Onur Ünlü Sineması / Sinemayı ‘Zaman’la Açıklamak başlığıyla bir kitap duruyor önümde. Yazan, Doç. Dr. Gizem Parlayandemir. Senaristliğinin ve yönetmenliğinin yanı sıra toplumsal cinsiyet, sosyoloji, yeni medya ve sinema alanlarındaki akademik yazılarıyla da tanınan Parlayandemir’i, Darüşşafaka Lisesindeki öğrencilik yıllarında tanıdım ilkin. Daçka’da öğretmenlik yaptığım dönem Gizem de öğrencilerim arasındaydı. Delifişek bir kız çocuğu anımsıyorum. Şimdi de Agora Kitaplığı’ndan çıkan bir kitabıyla duruyor karşımda.

Onur Ünlü’yü de Leyla ile Mecnun dizisinin yönetmeni olarak ismen, geçmişte Kardeş Türküler’le yaptığı küçük bir çekim dolayısıyla da cismen tanıma fırsatım oldu. Ben 1970 yılının Aralık ayında, Onur Ünlü de 1973 yılının Haziran’ında, dünyaya gözümüzü İzmit’te açmışız. Ben Paşa’lıyım, o Bulvar’lı… Bulvar yolu, İzmit Endüstri Meslek Lisesinde okuduğum için evle okul arası yolumun üzerindeydi. İşin aslı İzmit’te de tanış olma şansımız varmış ama, kader! Paşa’yı sever miydi bilmem, ben Bulvar’ı severdim. İzmit böyledir, çok şey sevdirir insana. Onur Ünlü’ye sadece sinema değil, futbol sevgisi de aşılamış mesela, tutkulu bir Kocaelisporlu. Bana da tren sevgisi, İzmit’in armağanıdır. Tren yolu şehrin içinden geçerdi ve bizim lisenin tam da önünden… Tren geçerken dersteysek sınıfta birkaç saniyelik zorunlu bir saygı duruşu olur, öğretmen o sağır edici gürültüde susar, biz de dersten birkaç saniyecik kaytarmanın neşesiyle yerimizde kıkırdardık. Eğer teneffüsteysek, sınıfın camlarına yine neşeyle koşar, gözden uzaklaşana kadar trene el sallardık. Kocaelispor süper lige yükseldi ama şehrin içinden geçen tren yolumuz artık yok. Yok da, bu kadar nostalji de fazla, biz asıl konumuza dönelim. Gizem Parlayandemir’in kitabına.

Yazarın, “Az bilen genellikle çok bildiğine eminken, okudukça ve düşündükçe, belki görece daha çok bildikçe, daha az biliyor olma hissi beni bu kitabı tamamlamaktan yıllarca alıkoydu” cümlesi gibi, okurla muhabbetteymişçesine yazılan bazı ifadeler, daha kitabın başındayken bize, kitaptan akademik olduğu kadar edebî bir tat da alacağımızı müjdeliyor gibi.

Aydınlanma dönemi düşünürleri gibi umutsuz muyuz? Yoksa aydınlanma paradigması çoktan çökmüştür mü diyoruz? Dünya mevcut haliyle iyi mi? Teknoloji ve enformasyon sağanağı altında ve yaşadığımız “post-truth” çağda, hakikatin önemsizleşmesinden bağımsız olarak felsefi sorgulamalar yapmak mümkün mü? Zaman sahi, nedir? Dairesel yapısı ve taşlarıyla büyük benzerlik taşıyan Göbeklitepe ve Stonehedge, sadece bir rasathane miydiler yoksa zamanı işaret eden birer takvim miydiler? Sahi, Tarkan “Geççek” derken neyi kastetti?…

Satırlar arası ilginç sorular da soran, cevabı düşündürdükçe size yeni yeni sorular da sorduran bir kitap. Heraklitos’tan Aristoteles’e, Spinoza’dan, Nietzsche’ye, Deleuze, Derrida, Bergson, Münsterberg, Arnheim, Eisenstein, Bazin, Foucault… Antik çağlardan günümüze sayısız isme, sayısız çalışma başlığına ve teoriye göndermeler yapması da gözünüzü korkutmasın sakın. Bu göndermelerin ilgili alanlarda çalışmak isteyenlere geniş bir kaynak sunması bakımından faydalı olduğu kadar, bu isimleri bugüne dek duymamış olanlar için de merak uyandırıp bir göz atmaya teşvik etmesi bakımından da önemli. Yeri gelmişken, ilk İslam filozofunun el-Kindi olduğunu bu kitap sayesinde öğrendiğimi itiraf edeyim.

Kitabın asıl amacı, Onur Ünlü sinemasını mercek altına yatırmak. Ancak, sinema eleştirisi yaparken, Umberto Eco’nun “aşırı yorum” olarak tanımladığı, yani yönetmene rağmen, yönetmen aslında şunu, şu nedenle yapmıştır gibi niyet okuma türünden yorumlar yapmanın tehlikesine de işaret ederek, doğal kökeni tiyatroya ve resme dayanan sinema sanatına dair kuramsal geniş bir arka plan inşa ediyor. Bu nedenle de bunu yaparkenki göndermeleri sadece sinema ile sınırlı değil; sosyoloji, felsefe, tarih, psikoloji, dilbilim, fizik gibi çok geniş bir spektrum içinde hareket ediyor. Onur Ünlü filmlerine gelene kadar bu denli geniş kuramsal arka plan çizmesinin bir diğer sebebi olarak da, film çözümlemelerine geçtiğimizde bu kuramların içinden konuşabilirim, gerçekten anlamayı meram edindiyseniz öncesinde açın, okuyun, öğrenin diyor adeta Parlayandemir. Sonra bana söylemedi demeyin, hesabı.

