Dünya’nın oluşumundan itibaren (50 Milyon yıl hata payıyla) 4 milyar 540 milyon 874 bin 675. Yıl, 214. Gün: 

ALBERTO MANGUEL: ALINTILARIN YAZARI 

“Çılgınlığın giderek arttığı bu dünyada yazmak benim için akıl sağlığının teminatı.” (Alberto Manguel)

Bizde ve dünyada Okumanın Tarihi ve Kütüphanemi Toplarken adlı kitaplarıyla tanınan Alberto Manguel, her şeyden önce, “tutkulu bir okur.” Kendisiyle 2020 yılının Nisan ayında yapılan bir söyleşi kitaplaştırılmış.[1] Okur, kitaba neden Hayali Bir Hayat adının verildiğini, kendini anlatma fırsatı bulan yazarı tanıdıkça daha iyi anlıyor: Edebiyatı temsil eden kurmaca bir dünyanın içinde yaşamayı seçen bir yazar Manguel. Bu yüzden de konuşmasında metinlerarasılık ağır basıyor ve anlatısı yerinde kullanılan alıntılarla dolu; her birinin bir bağlam içinde geçmesi, söylenenin etkisini daha da güçlendiriyor. 

Söyleşi, her şeyden önce Manguel’in entelektüel birikimini ortaya koyuyor. Kitap, bir entelektüelin yaşama, edebiyata, sanata, doğaya ve insana bakışındaki rasyonelliği (duygusallığı değil) öne çıkarıyor. Yazarın, dünya edebiyatını kuran belli başlı dillerden İngilizce, Almanca, Fransızca, İspanyolca ve İtalyancaya hakimiyetini şaşkınlıkla karşılamamak olanaksız. Metinde, bu dillerin birinin diğerlerine yazıdaki üstünlüğü veya zayıflığı da ele alınıyor. 

Bir metni edebi yapan nedir? Bir okura edebi görünen bir metin, diğerine öyle görünmeyebilir mi? Diğer deyişle, bir metnin edebi olmasını sağlayan nesnel kriterler mi var, yoksa metnin edebiliğini okurun zihni, onun öznel değerlendirmesi mi saptıyor? Alberto Manuel’i dinlerken bu sorular akla geliyor ve ikincisi ağır basıyor: Çünkü Manguel bir okur olarak, bir kitabın edebiliğini, edebiyat dışı bağlantılarla (tarih, coğrafya, mitoloji, teoloji, psikoloji gibi) ele alıyor ve metne belki de yazarının bile niyet etmediği çokanlamlılık katarak metni katmanlaştırıyor. 

Her zaman tek isteğinin edebi metin okumak olduğunu söyleyen Manguel, Borges’ten aldığı ilhamla, bir yapıttaki edebiliğin “kelimelerden, düşüncelerden ve düşüncelerin ifade ediliş tarzından aldığımız zevkten kaynaklandığını” savunuyor. Eğer, söylediği gibi bir metnin edebiliği, onun dil ve üslup gibi tema ve biçimden bağımsız niteliklerindeyse ve zevk deyince, okumanın yarattığı duyumla gelen algıdan alınan zevk kastediliyorsa, edebilik öznel bir duyumsamanın sonucudur denebilir. Edebiyatın okura yaşattığı iz bırakan, yani gerektiğinde hatırlanan, özel bir deneyim olduğu inkâr edilemez. Edebiyatın estetiği aynı güzellik gibi, görenin gözündedir.

Diğer yandan, biliyoruz ki bir metnin yapısını oluşturan zaman, mekân, kurgu ve karakterler de okura zevk veren unsurlar olabilir. Metinde okurun tanığı olduğu bir zaman dilimi, aşina olduğu bir mekân, okura birini anımsatan bir karakter ve alışılagelmişi aşan veya bilmecemsi bir kurgulama okunandan alınan zevki artırabilir, ki bu da kişiye özel bir deneyim sayılır. “Her metin yazarının zannettiğinden daha fazlasını içerir,” diyor Manguel de.

