5.Ocak.25
Moderatör değil, matador olmak istiyordum. Hayır, uzun ve saçma kitap adlarıyla bilinen bir yayınevinden ilk öykü kitabını çıkaran bir yazarın kitap adı değil bu. Ne kadar da karışık bir cümle oldu. Matador olup dövüşmeyi göz alamıyorsanız böyle olur işte, iyi huylu bir moderatör gibi sinikleşirsiniz. Övüyor musunuz, yeriyor musunuz belli olmaz. Benim hikâyemin özeti. Fakat ilk başlarda böyle değildi. Böyle değildim.
En baştan başlamam lazım.
Bir Ege kasabasında doğdum ben. Hayır hayır, şehirlilerin hiçbir zaman hayata geçiremedikleri hayallerinde yer alan Ege kasabalarından biri değil. Sokaklarında deniz kokusu olan, herkesin “relax” olduğu, su gibi akıp giden bir hayatın yaşandığı o yerlerden biri değildi benim doğduğum kasaba. Öyle bir kasaba var mı, gerçekte hiç var oldu mu, doğrusu ondan da emin değilim. Yine de mutluydum çocukken. Siz bakmayın taşrayı anlatan o yazarlara. Taşrada zaman bilmem neymiş, falan fıstık. Hepsi uydurma, osur osur ipe diz… Taşra kasvetli filan da değildir ayrıca. İnsanlar uzaklara dalıp sus pus olmaz. Aksine çok konuşurlar ve konuşurken doğrudan size bakarlar. Şehirdekilerin aksine, herkes yüzünüze bakar. Sadece yüzünüze olsa iyi, üç kuşak geçmişinize de bakarlar bir yandan. Dedenizin babaannenizi kaçırıp evlendiğini, babaannenizin yaşı küçük olduğu için dedenizin evlenmeden önce aylarca hapis yattığını bilirler mesela. Bilirler ama siz açmadıkça bundan katiyen bahsetmezler. Durduk yere kim niye böyle bir şeyi söylesin ki zaten.
Dağılmayalım, ne diyorduk.
Mutluydum çocukken, dediğime de bakmayın siz. Mutluluk gibi laflar sabun köpüğü gibidir. Büyük olaylar olmuyordu, yaşayıp gidiyorduk işte. Kasvetli filan değildi kasaba, bunu bilin yeter. Kasvetmetre diye bir alet icat olunsaydı ve kasvet, hüzün, melankoli gibi şeyler ölçülebilseydi en yüksek derecelere büyük şehirlerde rastlanırdı. Hava durumu gibi verildiğini düşünsenize, elbette o zaman sıra kasabalara gelmezdi. İstanbul’da kasvet oranları Balkanlardan gelen neşeyle bu hafta dağılıyor sayın seyirciler. Ama biz İstanbul’da değiliz salak spiker. Tilkinin bakır sıçtığı yerdeyiz biz.
Ne diyorduk, dağılmayalım.
Sakin geçen yıllarda, kasabadaki yıllarımdan bahsediyorum, takıntılarımdan en büyüğü atlasta İspanya’yı bulup parmağımı oraya yerleştirmek, sonra –sanki bunu yapmazsam oraya gidemiyordum– gözlerimi kapatıp kendimi bir matador olarak hayal etmekti. Yanlış anlaşılmak istemem, hiçbir hayvanı bile isteye öldürmedim bugüne kadar. Hayalimde bile öldüremiyordum. Matador olarak kendimi hayal ettiğim her seferinde boğayla ben kanlar içinde kalıyorduk ama ölen ben oluyordum. Alkışlar içinde arenayı terk ederken, canımı alan boğayı kastederek kahramanca bir edayla “öldürmeyin onu” diyordum hayalimdeki matador arkadaşlarıma. Sedyenin üstünde yatan bana alkışlar yağıyordu. Karanfiller atılıyordu üstüme. Ölmek üzereydim ama havam yerindeydi. Fakat hayalin tam burasında karanfiller, kasapta ölü hayvanların arkasına tıkıştırdıkları maydanoz demetlerine dönüşüyordu ve ben gülerek sedyeden doğruluyordum. Yaralı boğaya doğru yaklaşıyordum, belki artık barışabiliriz diye düşünerek. Fakat boğa beni bu sefer gerçekten öldürüyordu. Afili bir ölüm sahnesine fırsat tanımıyordu allahın belası hayvan.
Ne diyorduk, dağılmayalım.
Yıllarca matador olmayı düşledikten sonra öğretmen oldum. Tatili çok dediler, aklıma yattı. Çocuklarla aram pek iyi değildir, doğrusu çocuk filan sevmem, kafam götürmez ama bunun bir önemi yok ki. Öğretmen olduktan sonra da, sıkıntıdan olacak, kitaplar üzerine küçük yazılar yazmaya başladım. Kendimce bir formül bulmuştum, bulmaca çözmek gibiydi, hoşuma gidiyordu. Önce kitabın hangi yıl yayınlandığını, yayınevini, sayfa sayısını filan yazıyordum. Sonra yazarın kitapta yer alan özgeçmişinin hemen hemen aynısını yazıya geçiriyordum. Sonra da tek tek öykülerde neler olduğunu sıralıyordum. Falan filan. Gazetelerin kitap eklerinin şimdinin dergilerinden daha çok takip edildiği yıllardı. Adım gazetede göründüğü için akrabalarım bile gurur duyuyordu benimle. Ayrıca kitapları hakkında yazdığım yazarlarla facebook’tan arkadaş oluyorduk. Teşekkür üstüne teşekkür ediyorlardı bana. Keyfim yerindeydi doğrusu.
