“Faraza mango meyvesini ömründe tatmış olmayana benzetme ile mango yedirmek kabil mi? Çinçinati şehrini görmüş olmayana istiare ile Çinçinati’yi göstermek mümkün mü?”
Bu satırlar şair Ahmet Haşim’in Frankfurt Seyahatnamesi kitabında geçer.
Büyük sorumuz şudur: Tadılmamış olanı tattırmak, görülmemiş olanı yansıtmak mümkün müdür?
Kayıp Zamanın İzinde eserinin okuyucuları, yedi cilt boyunca var olan hayal güçlerini yazarın yarattığı âlem sayesinde, damarlarına o âlemin hakiki sıvısı enjekte edilmiş gibi kullanırlar: daha esnek, daha yaratıcı, daha sahici… Bu yüzden mango meyvesini değil ama çaya batırılmış madlen kurabiyesinin tadını çok iyi bilirler. Çinçinati’yi değil ama Combrey’i kendi köyleri gibi yakından tanırlar. Hatta şöyle, hayali bir köy olan Combray, Proust tarafından öyle çarpıcı bir gerçeklikle yazılmıştır ki, Fransızlar kendi tarihlerinde küçük bir değişiklik yapmak durumunda kalmışlardır. Yazıldığı zaman hayali bir yerleşim yeri olan Combray adı, resmi bir kimlik kazanmıştır. Buranın bir de her gün ziyarete açık müzesi vardır. Haşim’in sorusunu yine bir soruyla, Proust’un sorusuyla cevaplıyoruz: “İnsan hissetmediği bir hazzı okura aktarmayı umabilir mi?”

Yazdığınız en bunaltıcı gözüken metinleri, tırmanıcı bitki inadıyla sonu gelmeyen cümleleri; yaşamınızla, döneminizle, tarihinizle pek ortak noktası bulunmayan insanlara dahi ilgiyle okutabiliyorsanız eğer, gerçek sanat yapıyorsunuz demektir. Beyin ya da başka organa MR veya tomografi çekilirken –özellikle hassasiyet gösterilmesi gereken hastalarda– damara kontrast madde enjekte edilir. Tarama esnasında gözden kaçma ihtimali olan en küçük lezyon, kist affedilmez; kontrast madde sayesinde, çıplak gözle veya bir yansıtıcıyla görülmeyen, erişilmeyen bölgelerden cam gibi net fotoğraflar alınır. Yazarın gözlem gücü sonucunda yazdığı eserler, ruhlara enjekte edilen kontrast maddeye benziyor: Damardan en derinlere girerek en küçük ayrıntıların dahi birkaç saniyede yüzlerce fotoğrafını çekebiliyor; gözbebeklerinin silueti edebî gücüne nakşolmuş, gece görüşü yarasa kadar keskin, zifiri karanlıkta siyahın var olan bütün tonlarını birbirinden ayırabiliyor ki esas inanılmaz olanı bu.
“Akşam yemeği davetlerine gitmemin bir yararı yoktu, davetlileri görmezdim, çünkü onlara baktığımı zannederken, röntgenlerini çekerdim.” (Yakalanan Zaman, s.26)
Proust okumanın, onun kitaplarının hayli çetin satırlarında baştan sona yol almanın kolay olmadığını söyleyelim. Proust okumayı, ilahi bir müzik dinlemeye benzetirsek, benliğinizin derinlerinde dolaşan melodik akışın gizli özünden tat alabilmek için en azından müzik kulağınızın olması gerekir. Eğer bu altyapınız varsa, karşılaşacak olduğunuz edebî tınıya biraz aşinaysanız, vadinin arkasındaki kayıp cennete ulaşmanız için ihtiyacınız olan şey sabır ve odaklanmadır sadece. Ben bu kayıp cennete bazen günde beşer sayfa okuyarak ve beş sayfayı belki birer saat düşünerek ulaştım. (Başta Fransızcadan Türkçeye çeviren Roza Hakmen’e, şiir çevirilerindeki katkısı için Ahmet Güntan’a, editörlerinden düzeltmenlerine kadar bu büyük eseri Türkçeye kazandıran herkese ve Yapı Kredi Yayınlarına teşekkür ediyoruz.)
Marcel’in zihni belirli limanlara şizofrenik ölçüde demir atmıştır, orada artık var olmayan kişilerin düşüncesiyle yaşar, kafasında kurduğu olasılıklar olasılıkları doğurur. Bir güneş balığı gibi kuluçkaya tek seferde milyonlarca yumurta bırakabilen ışıltılı zihni, kendi yarattıklarıyla teker teker yüzleşmeye giriştiği için bir yandan parçalanırken öbür yandan güçlenir. Demirlediği limandaki hareketsizliğin ağırlığı bir yandan onu dibe çeker, öbür yandan edebiyatın görkemli salına tutundurur.
Böylece kendi yörüngesinde –belki bir çiçek dürbünü yardımıyla– bulunduğu yerin, nesnelerin ve zamanın dokusunu mükemmelen tahlil eder. Tahlil eder etmesine ama kökleri, dipteki tabakaya yapıştığı için yerinden milim kıpırdayamaz. İşte zihindeki bu karşıt kuvvetlerin çatışmasıdır bir dâhiyi doğuran.