Borges’ten farklı olarak bir kitap fetişisti olduğunu saklamayan yazarın, ondan öğrendikleriyle ilgili konuşma metni, Borges hayranları için onu daha iyi tanımak adına geri çevrilemez bir okuma fırsatı sunuyor. Manguel ergenlik yıllarında, Borges’in körlüğü nedeniyle ona kitap okumak ayrıcalığına sahip olmuştu.

Kendi yaşamını “Harikulade, olağanüstü bir deneyim!” olarak gören ve onu okuduğu “en iyi kitap”a benzeten, kısaca roman gibi bir hayatı olan yazarın, kitapları ve kurmacayı yaşama öncelediğini söylemesi bir çelişki sayılmamalı. Hayali Bir Hayat’ta yazar, yaratıcı yazarla arkasındaki insanın farklı evrenlerin varlıkları olduğunu özellikle belirtse de kitap, yazar Alberto Manguel’i olduğu kadar insan Alberto Manguel’i de tanımak isteyenler için vazgeçilemeyecek bir kaynak niteliğinde.

Alberto Manguel, edebi geleneğe sıkı sıkıya bağlı olmakla kalmayan ve Tapınak Şövalyelerinden biri olduğu tarihçiler tarafından ileri sürülen çok sevdiği şair Dante gibi, edebi geleneği bir şövalye anlayışıyla sürdürme mücadelesini de kalemiyle veren bir çağdaş yazar.

223. Gün: SOLJENİTSİN’İN MATRİYONA’SI

Aleksandr Soljenitsin’in “Matriyona’nın Evi” öyküsü, öykü okurları, öykü yazarları, öykü yazanlar, öykü yazma heveslileri için bir ders niteliğinde. Yazarın diğer yapıtlarına göre 48 sayfalık görece kısa öyküsü merak uyandıran bir başlangıçla okuru hemen kendine çekiyor. “Bir öykü nasıl başlamalı?” sorusunun türlü yanıtlarından hiç değilse birini sergilediğini düşündüğüm giriş şöyle:

“Aşağıda anlatacağım olaydan en azından bir buçuk iki yıl sonra bile trenler Moskova’nın yüz seksen dört kilometre ilerisinde birden yavaşlar, sanki yollarını yoklaya yoklaya yürümeye başlarlardı. Yolcular hemen pencerelere, sahanlıklara üşüşürlerdi. Yolu mu onarıyorlardı, yoksa tren raydan mı çıkmıştı?

Hayır. Geçidi aşar açmaz tren yeniden hızlanır, yolcular da yerlerine otururlardı.

Neden böyle yavaşladıklarını yalnız makinistler bilirlerdi.

Bir de ben…”

Soljenitsin’in öyküsü, yıllar önce Cem Yayınlarından çıkan İvan Denisoviç’in Bir Günü adlı üç öykülük kitapta yer alıyor. Ekşi Sözlük yazarlarına göre, kitabın çevirmeni Mehmet Özgül Rusçadan Türkçeye en iyi çevirileri yapan iki çevirmenimizden biri. Öyküyü okurken bu yorumun doğruluğuna katılmamak elde değil.

