“21. yüzyılın ilk çeyreğinde modern insanın savaşlar, salgın hastalıklar, ekonomik çöküşler ve doğal afetlerle verdiği sınavlar düşünülürse hayat doğrusal değil döngüsel akıyor. Öyle görünüyor ki insanoğlu Godot’yu beklemekten vazgeçmeyecek. Godot yarın mutlaka gelecek.”

Samuel Beckett “Her sözcük sessizlik ve hiçlik üzerinde gereksiz bir lekedir,” demiş ve sanki Godot’yu Beklerken’i de bu düsturla yazmış.
Oyun “Yapacak bir şey yok,” cümlesiyle başlıyor. Çaresizliğin, tükenmişliğin ve kabullenişin ilanı bu. İrkiliyoruz ama yadırgamıyoruz. Yüzleşmenin şoku yaşadığımız. Dilimize pelesenk olmuş, ruhumuzda derin karşılığı olan bir cümle nihayetinde. Bu yüzden daha bir dikkat kesiliyor, daha bir çekiliyoruz oyuna. Sıkıştığımız köşelerimizden oyunu izlerken tekrar tekrar duyuyoruz onu: “Yapacak bir şey yok.”
Oyunun temel izleği modern insanın hiç bitmeyen bekleyişi. Bu izleğin etrafında tükenmişlik, belirsizlik, çaresizlik, yabancılaşma, ölüm, yeniden doğuş, yaşamın döngüselliği, kaygı, yüzleşme, varoluşsal sancılar, yıkım, umut, bencillik gibi pek çok izleği de içeren çağrışımsal bir yapı kurmuş Beckett. Olay, diyalog, mekân ve zamanın durmadan kendini tekrar ettiği döngüsel bir kurgu karşımızdaki. Metin, “Yaşadığın ve yaşamakta olduğun bu hayatı, yeniden ve sayısız kere daha yaşamak zorunda kalacaksın; içinde yeni hiçbir şey olmayacak: Yaşamındaki her acı her sevinç her bir düşünce ve her bir soluk, tarif edilemeyecek kadar küçük ya da büyük her şey, arka arkaya ve aynı sırayla, sana dönecek – ağaçların arasından süzülen şu alacakaranlık ve şu örümcek bile, şu an ve ben kendim bile. Varoluşun sonsuz kum saati, içinde toz lekesi olan sen ile yeniden ve yeniden baş aşağı çevrilecek!”[1] diyen Nietzsche’nin Bengi Dönüş’üne denk geliyor. Oyunda kahramanlar arasındaki ilişki ve hikâye kaosun merkezinde.
Akşam vakti, bir kır yolu kıyısında, kuru bir ağaç ve ne yaptıkları pek belli olmayan iki insan görüyoruz. Kim bu insanlar, orada ne yapıyorlar, nereden gelip nereye gidiyorlar, hikayeleri ne, bir evleri, yurtları var mı mesela? Bu soruların cevaplarını hiç öğrenemiyoruz. Bunlar gibi zaman ve mekân hakkında da hiçbir şey bilmiyoruz, muğlak ve belirsiz her şey. Tüm bilgimiz doğanın döngüsünden geliyor. Vladimir (Didi) ve Estragon (Gogo) Godot’yu bekliyor, fakat Godot kim, onu niçin bekliyorlar, Godot gelecek mi? Bunlar da bilinmezin birer parçası. Belirsizlik üzerine kurulu oyun boyunca Godot’nun izini sürüyoruz: Godot neyin simgesi? Kuşkusuz her izleyici de farklı bir anlam yakalıyor bu soru fakat yine de insanın geleceğe dair umutlu bekleyişinin bir tezahürü Godot. Çünkü Viladimir’in dediği gibi “Yarın her şey daha iyi olacak.” Tüm kalbimizle inanıyoruz bu yanılsamaya, sıkı sıkı tutunuyoruz. Neden? İçinde bulunduğumuz andan başka bir şey olmayan “hayat” niçin somutta değil soyutta, gerçekte değil hayalde, eylemde değil eylemsizlikde ete kemiğe bürünüyor? “Anda, şimdide” kalmak niçin zor? Geçmişle gelecek arasında mekik dokuyup şimdiyi ıskalamak, beklemek; zihnin baş edemediği bir durumdan kaçış, kendini korumak için kurduğu bir oyundan başka ne olabilir ki?