Kayıp Zamanın İzinde, otobiyografinin ve kurmacanın iç içe geçtiği, bu iki özelliğin birbirini tamamladığı bir nehir romandır. Romanla ilgili belki en şaşırtıcı bilgi, yazarın kendi ismini kullanması (Marcel) ve bu ismin yedi ciltlik romanda sadece iki kez geçmesidir. (Kayıp Zamanın İzinde, 5. cilt, Mahpus, s.66, 141)
Bu durum belki de kendi ismini kendinden bile sakındığını gösteriyor bize. Ya da tam tersi. Proust edebiyatının çıkış noktasında itiraf ve deşifrasyon vardır, kendi ruh durumunu, duygu ve düşünce dünyasını ifşa eder, alametifarikası budur ama romanda en az bahsettiği kişilik özellikleri, kendisine ve ailesine (büyükannesini dışarıda tutabiliriz) aittir. Kendisinin ve ailesinin dışarıdan nasıl göründüğüyle ilgili sahip olduğumuz bilgiler siliktir. Dikkatini, bizim hakkımızda neler düşünüyorlar sorusuna yöneltmemiştir asla. Marcel’e göre, “İnsanlar bizim gözümüzde sadece kendileri hakkındaki fikirlerimiz sayesinde varlar.” Sınavda bir optik form doldurur gibi ölçme yapılamayacağı için, kişilik üzerindeki hakikati saptamak da söz konusu olamaz. Çünkü bazen kişilerin kendisi değişebilir bazen de kişiye yönelen bakış açıları. O zaman başkalarının gözündeki değerlendirmelerin de Marcel’de hiçbir karşılığı ve önemi yok, çıkarımı da yapabiliriz. (Büyükannesinin ölümünü anlattığı bölüm, bana göre Guermantes Tarafı’nın en etkileyici bölümüdür.)
Marcel’in yazarlık süreci ve bitmeyen kaygıları
Marcel, Paris dolaylarında yaşayan varsıl, kültür düzeyi yüksek bir burjuva ailesinin tek çocuğudur. Edebiyat onun sadece hevesi değil, yapmayı düşündüğü meslektir. Küçük yaşından itibaren edebiyatçı olmayı kafasına koymuştur ancak bu süreç, onun için hayli sancılı geçecektir.
Romanın ikinci cildi olan Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde kitabında, henüz cılız ışıklar saçan yazarlığının ilk örneklerini görebiliriz. Marcel, Bergotte adlı bir yazara hayrandır. Sahne özetle şöyledir: Babası Marcel’i diplomat olan M. de Norpois’le tanıştırır. Marcel coşkuyla yazdığı bir şiiri Norpois’in beğenisine sunar ama Norpois şiiri okuduktan sonra kayıtsız kalır ve bir süre ilgilenmez. Norpois’in bu kendine has zalimliği Marcel’i incitir. Aynı masada onlarca konudan konuşulur. Norpois çok sonra, pek önemsiz bir şeymiş gibi konuyu Marcel’in edebiyatına getirir. Onun kibarca hevesini kırar ama bunu doğrudan Marcel’i hedef alarak yapmaz, Marcel’in yazdıklarında Bergotte’un izlerini gördüğünü söyler. Norpois’e göre Bergotte’un edebiyatı boş, anlamsız ve kişiliksizdir.
Bu sahne önemlidir, ilk özgüven kırılması burada yaşanmıştır. İlk ruh düşkünlüğü, ilk manevî darbe ânı budur. Marcel yazarlık hayatının büyük bölümünde –belki bu sarsıntı yüzünden– kendi kaleminden defalarca şüphe edecektir.

“Kendimi yıkılmış, çökmüş hissediyordum; zihnim, kendisine sağlanan kabın boyutlarından başka boyutu olmayan bir sıvı gibi, bir zamanlar dehanın uçsuz bucaksız hacmini doldurabilecek şekilde genleşmişken, şimdi büzülmüş, M. de Norpois’nın onu bir anda kapatıp sınırladığı dar niteliksizliğin içine hapsolmuştu.” (Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde, s.46)
Uzun süre astımın da etkisiyle, oturup yeni bir kitaba başlama azmini gösteremez. Edebiyatçı olma niyetinden vazgeçmenin eşiğine gelir çoğu kez. Bu arada çalkantılı gönül ilişkileri sayesinde, bolca malzeme birikmiştir dil heybesinde. Yazıyla fazla vakit geçirdiği zamanlarda, edebiyatın gerçekliğini ve yazmanın mutluluk getirip getirmeyeceğini sorgulamaya başlar. Bazen katıldığı davetlerde Vinteul’ün müziğinin etkisiyle doludizgin duygulara kapılır. Bu, geçici bir sarhoşluk hissi yaşatır ona, Albertine’i hatırlatır ve edebiyata, yazmaya yönelik içindeki umutları kımıldatır. Ama çok geçmeden karamsar ruhu yeniden su yüzüne çıkar… Yıllar geçer, umutları kırılır, zihni iflasın eşiğine gelir, yaşı da epey ilerler. Hayatın bomboş göründüğü o dip noktada kurtuluşu, hiç ummadığı bir yerde bulmuştur, bir yüksek sosyete davetinde. Yıllar sonra katıldığı o davette, edindiği izlenimlerin dehşetine kapıldıktan sonra kararını vermiştir: İçinde hapsettiği ve fiziksel bir acı gibi zonklayan ruhunun, kabaran bir dalga gibi taşma zamanı gelmiştir: mutlaka yazacaktır!