Ne çok farklı “zaman” tanımı olduğunu ve zamanla kurduğumuz ilişkinin bağlamına göre nasıl farklılaşabildiğini yine bu kitapta bulmak mümkün. Yazarın, sinema ve zaman ilişkisi bağlamında çok titiz bir çalışma yürüttüğünü görmek de… Kitapta yer alan, “fizikte zaman”, “felsefede zaman”, “sosyolojide zaman”, “sinemada zaman”, “anlatı açısından zaman”, “fotoğrafı ve’l asr ile açıklamak” ve “mühürlenmiş zamanın izinde” bölümlerinde a’dan z’ye zaman kavramı irdeleniyor. Foucault’ya olduğu kadar Hitler’e de esin kaynağı olan Nietzsche’nin zaman felsefesi hakkındaki yorumlarını aktarırken de okura satır arası göz kırpması gözden kaçmıyor: “Nietzsche okuyup Wagner dinlemenin iyi insan olmaya yetmediğini de, Hitler’den biliyoruz.” (s.42)

Kitapta görüşlerine referans verilen isimlerden Hannah Arendt’in, Antik Yunan’ın eylemi değersizleştirip düşünceyi daha değerli bir konuma oturtan bakışını tartışırken, eylemi düşüncenin önüne koymasını ve “insan, ancak bir şeyleri değiştirmeyi denerse melankoliden kurtulabilir” tezini okurken eyleme geçerek depresyondan kurtulmak mümkün teziyle heyecanlanıyoruz. Parlayandemir bunu fark ediyor olacak ki, arada denge kurup adeta bizi sakinleştirmek ister gibi bu kez Byung-Chul Han’ın “düşünmenin geri planda bırakılmasını asıl sorun olarak işaret ettiği” görüşlerine yer veriyor. Bu durumda, bir an önce eyleme geçip melankoli denizinde boğulmaktan kurtulmayı hayal etsek de, aslında üzerinde çalışılıp kafa yorulmadan, yani düşünce olmadan hiçbir eylemin bizi kolay kurtaramayacağını da anlatıyor bize.

Gecikmiş mevsimsiz gelişkinler olmak… Kitapta insanı çarpan göndermelerden biri olduğunu düşündüğüm bu ifadeye takılıp kalıyorum. Bu ifade, Terry Eagleton’ın postmodernizmin kolonyal ya da gelişmekte olan ülkelerde yaşayan insanlar üzerindeki etkisini açıklarken yaptığı bir betimleme. Bu tür toplumlar henüz pre-modern formasyon aşamasındayken postmodernizmin girdabına kapılıveriyor ve evrilmiş bir sürecin sonunda gerçekleşmeyen bir gecikmiş mevsimsiz gelişkinler toplumu ortaya çıkıyor. Düşündürücü.

Kitabın, okuru yer yer aktif okuma yapmaya, yani metin üzerine bir görüş ya da bir örnek üretmeye teşvik ettiği de söylenebilir. Zaman tartışmasında Einstein’ın görelilik kavramı üzerine yazılanları okurken mesela, geleneğimizdeki eski bir sözün hikâyesi geliveriyor aklıma. Şöyle ki, biriyle geçireceğiniz birkaç saat bazen size birkaç dakika gibi gelip en zorlu işi keyfe dönüştürürken, diğer bir kişiyle geçireceğiniz birkaç dakika size bir ömür gibi gelip keyifli bir eylemi işkenceye dönüştürebilir. Hülasa, “Çirkin ile bal yenmez, güzel ile taş taşı.” Al sana Einstein’ın görelilik teorisinin özeti.

Bir filmin, her şeyden önce edebi bir eser değil, bir imge sanatı, görsel-işitsel bir yapıt olduğunu vurgulayan Parlayandemir, asıl işinin izlemeyenlere filmleri baştan sona anlatmak değil, şu noktaya gelene kadar kitabın kuramsal kısmında değindiği yollar üzerinden izleyen ya da izleyecek olan okura düşünme imkânları sunmak olduğunu söylüyor temel olarak. Yaşadığımız zamanın ruhunun, Onur Ünlü karakterleri gibi derin bir hüsran içinde olduğumuza işaret ettiğini ve zaman zıvanasından çıktıkça hüsranımızın daha da arttığını vurgulayan Parlayandemir, nasıl ki Tarkovski, Mühürlenmiş Zaman’da, “Ben insanlara umut ve inanç aşılayan bir sanattan yanayım,” derken, Jodorowsky de, “Bizi iyileştirmeyen sanat hasta eder,” diyorsa, Onur Ünlü’nün sineması da, en azından hastalığımıza bir teşhis koyuyor ve kalanını da bize bırakıyor, diyor.

Bu arada Onur Ünlü bu kitap için ne mi diyor? 3 Eylül 2025’te yayınlanan Ot TV söyleşisinde kendisine bu kitap hakkındaki görüşü sorulduğunda, “Titiz bir çalışma, entelektüel olarak altı dolu bir çalışma. Ben sinema üzerine çok okumam, bu kitapta yazılanların yarısını bilmiyorum.” diyor ve kendiyle dalga geçercesine ekliyor: “Yazarı da biraz abartmış galiba, çünkü ben o kadar çok şeyi yapmış olamam.”

Son olarak sen ne diyorsun diye bana soracak olursanız bu kitap, zamanın izini süren düşünceye, sinemanın felsefesine ve kuramsal tartışmalara açtığı geniş kapısıyla okuru için ufuk açıcı ve keyifli bir yolculuk. Ve bir gün gelecek, Türk sinemasının tarihine yönelik araştırmalar yapılacaksa hem Onur Ünlü sineması hem de bu kitap, mutlaka o tarihte yerini alacak.

Fehmiye Çelik Bostancı