Soljenitsin öyküsünde, önce hapiste geçen yıllarını okura anımsatacak şekilde oluşturduğu köy öğretmeni karakterini tanıtır. Sonra, ev sahibesi Matriyona’yla tanışırız. Öykü ilkin, dindar bir çevrede dindar olmadan yaşamayı seçen Matriyona’nın ve kiracısı öğretmenin sakin ve olaysız geçen günlük hayatlarının rutinini Matriyona’yı odağa koyarak anlatır. Yazar, kurgusunun kartopunu yuvarlamaya başlamıştır bir kere. Hikaye geliştikçe, kartopu daha da büyür, Matriyona’nın ailesi ve yakınları öyküye girmeye başlar; Matriyona’nın geçmişi yavaş yavaş okurun zihninde belirir. Bütün bunlar, kimsenin beklemediği bir olaya yazarın kurgusal hazırlığıdır. Hızlı gelişmeler komşuları, köydeki insanları ve hatta resmi görevlileri de öykünün içine çekecek ve yuvarlanan kar kütlesine kalınca bir katman katarak sonunda onu durduracaktır. Başta aktardığım girişi öyküye bağlayan olay, Matriyona’nın sakin yaşamına ve onu çevreleyen akraba ve yakınlarına aşina okur için yeterince şaşırtıcıdır.

Soljenitsin’in, öykünün duygusal doruğunu anlatının en sonuna değil de önceye alması ve öyküyü bir felaket sonrasında sakin bir atmosferde bitirmesi, Çehov’un kendi oyunları için “devrimci” bir anlayışla geliştirdiği kurgu biçimine öykünüyor ve öyküyü “Çehov vari” yapıyor. Fakat aynı zamanda da, hikayenin Shakespeare tarzı sonla bitmesi (Rus yazarlarının İngiliz Edebiyatı merakını hatırlayalım) “Matriyona’nın Evi”ni daha da ilginçleştiriyor ve onu üstünde durulması gereken bir öykü haline getiriyor.

Varlığımızın –onlar annemiz ve babamız da olsa– başkalarının seçiminin bir sonucu olduğunu biliyoruz. Ya yaşamlarımız? Bireysel açıdan baktığımızda “Matriyona’nın Evi” kaderin mi yoksa seçimlerimizin mi (ya da hâlâ başkalarının seçiminin mi) yaşamlarımıza yaşadığımız şekli verdiğini sorgulayan ve sorgulatan bir öykü. Soljenitsin, öykünün baş karakterini bir Rus atasözüyle evrenselleştirerek temasının toplumsal yanını vurgulamayı yeğler. “Her köyde onu ayakta tutan bir doğru insan vardır,” der ve hatta “şehirlerimizde ve dünyamızda da,” diyerek bitirir. Öyküdeki o insan şüphesiz Matriyona’dır. Biz de, ülkemiz dürüst insanların sayesinde ayakta kalıyor, demez miyiz? 

228. Gün: “ŞEYTANIN GÖR DEDİĞİ”

Usta yazar Çetin Altan gazetelerde “Şeytanın Gör Dediği” başlıklı köşesinde yıllarca makaleler yazdı. Bugün elime o eski gazetelerden biri geçti. 8 Aralık 1991 Pazar gününe ait Sabah Gazetesi. Altan, ikinci sayfanın sol üstündeki yazısına öyle bir başlangıç yapmış ki, 33 yıl öncesinin değil de, sanki bu günün gazetesini okuduğum duygusuna kapıldım. Yazarın edebiliği elden bırakmadan yazdığı köşe yazısının ilk bölümünü, noktalama işaretlerine varıncaya kadar aynen aktarıyorum.

“Terör.. Enflasyon.. İşsizlik.. Eğitim sorunları.. Sağlık sorunları.. Yatırım sorunları..

Dış dünyada ise yataklarını değiştirmeye kalkan eski büyük ırmakların, akacak yeni bir yön ararken sakıncalı bir bataklığa çevirdiği geniş alanlarla; biribirine daha çok sokulmak için yeni kıvrımlar, yeni kavisler çizmeye uğraşan küçük ırmaklar..

İçerde ayrı bir hengame, dışarda ayrı bir hengame..”

230. Gün:

İnsanlar, dünyada doğum ve ölüm varken ritüelsiz, yaşam varken de rutinsiz yapamazlar.

Nazmi Özüçelik


[1] Hayali Bir Hayat / Sieglinde Geisel ile Söyleşi, YKY, Mart 2024.