Bu kararı verdikten sonra Marcel’in kaygısı yön değiştirir. Ölüm fikrine meyleder ama salt “ölüm korkusu” değildir bu. Geç kalmışlık hissidir. İçindeki (zihnindeki) kırılgan ve değerli emaneti okura teslim edemeden ölme kaygısı taşıyordur. Bunu bir ressamın yaşamının son gününde manzara resmi yapmasına benzetir: Ressam fırçalarını çıkarır; tuvalini, boyalarını, paletini hazırlar ama güneş batmak üzere devrilir; resim, büyük olasılıkla yarım kalacaktır ve gün, ressam için bir daha doğmayacaktır.
“Beynimin çok çeşitli değerli maden damarlarıyla dolu, muazzam, zengin bir maden yatağı olduğunu gayet iyi biliyordum. Ama bunları işleyecek zamanı bulabilecek miydim? İki nedenden ötürü, bu işi yapabilecek tek kişi bendim. Ben öldüğümde hem bu maden filizlerini çıkarabilecek yegâne maden işçisi, hem de maden damarının kendisi yok olacaktı.” (Yakalanan Zaman, s.315)
Marcel’in yaşamı
Yazar yedi ciltlik uzun bir romanı, neredeyse mucizevi bir orkestrasyonla sunmuştur. Çok farklı motifleri, dönemleri hassas dengede aktarmayı ustalıkla başarmıştır. Birinci cilt olan Swann’ların Tarafı’nda, yatmadan önce annesinden iyi geceler öpücüğü isteyen, annesinin tabiriyle minik civciv, küçük kanarya olan Marcel’i okuruz. Adeta bir çocuğun yaşayıp seslendirdiği bir hayat… Son cilt olan Yakalanan Zaman’a geldiğimizde ise baş karakteri, kalbinde geçmişin gizli ağrılarını taşıyan yaşlı bir adam olarak buluruz. Romanda zaman öyle sahici ve olabildiğine yavaş ilerler ki, ilerledikçe unutuş ve hatıralarla birlikte zamanda geriye gideriz, yani yaşadığımız şeyin adı bir zaman kırılmasıdır. Zamanı kronolojik parçalara bölmek mümkün değildir, zaman bir bütündür ve zamanda ilerleme sadece mekanik olarak vardır. Baş karakterimiz Marcel, doğan her günde, çevirdiğimiz her sayfada çocukluğunun bir parçasını bırakmıştır. Benliğinin çocukluk ve gençlik dönemleri ölünce, solgun çehresine yaşlılık tacı yerleştirmek durumunda kalmıştır.
“İnsan önce bacaklarının ağrıdığını zannediyor, sonra yaşlılığın ayaklarına kurşun tabanlar taktığını anlıyordu.” (Yakalanan Zaman, s.221)
Bir hicran yarası: Albertine
“Aşka sadece yalanın yol açtığı ve aşkın, bize acı çektiren kişi tarafından ıstırabımızın dindirilmesine duyduğumuz ihtiyaçtan ibaret olduğu bir dünyada, yaşamayı isteme cesaretini nasıl bulabiliriz?” (Mahpus, s.84)
Yazarın birinci kitapta işlediği Swann-Odette aşkı, ileride kendi yaşayacağı aşkın hazırlığı, bir ön gösterimi olmuştur aslında. Fazla üzerinde durulmayan bir sahne var: Kendini alışkanlıkların insanı olarak tanımlayan Marcel, Balbec sahillerinde tanıdığı Albertine’in girdabına henüz kapılmadan önce bir portre görür. Ressam Elstir’in yaptığı Odette portresidir bu. Marcel, Elstir’in çalışma atölyesinde Odette’in portresiyle yüzleşir, onu dikkatle inceler, sihirli bir küreye bakar farkında olmadan, geçmişin tersten okunduğu, geleceğin resmedildiği bir küredir bu. Yazar geçmiş ve gelecek arasında bir köprü kurmuştur, ressamı ve resim sanatını aracı kılar.

Marcel, aşkı kendi içinde yaşayan, aşkın yarattığı esrimeyle harika seraplar görebilen kıskanç bir romantiktir. Albertine uyurken sahile vuran sessiz dalgaların geri çekilişine benzeyen nefesini dinler, yanına uzanır, uzun uzun izler, gözleriyle sever.
“O sırada hissettiğim aşk, cansız varlıklar olan doğanın güzellikleri kadar saf, maddedışı ve esrarengiz bir şey karşısında duyulabilecek bir aşktı.” (Mahpus, s.62)
Aşkın nesnesi çok az ölçüde âşık olduğumuz kadının varlığıdır. Daha çok hayal gücüne dayanan aşkların düşüşü de korkunç olur. Marcel’in düşüşü ve dönüşümü de korkunç olmuştur. Heisenberg’in kuantum mekaniğinde ortaya koyduğu belirsizlik ilkesiyle (yaşadığı kaygıların ölçümü yanlış olabilir umuduyla), aşkın avutucu, aldatıcı, affedici ilkesi yüzlerce sayfa çarpışır; yazar, kesin gördüğü olumsuz bir bulguyu zihninde buharlaştırıp yok etmeye çalışırken canhıraş çırpınır.