Bu kitap tanıtım yazıları arttıkça moderatörlük teklifleri almaya başladım. Bizzat yazarların kendileri ya da kitaplarını basan yayınevleri teklif ediyordu moderatör olmamı. Sahneyi, insanların karşısında konuşmayı hiç sevmem. Öğretmenlikte de en zorlandığım şey buydu ama nedense, bir süre sonra ısınmaya başladım moderatörlük fikrine. Birilerinin bana minnet duyması hoşuma gidiyordu galiba. Yayınevlerinin bazıları adımı afişlere “yönlendirici” olarak yazmak istediklerinde şiddetle itiraz ediyordum. Matadora en çok benzediğim şeydi moderatörlük. İsim benzerliği, evet. Ha ha!
Bir söyleşide bu isteğimi uygulatamadım. Moderatör kelimesinin Türkçe olmadığını ısrarla söylemişti karşımdaki ses. İşte o anda nereden geldiğini anlamadığım kırmızı bir bez parçası buldum elimde. Ah, acısız boğulabilir insan. Boğmak istiyordum telefonda konuştuğum kişiyi. Yayınevinin bir elemanıydı. Adınızı “yönlendirici” olarak yazacağız Ahmet Bey dedi ve itiraz etmeme fırsat vermeden kapattı telefonu.
Ne diyorduk, dağılmayalım.
Söyleşinin yapılacağı “Edebiyat Sanat Fotoğraf Kültür ve Turizm Café”ye vardığımda yazar keyifle gülümsüyor, söyleşiye gelmiş olan toplam 12 kişiye (biri karısı, biri de kızıydı zaten) havarileriymişçesine sevgiyle bakıyordu. İğdiş ettikleri ünvanımla yönlendirici olarak, ama aslında doğuştan moderatör olan ben de yerimi aldım.
O söyleşi moderatör olduğum son söyleşi olacaktı.
Ertesi günün gazete haberlerini okur gibiydim: Akli dengesinin bozuk olduğu anlaşılan Ahmet E. adlı şahıs (37) genç yazarı boğazına kalem saplayarak öldürdü.
Ve aklımda o saçma filmdeki gibi kanlar. Duvarları yıkayan litrelerce kırmızı boya.
Fakat birden kapı gürültüyle açıldı. Boğa söyleşiye geciktiği için özür diliyor, yerini alıyor ve söyleşinin sonunda sorulabilecek en saçma soruyu o soruyor: “Kitabınızı Dost kitabevinde bulamadım, ne zaman gelir acaba?”
***
– Nasıl hocam, olmuş mu?
– Olmuş olmuş Ahmetçiğim. Gelecek sayıda basalım bunu dergide. Ha ne diyeceğim sana, genç bir arkadaş var. Şiir kitabını basmıştık geçen yıl. Bu ay içinde bir öykü kitabını basacağız. Onun moderatörlüğünü yapar mısın? Bir söyleşi yapsak bizim Şinasi’lerin kafede. Ne dersin?
– Olur abi tabii. Yapalım.
– Ha, Ahmetçiğim, bu bana verdiğin metinde moderatör olan karakterin adını değiştir, olur mu? Kendi adını kullanma karakterlerine isim verirken.
– Neden ki abi?
– Acemi işi gibi duruyor oğlum. Başka bir nedeni yok. Kendini anlatıyorsun sanırlar.
– Ha tamam abi, değiştiririm.
– Ya bir de ne diyeceğim. Yeni sayı için… Matbaaya biraz borcumuz var da, üç beş atabilir misin dayanışma için?
– Olur tabii abi, birkaç güne maaş alacağız, gönderirim sana. Benim derse yetişmem lazım. Haberleşiriz sonra abi.
– Eyvallah Ahmetçiğim.
6.Ocak.25
Yıl biterken üst üste, sanki bir yere yetişir gibi çokça film izledim ve birkaç kitap okudum ama en beğendiklerim Ümit Ünal’ın yeni filmi Evcilik ve Damon Galgut’un Vaat adlı romanı oldu. Galgut’a birkaç yıl içinde Nobel Edebiyat Ödülü’nü verirler, demedi demeyin. Ümit Ünal ise çok iyi bir hikâye anlatıcısı. Ödüle ihtiyacı yok.
Birkaç gündür de Reşat Nuri’nin Kavak Yelleri’ni okuyorum. Romandaki ayrıntılar, karakterler beni benden alıyor. Kaymaklı ekmek kadayıfı yiyormuşum gibi bir zevk. Sandalye oyunu mesela. Ya da Andelip Hanım bölümü. Ya da Müftü karakteri.
Ya da şu:
O tarihte şeriat kanunu henüz kalkmamıştı. Ara sıra mahallede gecenin sessizliği içinde birdenbire bir kadın çığlığı kopardı. Benim mahallede bir ölüm, yahut cinayet oldu sanarak korkmama karşı ebe, hiç yüzünü bozmadan, “Değil, değil… Herifin biri karısını boşadı!” derdi.[1]
***
Kapaktaki resim: Le Matador (Pablo Picasso)
Dünlükteki şiir: Muleta (Edip Cansever)
İçimdeki şarkı: Guerrilla Radio (Rage Against the Machine)
Onur Çalı
[1] Reşat Nuri Güntekin, Kavak Yelleri, İnkılâp Kitabevi (2018), s.107-108.

Dünlükler’in lezzeti gitgide artıyor. Çok beğenerek okudum. Hayatın ta içinden durumlar, oturmuş bir üslup, dozunda mizah…Daha ne olsun?
Epey gülerek okuduğum çok keyifli bir matador, pardon moderatör, yazısı oldu bu Onur Hocam. Kaleminize sağlık. 😄