Godot’yu Beklerken’in yazıldığı 20. yüzyılın ilk yarısında insanlık iki büyük savaşın içinden geçmiş, yıkımın ve ölümün derin yaralarıyla yaşamak zorunda kalmış. Vladimir ve Estragon’un her yerde ceset görmesi bir yanılsama değil çıplak gerçeğin ta kendisi bu yüzden.
VLADIMIR: Nereden gelmiş bütün bu cesetler?
ESTRAGON: Bu iskeletler.
VLADIMIR: Söyle bana.
ESTRAGON: Doğru.
VLADIMIR: Biraz düşünmüş olmalıyız.
ESTRAGON: Başlarda.
VLADIMIR: Ölü mahzeni sanki! Ölü mahzeni!
Ne yaparsa yapsın, deneyimleyerek öğrendiği gerçeklerden kurtulamayan insan onu eylemsizliğe götüren bir çaresizliğin pençesine düşüyor. İstemsiz dökülüyor söz dilinden: “Yapacak bir şey yok.” Anlamını yitirmiş bir dünyada hiçbir şey yapmamak da çok şey yapmaktır belki de kim bilir.
Vakit geçiyor, ömür tükeniyor, acı gerçekler bir bir üşüşüyor zihnimize: pişmanlıklar, ihmal edilenler, ertelenenler, yaşanmayanlar, yaşanamayanlar… Böğrümüze bir öküz gelip oturuyor. Hiçliğin ortasında her şeye ve herkese yabancı, yapayalnız kalınca korkuya kapılıyoruz Vladimir gibi.

“Bazen o son anın geldiğini hissederim, her şeye rağmen. O zaman iyice tuhaflaşırım. (Şapkasını çıkarır, içine bakar, elini içinde gezdirir, sallar, yeniden giyer.) Nasıl diyeyim? Hem ferahlarım hem de (doğru ifadeyi arar) … korkuya kapılırım. (Tumturaklı.) KOR-KUYA! (Şapkasını tekrar çıkarıp içine bakar.) Komik! (Şapkasının tepesine sanki bir şeyler düşürmek için vurur, tekrar içine bakar, giyer.) Yapacak bir şey yok. (Estragon müthiş bir çabayla çizmesini çıkarır; içine bakar, elini içinde gezdirir, ters çevirir, sallar, yere bir şey düştü mü diye bakınır, hiçbir şey bulamaz, elini tekrar çizmesine sokar; gözleri donuktur.) Eee?” (Godot’yu Beklerken, s.11)
Oyunun dikkate değer bir başka yönü ise kahramanların veriliş biçimi. Kahramanlar zıt kutuplarda ama birbirlerini tamamlayacak, bütünleyecek şekilde veriliyor. Vladimir-Estragon, Pozzo-Lucky, küçük çocuk ve kardeşi gibi. Her biri bütünün bir parçası. Birinin varlığı diğerinin varlığına muhtaç.
Vladimir Godot’nun geleceğinden emin, sabırla Godot’yu beklerken Estragon, onu hatırlamıyor bile. Her şeyi unutuyor ve de umursamıyor, vazgeçmeye meyilli. Vladimir’in içindeki çocuk adeta. Dişil, pasif, umutsuzluğa, eylemsizliğe, belleksizliğe ve yönetilmeye dönük diğer yarısı. Aynı durum Pozzo ve Lucky için de geçerli. Pozzo kapitalizmin, güç odaklarının ve modernitenin simgesi, eril, her şeyin sahibi. Lucky ise bir köle, dişil, zayıf ve emeğin simgesi. Varlıkları, varoluşları birbirine bağlı. Her ne kadar haber getiren küçük çocuğun kardeşini görmesek de söylediklerinden kardeşinin onun diğer tarafı olduğunu anlıyoruz.
Beckett’in metinde kurduğu dairesel yapı, diyaloglardaki kaosa karşın mekânda yarattığı dinginlik, kahramanların aktif-pasif varlıkları, birbirlerini bütünlemeleri, varoluşsal sıkıntı yaşamaları, iç içe geçen ölüm ve yaşam, zamanın gece ve gündüz döngüsünde verilmesi Çin felsefesindeki Ying Yang anlayışını çağrıştırıyor. Batılı yazar Samuel Beckett çağdaşı Hermann Hesse gibi bir uzak doğu felsefesinden etkilenmiş midir bilinmez ama kurduğu yapı psikolojik yaklaşımlar dışında bu Çin felsefesi ve kutupluluk ilkesi üzerinden de okunabilir gibi görünüyor.