Nasıl ki insanlar, bazı testler için deney farelerinin ayağına ip bağlayıp labirente atıyor ve çıkış yollarını engelliyorsa, gizli bir el de Marcel’i ıstırabın labirentlerine atıp onunla oyunlar oynuyordu. Onun iradesiz tarafı bu karanlık koridorlardan kaçıp kurtulmaya çalışırken –bu sırada bazı yalan ve teselli sözlerinden oluşan yatıştırıcılardan birkaç doz kullanıp anlık rahatlama yaşarken– ona gerçek anlamda hakim olan, yani, zihninin sayısız kök ve zincirle bağlı olduğu geçmişini, hatıralarını, alışkanlıklarını kontrol eden o gizli el, Marcel’i olduğu yere mıhlıyordu her defasında.
Marcel-Albertine aşkının büyük kısmı kıskançlık ve şüpheden ibarettir. Hangimiz hayatının herhangi bir evresinde bu tür âşıklardan olmadık? Zihnimizi felce uğratıp ruhumuzu teslim alan alışkanlıkların o gizli elini, aşk olarak tanımlarız. Bize hükmeden ve davranışlarımıza yön veren o gizli el, oyunu bitirip bizi zorla labirentten çıkardıktan sonra, başımızı kaldırıp mavimsi gökyüzünün temiz ve diriltici havasından bir nefes çektikten sonra, o kapalı, hareketsiz, nefessiz kaldığımız ânlar, bize çok sonraları bir tür çocuksu saflık, hatta bir aptallıkmış gibi gelir. O hissiyat, aşkın ve acının son bulmuş halidir. Nitekim Albertine öldükten sonra Marcel’de aşkın ancak tortusu kalır.
Peki Marcel bu aşamaya nasıl geldi? Dışarıdan yeterli takviye alarak bedensel faaliyetlerimizi sürdürebiliriz, bir aşktan ancak benlik ölümüyle kurtulabiliriz. Tıpkı bir yılanın derisine yapışmış bir zırhı –sancılı da olsa– atmak zorunda kalıp yoluna devam etmesi gibi. Marcel benlik ölümünü sık sık dile getirmiştir. Kopuş ve unutuştaki sır benlik ölümüdür.
“İnsanlara duyduğumuz sevgi onlar öldüğü için değil, biz öldüğümüz için azalır.” (Albertine Kayıp, s.165)
Eşcinsellik
“Eşcinsel içinse sapıklık, kadınlarla ilişkiye girdiğinde değil, hazzı kadınlarda duyduğunda başlar.” (Sodom ve Gomorra, s.25)
Sodom ve Gomorra’dan itibaren ele alınan eşcinsellik konusu romanda geniş yer tutar. Marcel Proust’un homoseksüel olduğu söylenir, buna rağmen, yarı-otobiyografik romanın baş karakteri olan Marcel heteroseksüeldir. Marcel eşcinselliğe hayretle, dehşetle ve çoğu zaman tiksinerek bakar. Sevgilisi tarafından aldatılma düşüncesi zaten acı vericidir ama kadınlarla aldatılma düşüncesi çok daha fazla canını yakar yazarın. Büyük eserin dördüncü cildi olan Sodom ve Gomorra’dan sonra Marcel, cinsiyeti belli olan karakterlerinin eğilimlerini öğrenmek için yoğun çaba harcar. Bir benzetme yapacak olursak, onları pahalı cihazların bulunduğu yarı aydınlık bir hastane odasına kapatır, günlerce odadan çıkmaz, onların öykülerini dinleyerek cinsel muayene formu doldurur, bazen eldiveni giyer jinekolojik pelvik muayene yapar, genital sistem anormalliklerini keşfeder. Erkek eşcinselliğini anlatırken rol modeli M. de Charlus olmuştur, lezbiyenliği anlatırken odak noktası, sevgilisi olan Albertine’dir. Özellikle bu bölümler, Marcel’in takıntılı zihninin en fazla parladığı ve adeta eline aldığı sihirli maymuncukla kilitleri sonuna kadar zorlayıp bilinç katmanlarının kapılarını araladığı bölümlerdir.
Yazarın Mahpus’ta şöyle bir cümlesi vardır: “Aslında Balbec’i terk ederken, Gomorra’yı terk ettiğimi, Albertine’i de oradan kopardığımı sanmıştım; heyhat, Gomorra dünyanın dört bir yanına dağılmıştı!” (Mahpus, s.20)
Marcel Proust, ölümünden bir yıl önce 1921’de Sodom ve Gomorra’yı yayımladı. Burada anlatılan yozlaşmanın yankıları büyük oldu. Türk Edebiyatı’nın büyük ismi Yakup Kadri Karaosmanoğlu, yedi yıl sonra aynı isimle kendi romanını yayımlamış, Paris’te sorgulanan zümreyi İstanbul’a taşımıştır.
