Kimse kimsenin hikâyesini bilmiyor, herkes bir rolün içinde. Ben de burada yazan adam rolündeyim. Sert cümleler kuran, gördüğü şeylerin içinden büyük yargılar çıkaran bir yazar. Arkama yaslandığımda ise gözlerini denize dikmiş, klimanın altında serinlemeye çalışan bir bedenim sadece. Etrafımdaki kalabalığın içinde hiçbir cümle kesin, hiçbir hüküm tamamlanmış değil. Yazdıklarımın sertliği burada yumuşuyor, yerini belirsizliğe bırakıyor.

Bazı insanların hayatlarında frenleyemediği dürtülerin, yetki ve imkânla birleştiğinde nasıl genişlediğini ve meşrulaştığını gördüm. Bu noktada mesele yalnızca kişisel bir zaaf değil. Başkasının bedenini, duygusunu, hayatını ikincil sayma, kendini merkeze koyma. Kişi çoğu zaman bu bencilliğinin farkında olmuyor, normali olarak görüyor, bazen de gündelik davranışların içine gizliyor.

Teke Şenliği, yıllar sonra erkeklik üzerine düşünürken yeniden aklımı meşgul etmeye başladı. Despotluğun sadece ideolojik değil, denetlenmeyen bir erkeklik hâliyle de ilişkili olabileceğini düşünüyorum. Güç, iktidar, şiddet ve cinsellik birbirinden bağımsız değil, aynı yerden besleniyor. Bedeni denetlemekle ülkeyi denetlemek arasında kurulan görünmez bağ, erkeklik sınır tanımadığında siyasal bir yapıya dönüşüyor. Mesele kolektif bir körlük. Erkeğin kadın üzerinde kurduğu güç, kaybetme ihtimali belirdiği anda daha da sertleşiyor, görünür hâle geliyor. Aynı yapı Turgut’ta daha küçük ölçekte ortaya çıkıyor. Kendini durdurmayan, sorumluluk üstlenmeyen, yaptığını erkekliğin doğası diye açıklayan bir dil. Bu dil yalnızca savunma değil, aynı zamanda saldırının da gerekçesi ve en kötüsü de iktidarın da dili. Bu, cesarete zemin hazırlayan yapı, onu koruyan sessizlik, onu meşrulaştıran dil her toplumda, her seviyede dolaşımda. Sessiz kaldıkça güçleniyor, tekrarlandıkça normalleştiriliyor.

Vargas’ın romanındaki diktatör nasıl kendini yasadan muaf görüyorsa, Turgut da kendini ahlaktan muaf görüyor. Küçük bir alanda kurulan tahakkümle, büyük bir coğrafyada kurulan tahakküm arasında yalnızca hacim farkı var. Mantıkta ve işleyişte belirgin bir değişiklik yok. Biri görünür, diğeri ise gündelik hayatın içine gizlenmiş. Erkeklik dediğimiz şey gerçekten doğa mı, yoksa hesap vermemek için dolaşımda tutulan bir mazeret mi ya da dogmatik bir varoluş mu? Eğer doğaysa neden sürekli savunulmak zorunda kalıyor? Herkes tarafından kabul edilmesi gerekmez mi? Eğer mazeretse neden bu kadar yaygın? Eğer dogmaysa niçin temelinde kırılmalar yaşanmıyor, binlerce yıldır devam edegelen bir örüntü niçin dönüşmüyor? Bu soruların cevabını veremiyorum ama sınır koymayı reddeden her erkeklik er ya da geç bir tahakküm biçimine dönüşüyor. Bu dönüşüm çoğu zaman fark edilmeden, bazen gizlice, bazen de güçle birleşerek gerçekleşiyor ve sonrasında meşrulaştırılıyor.

Sorunun arzu, şehvet ya da sapkınlık olmadığını, bir yanıyla dokunulmazlık olduğunu düşünüyorum. Cezasızlık sürdükçe erkeklik daha da pervasızlaşıyor, sınır tanımama doğallık gibi sunuluyor. Bir başka sorun da arzunun üstünde hiçbir otorite tanımamak. İstek değil, isteğin önüne hiçbir sınır koymamak. Kendini yasadan, ahlaktan ve başkasının zararından bağımsız görme cesareti bu noktada varlığını sürdürüyor.

