünyamızı ne hâle getirdiğimiz malum. Keşke en baştan Umay Ana ve Ülgen Ata’nın sözlerine sadık kalsaydık.
Umay Ana Türk mitolojisinde doğumdan sorumlu kadın figürü olarak karşımıza çıkıyor. Sadece kadınların değil, dişi hayvanların da doğum yapmasını, doğan bebeklerin, yavruların hayatta kalmasını sağlayan koruyucu bir dişil ruh. Mitolojiden alışkın olduğumuz üzere bu ruhun bir de zıttı var. Yazıya başlarken bahsettiğim Alkarısı figürü Umay Ana’nın tam tersi. Yeni doğan bebekleri ve lohusa kadınları öldüren Alkarısı bugün bile pek çok ritüelde görülüyor. Anneannemin anlattıklarını tam olarak anımsamasam da Alkarısı gelmesin diye yatağa konulan makas aklımda. Ve elbette yeni doğum yapan kadınların vazgeçilmezi kırmızı kurdele de Alkarısı’nı uzak tutmak için. İşte bu kırmızı kurdele geleneğinin böylesine eski bir mite dayanmasını çok sevdiğim için Ev Yapımı Kozmos’un anlattıklarını da sevdim.
Normalde modern edebiyatçıyımdır, beni biraz olsun okuyanlar bunu bilir. Edebiyatımızda özellikle taşra öykü ve romanlarında Umay Ana’lara, efsanelere sıkça rastlanıyor. Hatta ta benim öğrencilik yıllarımdan beri belli bir politik görüşe sahip olanlar tarafından sahiplenilir bunlar, sanki destanlar, mitler bir şeyin göstergesiymiş gibi. Oysa en saf haliyle insanın kendini ve dünyayı anlamlandırma çabası, o yüzden böylesine güzel.
Edebiyatta mistik anlatıların modern öykülere teyellenip sunulmasından pek hazzetmiyorum açıkçası. Bunu yapmak çok zor bir iş, genellikle o teyellerin dikişleri bariz bir biçimde göze çarpıyor. Teknik de anlatım da uymuyor. Fatma Umay’ın Ev Yapımı Kozmos’u bu nedenle önemli. Tamamen özgün, modernden de gelenekselden de yararlanan, destansı cümleleri yerli yerinde manzum bölümlerde kullanan, tekerlemeleri, efsunlu cümleleri yaratıcı tipografilerle metne yediren ve her şeyden önemlisi insanı insana anlatan bir metin bu. Epona Yayınları’nı pek çok yayınevinden anlaşılmadığı için geri dönebilecek kadar cesur bu dosyayı yayımladığı için kutluyorum. Fatma Umay içinse şunu diliyorum içten içe, bencilce: “Keşke gelip bana hurafelerden bahsetse, evde adaçayı filan yaksak, kahve içip fal baksak… Hı, olmaz mı?”
Banu Yıldıran Genç