Romandaki karakterler
Adı geçen ama hiç görünmeyen karakterler dışında, dört yüzü aşkın yaşayan karakter vardır romanda. Bu karakterlerin romandaki serüveni de şaşırtıcıdır. Yazarın yaklaşık beş yüz işçiyle inşa ettiği katedralde bazı işçiler, bazen yüzlerce hatta binlerce sayfa çalışmayabilirler, bu tembel işçiler tam unutulmaya yüz tutmuşken ellerine bir mala alır ve sabırla yapıdaki pürüzleri gidermeye devam ederler. Hemen her sayfada çalışan taş işçileri ağır şartlardan dolayı hayatlarını kaybedebilirler bazen. Swann’ların Tarafı’nda Marcel, Vintuel’in müziğiyle Swann sayesinde tanışır ama eserde bu ayrıntı çok küçük yer tutar. Yedinci cilde geldiğimizde Marcel bu olayı şöyle bağlar: “Vinteuil’in müziğinden bana ilk bahseden Swann, Albertine’den ilk bahseden Gilberte olmamış mıydı?” (Yakalanan Zaman, s.309)
Bu inşaata son derece sağlıklı başlayan ve zaman içinde ölmüş olan karakterler, ilk sayfadan sona kadar bir bağlantı oluşturur, onların ölü tozları Marcel’in soluğuna karışmaya, zihninde yaşamaya devam eder.
Marcel’in sanata bakışı
“Bir insan öldükten sonra, eğer sanatçıysa ve eserine kendinden bir şeyler katmışsa, o insanın bir parçasının yaşamaya devam edebileceği söylenir bazen. Belki aynı şekilde, bir insandan alınıp başka bir insanın kalbine aşılanan sürgün de, alındığı insan yok olduktan sonra bile yaşamaya devam eder.” (Albertine Kayıp, s.100)
Marcel, sinirli mizaçların yaratıcılığı tetiklediğini savunur. Yaratıcı sanatı icra eden sanatçı sıra dışıdır, bu kimliğe bilgelikle ve kusursuz taklitçilikle değil, şahsiyetle ve özgünlükle ulaşılır. Esasen son cümlede dehanın tanımını yapmış olduk. Dâhilerin evreni, öte âlemi vardır. Marcel sanatı anlatırken, arınmış saf ruhlara ait olan “bir başka evren” tasavvur eder. Marcel’i sanata yönelten tabiattır, ona göre sanatın kendisinin de başlangıcı tabiattır. Bu yüzden yaradılışını tabiattan alan sanatı birçok kez tabiatın renkleriyle tasvir eder. Bir müzik dinletisinde veya resim sergisindeyken o evrenin kapıları bize açılmıştır. Şölen sona erdiğinde biz, buruk bir sessizlikle kendimizi yabancı hissettiğimiz bir başka evrene, yani içinde bulunduğumuz dünyaya fırlatılırız.
“Doğayı olduğu gibi, yani şiirsel olarak gördüğümüz nadir anlar vardır; Elstir’in sanatı, işte bunlardan oluşuyordu.” (Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde, s.363)
Romanın bütün ciltlerinde birden fazla sanat türü ve sanatçıyla yüzleşiriz. Müzik, resim, edebiyat, tiyatro, heykel sanatlarının her biri, yazarın o sanata atfettiği öneme göre mutlaka bir karakterde hayat bulmuştur. Bu karakterler müzikte Vinteuil, resimde Elstir, tiyatroda Berma ve Rachel, edebiyatta Bergotte, heykelde Ski’dir.

Marcel’in edebiyat, tiyatro, heykel gibi sanatlarla ve bu sanatları icra eden kurgu isimlerle ilişkisi inişli çıkışlıdır; ilgisi, eğilimi değişebilir, mesela, “trajedi sanatına olan inancımı çağdaş resimlere aktarmıştım,” diyebilir. Özellikle tiyatro sevgisi ilginç ve gelgitlidir. Henüz çocukken tiyatroya ve tiyatrocu olan Berma’ya hayrandır, hatta âşıktır. Swann’ların Tarafı’nda yazarın tiyatro sevgisi, tiyatronun ağırlığı ciddi şekilde hissedilirken, sonraki ciltlerde o ağırlık yavaş yavaş kaybolur. Belki Rachel gibi, yazarın beğenmediği isimler ünlenip Berma gibiler demode olunca tiyatronun ve tiyatrocuların statüsü de düşer yazarın gözünde. O ortam neredeyse bir pavyon-konsomatris muamelesi görür artık. Görüldüğü üzere, eserin sonlarına doğru yazar hoşnutsuzdur, tiyatroda liyakati sorgular. Bana göre Marcel’in sanattaki gizli kavgası tiyatroyla olmuştur.
“Rachel’le Elstir’i aynı dönemde ortaya çıkaran zaman bir yandan vasatı göklere çıkarıp bir yandan dehayı kutsamıştı.” (Yakalanan Zaman, s.284)
Marcel’in müzik sanatındaki idealinin yansıması Vinteuil olurken, resim sanatındaki idealinin yansıması Elstir olmuştur. En ince sanatsal zevklerinin tatminini Vinteul’in ve Elstir’in sanatlarında bulur. Marcel’in gözünde bu iki kurgu ismin, dolayısıyla, sanatlarının dokunulmazlığı vardır adeta. Pek çok kez sanatın yüceliğini anlatırken müziği ve resmi aynı paketin içinde birleştirir, çiftçi tabiriyle silindir şeklinde balyalar: “lal rengi kadar parlak bir ezgi”benzetmesinde olduğu gibi. Renkler, ezgiler, fırçalar, boyalar, tınılar vb. Bunu kitabın bir yerinde “müzikal fresk” olarak tanımlar. Müzik ve resme üçüncü bileşen zaten hep dahildir: edebiyat. Peki bu karışımı niçin yapmış olabilir? Dünyaya başka gözlerle bakmak ve yaşamın sırrını sanat aracılığıyla açığa kavuşturmak için. Ressam ayrı, müzisyen ayrı, edebiyatçı ayrı gözlerle bakar dünyaya. Fakat bu üstün niteliklerle donatılmış gözlerin nihai amacı ortaktır: dünyayı keşfetmek. Zira her biri, diğerinde olmayan bir gerçekliği ortaya çıkaracaktır.