Sabah Central Pattaya’da denize bakan bir kafede kahvaltı yaptıktan sonra laptopumu açtım. Yazarken arada başımı kaldırıp dışarıyı seyrediyorum. Plaj kalabalık, şehir canlı. Köşedeki masada oturan iki genç kız telefonlarına eğilmiş, başlarını neredeyse hiç kaldırmıyorlar. Parmakları ekranda hızlı hareket ediyor ama yüzlerinde hiçbir ifade yok. Biraz ileride orta yaşlı bir adam, sesini gereğinden yüksek tutarak konuşuyor. Karşısındaki kadının yüzüne bakmıyor. Kadın kahvesini içiyor, gözleri camın dışında, denize yönelmiş. Aralarındaki mesafe fiziksel değil, sessizliğin içinde büyüyen bir boşluk. Adamın cümleleri kadına ulaşmıyor. Bir süre sonra ses tonu düştü, elini kadının koluna koydu. Kadın kolunu çekmedi, hafifçe omzunu düşürdü. O küçücük omuz düşüşü her şeyi anlatmaya yetiyor. Bir erkeğin kadını terk edişi ile bir kadının erkeği terk edişi bile birbirine benzemiyor. Kavga yok. Bağırış çığrış yok, sadece ağır bir suskunluk. Güç en çok susarak etkisini gösteriyor. Kadının sessizliği adamın konuşmasından daha çok şey anlatıyor.

O anda sanki hiçbir şey olmuyor, her şey zihnimde gerçekleşiyor. Sadece yazdıklarımın içinde bir karaktere dönüşüyorum. Bazı yargı cümlelerimi siliyorum, bazılarının yerini değiştiriyorum, bazılarını olduğu gibi bırakıyorum. Az önce iktidardan, erkeklikten, sınırdan söz ediyordum. Etrafımda oluşan kalabalık dikkatimi dağıttı. Masalardaki boşları toplayan garson tepsiyi dengede tutmaya çalışıyor. Bileği hafifçe titriyor ama tepsiyi düşürmüyor. Göz göze geliyoruz. Kimse kimsenin hikâyesini bilmiyor, herkes bir rolün içinde. Ben de burada yazan adam rolündeyim. Sert cümleler kuran, gördüğü şeylerin içinden büyük yargılar çıkaran bir yazar. Arkama yaslandığımda ise gözlerini denize dikmiş, klimanın altında serinlemeye çalışan bir bedenim sadece. Etrafımdaki kalabalığın içinde hiçbir cümle kesin, hiçbir hüküm tamamlanmış değil. Yazdıklarımın sertliği burada yumuşuyor, yerini belirsizliğe bırakıyor.

Öğleden sonra güneş batana dek denizdeydim. Akşam saat sekizde Turgut’un evinin karşısında, Turgut’un aşağıya inmesini bekliyorum. Üç yetişkin kadın ve bir de çocuk, bakkalın bulunduğu kaldırıma kurulu plastik masaya kurulmuş, yemek yiyor. Orada, Turgut’u beklediğim bazı akşamlar bana bir şeyler ikram ediyorlar. Tay insanların ne kadar misafirperver olduğunu en çok bu sokakta gördüm. Manzara tanıdık. Ne zaman sokağa gelsem birkaç kadının, bazen aralarında bir Avrupalı turistin oturduğunu, önlerinde bira şişleri, sohbet ettiklerini, güldüklerini görüyorum. Kimse acele etmiyor, bir yere yetişmeye çalışmıyor. Gece ilerlese de masa dağılmıyor. Geç saatte sahilden odama dönerken hâlâ oturduklarını, aynı sakinlikle yediklerini, içtiklerini görüyorum. Masadaki yüzler değişiyor ama düzen aynı. Tayland’da buna kreng jai diyorlar, karşındakini zor durumda bırakmamak, yüksek sesle itiraz etmemek, ortamın huzurunu bozmamak üzerine kurulu bir düzen. Yemek burada yalnızca karın doyurmak değil, birlikte oturmanın, aynı masayı paylaşmanın bahanesi. Konuşmaya ara verdiklerinde küçük metal kaşıkları ya da tahta çubukları ağızlarına götürüyorlar, sonra yine sessizce devam ediyorlar. Kimse diğerinin sözünü kesmiyor, kimse ortamın akışını zorlamıyor.