Metin boyunca anlamsız, birbiriyle ilgisizmiş gibi görünen absürt diyaloglarla karşılaşıyoruz. Böyle diyaloglardan birinde Vladimir ve Estragon adamotundan söz ediyor:
“Bekliyoruz. Peki ama beklerken? Kendimizi asmaya ne dersin? Hımm. Ereksiyona yol açar. (Heyecanlanır). Ereksiyona ha? Üstelik şeyin döküldüğü yerde adamotları biter. Adamotu koparılınca neden feryat eder? İşte bu yüzden. Bilmiyor muydun? Hadi hemen asalım kendimizi.” (Godot’yu Beklerken, s.20)
Pek çok ulusun mitolojisinde, yaradılış efsanesinde ve edebi eserde karşımıza çıkıyor adamotu. Fransız yazar Gustav Flaubert “Herodias” adlı öyküsünde bahseder ondan: “siyah şalvarında adamotu desenleri vardı… Bir kelebekten daha hafif Salome uçmaya hazır görünüyordu” Yine Shakespeare’in Romeo ve Jüliet’inden çarpıcı final sahnesinde o vardır: “Ya duyarsam topraktan sökülen adamotlarının çığlıklarını / Çıldırmış bu çığlıkları duyan ölümlüler…”[2]
Adamotu ile ölüm arasında doğrudan bir ilişki kurulur ve aynı zamanda doğurganlığı da imler. Yazar bilinçli ya da bilinçsiz metin boyunca bütün yapılarda oluşturduğu döngüsel yapıyı burada da kullanıyor. Ölüm yaşamdan, yaşam da ölümden doğuyor. Ölüm ve yaşam dairesel bir bütünün parçaları. Bu eksenden bakıldığında çağrışımsal ve imgesel yönü zengin olan metin yeniden doğuş felsefesi etrafında da şekilleniyor.
Erkeğin spermi toprakla buluşur ve adamotu yeşerir. Feminist bir yaklaşımla değerlendirdiğimizde –dini motiflerde geçen Allah Baba inanışı da göz önüne alındığında– bu bize yaşamı erkeğin başlattığını, evrenin ve yaşamın yaratıcısının erkek olduğunu gösterir, yani ataerkil bakış açısının bir yansımasıdır. Buradan yola çıktığımızda ve Godot’yu Beklerken’de kadın oyuncuların oynamasına izin vermediğini[3] düşündüğümüzde Beckett’in bilinçaltının su yüzüne çıkması olarak da değerlendirebilir.
Oyunun sonunda Beckett’in de sıkıştığı köşede Godot’yu beklemiş olma ihtimali kemirip duruyor zihnimizi. Sahiden beklemiş midir o da? Annesinin rahmindeki yaşamın korkunç anısını taşıyan, sürekli olarak bundan yakınan ve boğulacağını sandığı anlar yaşayan, fakat her zaman yaşamlarının bir gün düzeleceğini söyleyen, Beckett de muhakkak beklemiştir Godot’yu demekten alamıyoruz kendimizi.
Samuel Beckett’in 20. yüzyılın ortalarında kişisel hayatından süzerek yazdığı eserin üzerinden neredeyse bir asır geçti. 21. yüzyılın ilk çeyreğinde modern insanın savaşlar, salgın hastalıklar, ekonomik çöküşler ve doğal afetlerle verdiği sınavlar düşünülürse hayat doğrusal değil döngüsel akıyor. Öyle görünüyor ki insanoğlu Godot’yu beklemekten vazgeçmeyecek. Godot yarın mutlaka gelecek.
Ayşe Saban Topuz
Kaynakça
Samuel Beckett, Godot’yu Beklerken, Çev: Uğur Ün, Tarık Günersel, Kabalcı Yayınevi, 2006.
Martin Esslin, Absürd Tiyatro, Çev: Güler Siper, Dost Kitabevi, 1999.
Recep Bodur, Herman Hesse’nin Demain Adlı Eserinde Dualist Yaklaşım, Dergipark, Aralık, 2023.
Berna Moran, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, iletişim Yayınları, 2022.