(Tepeden tırnağa Batı kültürünün prensipleriyle yetiştirilmiş olan Marcel Proust, bir milyon iki yüz elli bin kelimelik devasa romanında, Doğu kültürünün bir klasiği olan Binbir Gece Masalları’na defalarca atıfta bulunur. Son sayfalarına, son satırlarına kadar… Bir ironik hoşluk diyerek geçiştirebiliriz elbette, ama Binbir Gece Masalları, Proust için ulaşılamayacak bir arzu nesnesiydi. Bilinmedik bir evren, düşünce ve hayal âlemiydi. Bakir toprakları kazarak toprak altında kalan gizemli tohumların keşfedilmesi gerekirdi.)
Sanatın ve Vinteuil’in müziğinin yoğunlukla işlendiği kitap Mahpus’tur. Bu kitapta Marcel’in müziği ihya ettiği, vecd ile kendinden geçtiği muhteşem paragraflar vardır:
“Vinteuil’ün müziğinde, söze dökülmesi imkânsız, neredeyse seyredilmesi yasak, bu tür hayaller vardı; uyumak üzere olduğumuz esnada, bu hayallerin gerçekdışı büyüsü bizi okşadığı zaman, mantığın bizi terk etmiş olduğu o anda gözlerimiz kapanır ve yalnız anlatılması değil görülmesi de imkânsız olan şeyi tanımaya vakit bulamadan uyuyakalırız.” (Mahpus, s.341)
“Çünkü Vinteuil, daha çok derin yeteneklerinin yanı sıra, pek az müzisyende, hatta pek az ressamda bulunan bir yeteneğe sahipti: Bu sanatçıların kullandığı renkler o kadar kalıcı ve aynı zamanda o kadar kişiseldir ki, ne geçen zaman bu renklerin tazeliğini bozabilir, ne de o renklerin mucidini taklit eden öğrenciler, hatta onu aşan ustalar özgünlüğünü soldurabilir.” (Mahpus, s.230)
Marcel’in gözünden Dreyfus Olayı
Romanda ele alınan önemli konulardan biri Dreyfus Olayı’dır şüphesiz. Burada Emile Zola’ya parantez açmamız gerekir. Emile Zola, Dreyfus denilince aklımıza gelen ilk yazar, hayatını bu davaya adamış ilk ve tek yazardır. Dönemin cumhurbaşkanına yazılmış olup açık mektup niteliği taşıyan “Suçluyorum” başlıklı sert bir makalesi vardır. Kaynağını yine Dreyfus Olayı’ndan alan ve 1902’de tefrika edilmeye başlanmış Gerçek adlı çok daha uzun ve çarpıcı bir romanı vardır. Marcel, Yakalanan Zaman’da M. de Charlus’un ağzından Zola’nın yazarlığını özetler: “Bir işçi evinde veya madende tarihi bir saraydakinden daha çok şiirsellik bulan Zola…”
Zola eylemci, Proust gözlemci bir yazar. Onları birleştiren bu olayda fikirlerini ifade etme şekilleri de farklı olmuştur doğal olarak. Biri, haklı olduğuna inandığı bir konuda kelimelerini kırbaç gibi kullanmaktan çekinmezken, diğeri, aynı konuyu çok daha incelikli ve sabırlı işler. Marcel’in Dreyfus davasında Dreyfus’un tarafında olduğunu biliriz ama konuyu işlerken didaktik anlatıma başvurmaz. Marcel’in anlatısına göre Dreyfus olayı patladığında toplum ayrışmıştır. İnsanlar ırk ve ideolojik kökenleri gereği lehte ya da aleyhte pozisyon alırlar. Yüksek sosyete davetlerinde bile insanlar destekçi veya karşıt olarak etiketlenirler. Marcel, davanın içeriğinden ve seyrinden gittikçe kopan Paris sosyetesinin değişip dönüşen tutumunu ve toplumun kitlesel olayları değerlendirirken maruz kaldığı farklı dinamiklerin (basın yayın vb.) bilişsel psikolojisiyle daha çok ilgilenir.