Turgut ayağında terlik, üzerinde Galatasaray forması, altında tek cebi fermuarlı bir şortla indi aşağı. Gece eğlenmeye değil de sanki sıcağın altında çalışmaya gidiyor. Kimseyle göz göze gelmiyor, selam veriyor ama durmuyor, birine gülümsüyor, sonra arkasını dönüyor. Birinin yanına oturacak gibi oluyor, vazgeçiyor. Kadınlarla samimi, çok az bildiği İngilizce kelimelerle anlaşabiliyor. Taylar için sanuk önemli, hayatın keyifle ve hafiflikle yaşanması gerektiğine inanıyorlar. Turgut ise benzer bir hafifliği yaşıyor sanki. Konuşurken kelimeleri yarım bırakıyor, cümlelerin sonunu getirmiyor. Anlaşılmak onun için yeterli, doğru olmak ise önemli değil.

Hadi, ne oturuyorsun, dedi. Bakkalın sahibi yaşlı kadın Turgut’a bakarken gülümsüyor. Kısa sürede sokakta tanımadığı kimse kalmamış. Hatta ona lakap takmışlar, Butterfly. Lakap burada sık rastlanan bir şey, Taylıların resmi isimleri uzun ve karmaşık, günlük hayatta çoğu kısa bir takma ad kullanıyor.

Bakkaldan bir soda aldım, bir tane de Turgut’a. Çocukluğumun mahallesindeki bakkallardan tek farkı, daha az eşyanın bulunması ve rafların janjanlı cips paketleriyle dolu olması. Turgut sodasını açtı, bir yudum aldı, sabırsızlıkla sokağa baktı. Gece daha yeni başlıyor ama o sanki kaçırılacak bir şey varmış gibi davranıyor. Pattaya’da akşam çoğu kişi için günün başladığı saatler. Gündüz sıcağın ve nemin altında boş kalan sokaklar ancak geceleri hareketleniyor.

Elindeki şişeyi çöpe attı, yola düştü. Ardı sıra yetiştim. Yanımızdan bir motor geçti, sonra bir tane daha, birkaç tane daha. Sesleri kısa, hızlı ve tekdüze, sokağın doğal uğultusunu oluşturuyor. Pattaya’da motor yalnızca bir ulaşım aracı değil, hayatın kendisi. Küçük sokaklar, dar geçişler, aniden açılan yan yollarda araba yavaş kalıyor, motor her yere sızıyor.

Hazır mısın, dedi Turgut, sana daha önce görmediğin şeyler göstereceğim. Dünyayı gezmişsin ama, dedi, cümlesini yarım bıraktı, döndü yüzüme baktı, bugün Barış aradı, dedi sonra. Turgut’la beni tanıştıran ortak arkadaşımız. Neler yaptığımızı sormuş. Benim hiçbir şeye heyecan duymadığımdan söz etmiş, niye beni başına sardığını sormuş. Yüzüne baktım, sırıtıyor, söylediğine kendi de inanmıyor. Birçok noktada fikir ayrılığına düşüyoruz ama onun benimle vakit geçirmesinin altında yalnızlık dışında başka bir şey de olmalı. Bunun üzerine durup düşündüğünü sanmıyorum. Bana bakarken yüzünde hep aynı kendinden emin ifade. Sanki burayı ilk kez o görmüş, düzeni o kurmuş gibi konuşuyor.

Yanımızdan insanlar gelip geçiyor, kaldırımlar kalabalık. Turistler, çalışanlar, masaj salonlarının önünde bekleyen kadınlar, bir yere yetişmeye çalışan motokuryeler. Turgut arabaların arasında hiçbir kuralı dinlemeden karşıdan karşıya geçiyor. Bir caddeden bir sokağa, bir sokaktan bir pasaja çıkıyoruz. Trafiğin soldan aktığını bazen unutuyorum. Her yerden bir motor çıkıyor. Özellikle dikkat etmem gereken onlar. Aynalarda, aralıklarda, kaldırım kenarlarında beliriyorlar.

Caddede kurulu bir esrar tezgâhının önünde durdu. Malları tek tek eline aldı, kokladı, fiyatlarını sordu. Her seferinde aynı ilgiyi gösteriyor ama almadan yoluna devam ediyor. Bu duruşu artık tanıyorum, dokunarak, koklayarak, fiyat sorarak o anın içinde kalıyor ama kendini geri çekiyor. Üzerinde para olmadığını biliyorum, onu içmekten uzak tutan şey sadece kısıtlı bütçesi.

Kadir Işık