“Her toplumsal sınıfın kendi patolojisi vardır!” (Mahpus, s.14)
Yüksek sosyete
Aristokrat çevrelerle tanışma, yüksek sosyeteye girme heveslisi bir genç olarak Marcel, elbiseleriyle, şapkalarıyla Mısır tanrıçası gibi gördüğü Guermantes düşesinin asaletinden çok etkilenmiştir. Onun çehresinde ve giydiği kostümlerde tabiatın izlerini bulur. Marcel’deki bu durum, yani onun Guermantes düşesine olan hayranlığı, yüksek sosyeteye bakışıyla paralel olarak ilerler. İlk aşamada, dışarıdan bakınca o düşsel dünyanın ince, şık, zarif havası Marcel’in hayal gücüyle birleşir. Fakat kast snobizminin hüküm sürdüğü bu âlemin içine girince, Marcel’e ne vadettiğini bilmediğimiz hayal gücü, yavaş yavaş hayal kırıklığına dönüşür ve sönümlenir. (Guermantes düşesine olan ilgisi de aşağı yukarı böyledir.) Orada katı kurallar, askerî rütbe gibi bireyin sıkı sıkıya bağlı olduğu ünvanlar, sanatçılar, yemek masaları, müzik dinletileri ve koskoca bir dedikodu kazanı vardır. Cemiyet içinden biri ölünce, bir suskunluk yasası gibi, ondan hiç bahsedilmez ve eğlence kaldığı yerden devam eder. Soyluluk ünvanları sosyeteyi soğuk bir halkayla çevirir ve ayırır. Bir soyun iyi olması, tıpkı bir şarap gibi, ne kadar eski olduğuna bağlıdır. İyiyse köklüdür, köklüyse iyidir. Öbür yandan Marcel, sadelik ve iyilikleriyle, davranışlarındaki ölçülülük ve üstün nitelikleriyle ışık saçan yüksek sosyetenin gerçek yıldızlarına saygı duyar. Guermantes düşesine hayranlığı sona ermişse de ona olan saygısı hep devam etmiştir.
Bu ortam son derece sıkıcı ve sevimsiz görülebilir, doğrusu bir bakıma öyledir ama sayfaları çevirdikçe değil, kitapları devirdikçe görürüz ki, yüksek sosyetenin kendi içinde –sosyokültürel olaylar sebebiyle– hayli ilginç bir devinim, dolaşım söz konusudur.
Bizim kendi içimizden çıkan; kültürleri, heyecanları, yaşayışları bizimle benzerlik gösteren kişilerin yapıtlarında, hayatımızdan izler bulmamız gayet normaldir. Normal olmayan ve bu romanı olağanüstü kılan unsurlardan biri bence şudur: Daha çok ziyafetlerin, şölenlerin bir araya getirdiği, Paris’in kibar çevresi ve imtiyazlı kesiminin yansıtıldığı bir anlatıda Paris’le ve o kibar çevreyle bağı olmamış sıradan bir insan, sadece karakterleri ve dekorları değiştirerek, nasıl kendi hayatının bir özetini bulabilir? Çünkü yazar, düşünce merkezine, yeryüzünün en karmaşık türü olan “insanı” almıştır; etraflıca incelediği konu ise, arayış içindeki insanın, insan psikolojisinin farklı, renkli ve derin katmanları olmuştur. Ben bu romanda köyümün zengin imamını görürüm, Marcel o sırada, soyu yüzyıllar önceye dayanan kibirli bir dükün üçkağıtçılığını anlatıyordur.
Yazarın yüksek sosyeteyi anlattığı bölümlerde okur ikiye bölünür. Eylem isteyen okur, adeta zoraki gelişen yarım yarım olayların sayfalarca tasvirinden sıkılıp bunalırken edebiyatın dokusunu ve ruhunu kavramayı her şeyin önüne koyan üslupçu okur, bu anlatım tarzına bayılır.
Okurla ilişkisi, okura yazarlık dersi ve okura mesajı
Marcel’in zihin yolu çok defa şüphecilikle açılır ama yanına oturttuğu okura zaman zaman direksiyonu bırakır. Ona güvenmekte tereddüt etmez. Otomobilin aynalarını okurun psikolojisine tutar. Okur bir süre farkında olmadan kendi düşünsel dünyasında sürer, böylece kendini tanır ve kendi gerçekliğini keşfetmesinde ona yardımcı olur.
Peki Marcel’e göre keder ve mutluluk hissi yazarın yaratım sürecini nasıl etkiler?
“Mutlu yıllar kayıp yıllardır; çalışmak için ıstırap bekleriz,” diyor Marcel. Yüce kederler büyük bir yapıt için olmazsa olmazdır, kalbimiz ne kadar derin oyulursa icra edeceğimiz sanat eserinin derinliği de o kadar büyük olur.
“Yazar hiç korkmadan uzun sürecek bir çalışmaya girişebilir. Zihin eserine bir kez başladı mı, çalışma sırasında eserini tamamlama görevini üstlenecek yeterince kederle karşılaşacaktır.” (Yakalanan Zaman, s.197)
Marcel, yaratım aşamasında kederin şehvetinden övgüyle söz ederken, mutluluğun sükûnetini, tekdüzeliğini bir yazar için zararlı görür ama mutluluk hissini tümden yadsımaz. Ona göre hayatımızın herhangi evresinde o hissi de tatmamız gerekir. Mutluluk bizden uzaklaştığında, kedere dönüştüğü zaman kullanışlı olur. Mutluluğu hiç tatmamış olan biri mutsuzluğu hissedemez ve keder hakkında fikir derinliği olamaz. Karşıt iki kavramın birbirinden tamamen bağımsız olarak düşünülemeyeceğini söyler, özetle.

“Beden için sağlıklı olan tek şey mutluluktur, ama zihni güçlendirip geliştiren, kederdir.” (Yakalanan Zaman, s.196)
Eserlere ve yazarlara yönelik altın tespitler Yakalanan Zaman’da bolca mevcuttur. Özellikle bu kitap, yazar ve yazar adayları için bulunmaz bir nimet, bir okuldur. Marcel Proust, yazıp geri çekilen bir yazar olmamıştır, öğrencisiyle devamlı etkileşim halinde olan bir öğretmen gibidir.
“… hatta onu okuyacak olanları okurlarım olarak görmüyordum. Kanımca onlar benim değil, kendi kendilerinin okuru olacaklardı… okurlara kitabım sayesinde kendilerini okuma imkânı sağlayacaktım.” (Yakalanan Zaman, s.312)
“Yazarın düşüncesiyle kendimizi sınırlarsak, sadece kopmuş bir kol kalır elimizde, çünkü eksiksiz hali ancak okurların zihninde oluşur. Orada tamamlanır.” (Albertine Kayıp, s.143)
Romanın doruk noktası
Zirve sahne Yakalanan Zaman’da geçer. Kitabın sonu değildir ama bence düğümün çözüldüğü, eserin ulvi amacına ulaştığı nokta burasıdır. O upuzun sahneyi şöyle harman edelim: Marcel yıllar sonra bir sosyete davetine katılır, oradaki konukların çoğunu eskiden tanır. Ama eskiden tanıdığı insanlar ile şimdi gördüğü insanlar aynı değildir. Salonda gördüklerini, gerçeğe bağlı kalmayan kötü niyetli bir ressamın kötü portrelerden oluşan bir sergisine benzetir. Onları incelemeye devam ederken göz hizasındaki marki dikkatini çeker, marki eski bir tanıdıktır ama bir sorun vardır. Yanaklarında iri kırmızı keseler mevcut olmasına rağmen, marki hayatından gayet memnundur. Acaba şarbon mu, diye düşünür Marcel. Kendi içinde bir çıkmaza girer: Hastalığını sorarsam patavatsız, sormazsam duygusuz diyecekler… Ne yapmalı? Markinin karısına fısıltıyla sorar: Markinin sağlığı iyi mi? Gayet iyi, diye yanıt alır markizden. Markiz bu sorunun anlamsızlığına şaşırır. Bir anda kıvılcım çakar Marcel’in zihninde. O kırmızı keseler, kayıp zamanın iziymiş. Zamanın markinin yüzüne taktığı bir maskeymiş! Peki eserin en vurucu noktası burası mıdır? Hayır. Nasıl ki markiz, eşine daima yakın olduğu için onun yavaş yavaş yaşlanıp başkalaştığını fark edememişse, bir çanta gibi yanımızda taşımak zorunda olduğumuz kendimizi, en son kendimiz fark ederiz. Kendimize dışarıdan bakan üçüncü bir göze sahip olsak bile, o gözün, zamanın anlaşılmaz muammasını akıl süzgecinden geçirmesi ve parçası olduğu, ait olduğu bedende nesnel tarama yapabilmesi mümkün değildir. Marcel’in zihninde bile… Sözü yazara bırakalım:
“Bunun üzerine, kendimi adeta hayatta karşılaştığım ilk gerçek aynada görürcesine, tıpkı benim gibi genç kaldıklarını düşünen yaşlıların gözünde gördüm; onlara itiraz etsinler diye kendimden yaşlı bir adam olarak bahsettiğimde, beni kendilerini gördükleri gibi değil, benim onları gördüğüm gibi gören bakışlarında en ufak bir itiraz okunmuyordu… Hiç şüphe yok ki, birçok insan yaşlandığını keşfettiğinde benim kadar üzülmüyordu. Ama her şeyden önce, yaşlılık da ölüm gibidir. Bazıları ikisine de kayıtsız kalır; diğerlerinden daha cesur oldukları için değil, hayal güçleri daha zayıf olduğu için.” (Yakalanan Zaman, s.217)
Bu sahnede yazılan satırlar yirminci yüzyılın en büyük romanında, ipliğin salıverildiği, arapsaçına dönen düğümün çözüldüğü, üç bin küsur sayfalık arayışın sonunda, zamanın kayıp ayak izlerinin bulunduğu en can alıcı satırlardır. Asırlık falezler yıkılmış, dev buzullar aşılmış, dağ çemberleri parça parça bükülmüş ve zirveye Kayıp Zamanın İzinde adlı muhteşem bir kale yapılmıştır. Tek başına bir dâhi, kalenin gönderine edebiyatın bayrağını çekmiştir. Onu okumak, bir daha göremeyeceğimizi bildiğimiz bir astronomik olayı izlemek gibidir.
“Böyle bir kitabı yazmayı başaran kişi ne kadar mutlu olurdu!” (Yakalanan Zaman, s.311)
Kerem Han

Harikulade bir yazı. Kerem Han’a teşekkürü bir borç bilirim. Tabii Onur Çalı’ya da…
Proust üzerine okuduğum en iyi metinlerden biri. Çok teşekkürler.
Yoğun emek ve özenle yapılan bir inceleme olduğu her halinden belli. Öykülerini beğenerek okuduğum Kerem Han’ın bu alanda da kalemi kuvvetli. Yolu açık, eserleri bol olsun.