Yeterince parası olsa benim kaldığım otelin köşesindeki coffee shop’ta takılırdı. Esrarlı cigaralarla kafayı bulup saatlerce orada oyalanırdı. İçerideki minderlerden, geniş koltuklardan, loş ışıktan, duvardaki büyük ekran televizyondan, tatlılardan, tropikal meyvelerden yapılan içeceklerin tadından uzun uzun söz etti. Mango, çarkıfelek meyvesi, ananas ve Hindistan cevizli buzlu içeceklerin sıcak havada insanın bedenini uyuşturan serinliğini anlattı. Klimanın altında saatlerce oturunca dışarıdaki sıcağın unutulduğunu, zamanın ağırlaştığını söyledi.
Oradan her geçtiğimde sokağa taşan kokuyu ben de alıyorum. O kokunun yabancısı değilim, yıllar önce yakından tanıdığım bir koku. Bir dönem bazı gecelerin, uzun sohbetlerin, dağılmış sabahların içine sinmişti. Ama şimdi peşinden gitmek istemiyorum. O koku artık bir davet gibi değil, daha çok geride kalmış bir anı gibi geliyor bana. İnsan bazı şeylerden tamamen uzaklaşmıyor belki, sadece aynı yerde durduğu halde içine yeniden girmemeyi öğreniyor.
O kafayı yaşamalısın, dedi, döndü, doğrudan yüzüme baktı. Yüzünde yine aynı sırıtış.
Ne olduğunu biliyorum, dedim.
İçine girmeden bilemezsin.
Her şeyi denemek zorunda değilim, dedim, bazı şeyler eksik kalabilir, eksik kalması bir seçimdir.
Zorundasın, biliyorum deme, dedi.
Dışarıdan görmek bana yetiyor, dedim. Gülümsedi bu kez. O alttan alan ama içinde hafif bir küçümseme taşıyan gülümsemesi, sanki aynı cümleleri daha önce birçok kişiden duymuş gibiydi.
Bakmakla yaşamak aynı şey değil, dedi bu kez, sen izliyorsun, ben yaşıyorum, hesap vereceğim kimse yok, geri durmam. Kaldırım daraldı. İki motorun arasından geçtik, ben geride kaldım, bir süre onun sırtını izledim. Birkaç adım sonra yeniden yan yana yürümeye başladık.
Yaşamak dediğin şey her sınırı geçmek mi, diye sordum. Cevap vermedi. Nerede durduğunu bilmeden yürümek bana doğru gelmiyor, dedim bu kez.
Korkuyorsun, dedi. Korku üzerine düşündüm bir süre. İnsan korkusunu tanıyınca birçok şeyi anlayabilir ama şu an durduğum yer korkudan değil, tercihten ibaret. Kaldırımın kenarında durdu, etrafına baktı, sokağın içinden geçen kalabalığı süzdü. Bir yer arıyor, neresi olduğunu bilmiyorum. Onunla sokaklara çıktığımda hiçbir zaman nereye gittiğimizi söylemiyor, ben de sormuyorum.
Uzaktan bakarak ancak tahmin edilir, dedi.
Bazı şeyleri anlamak için içinde olmak gerekmiyor, dedim.
Sen hep kenarda kalacaksın, dedi. Başını salladı, sonra yol varsa yürürüm, dedi ve devam etti.
Senin hayatın öyle, benimki değil, herkes aynı yoldan yürümüyor.
İkimizden biri eksik yaşıyor, dedi bu kez.
Farklı yaşıyoruz, dedim, tek bir yol olduğunu düşünmek bence eksiklik.
Bir şeyi tatmadan ne olduğunu bilemezsin, dedi yine, aynı yere döndü konu. Kötü olan, diye başlayıp sustu. Kulağım onda, sözünü tamamlamasını bekliyorum ama aramızda birkaç adımlık mesafe açıldı. Kaldırımdaki çalışmalardan dolayı yer yer kazılar yapılıyor, yeni taşlar döşeniyor. Küçük kum yığınları oluşmuş. Yan yana yürüyemiyoruz, aramıza giren insanlarla birlikte ilerliyoruz.
Kaldırım boyunca müşteri peşine düşen masajcı kızlar Turgut’un Galatasaray formasının göğsündeki Türk bayrağını görünce aşkım, canım, diye sesleniyor. İlk günler birçok masajcı kızın Turgut’u tanıdığını sanıyordum. Her masaj salonunun önünden geçtiğimizde aynı şekilde sesleniyorlardı. Sonradan göğsündeki bayrağı fark ettiklerini ve onun Türk olduğunu anladıkları için böyle seslendiklerini öğrendim. Turgut ise aşkım diye seslenen kızların önünden hızlı geçmiyor. Her seferinde duruyor. Gülerek elini uzatan, koluna dokunan kızlarla birkaç kelime Tayca konuşuyor. Kızlar da bu kısa ilgiyi boşa çıkarmıyor. Hep birden gülüyor, seslerini inceltiyor, en şuh hâlleriyle onun ilgisini üzerlerinde toplamaya çalışıyorlar. Mutlaka içlerinden biri ona masaj yapmak için kolundan tutuyor, içeri davet ediyor. Sonra da Turgut’un masaj yaptırmayacağını anladıklarında geri çekiliyor, ellerinde fiyat listesiyle başka müşterilerin yoluna çıkıyorlar.

Tekrar yan yana yürümeye başladığımızda ona, herkes başka şeyler bilir, dedim. Sesim yükselmedi ama içimde hafif bir sıkışma oldu. Turgut için deneyim bir ölçüye dönüşmüş. O buna cesaret diyor, ben sınır diyorum, aramızdaki fark belki de burada. Turgut sınırlarını bir anda genişleten, sonra yeniden daraltanlardan. Önce şaka gibi söylüyor, sonra alışkanlığa dönüştürüyor, sonra o alışkanlık yeni bir sınır oluyor. Bazen görmezden, duymazdan geliyorum, belki bir sonraki adımı atmaz diye ama bu da bir yere kadar. Turgut, canım sıkıldığı an onu bırakıp gidebileceğimi biliyor. Bu şehri benden daha iyi tanıyor, ben de peşine takılıyorum. Şehrin geceye, eğlenceye açılan kapılarından defalarca geçmiş, şimdi benimle yeniden aynı yerlerden geçiyor ama bu kez geçmişte yaşadıklarını da yanında taşıyarak bana şehri tanıtıyor. Onun bilgi dediği şey yaşanmışlık, denenmişlik, içine girmişlik. Kitap lafı açıldığında yüzünde aynı küçümseme beliriyor, sanki okunmuş olan her şey eksikmiş gibi.
Dar, engebeli, yer yer tamirat hâlindeki kaldırımda yürürken sözleri de adımlarımız gibi kesiliyor. Geç saatlere kadar kalabalık sokaklara girdik, sahilden Walking Street’e geçtik, oradan Soi 6’ya, tekrar sahile ve geç bir saatte otellerimize döndük. Bütün gece Turgut’un ne aradığını, ne yapmaya çalıştığını anlayamadım. Yine de aklından neler geçirdiğini öğrenmek istiyordum ama o bazı konularda ketum. Çok konuşması her şeyini ortaya döktüğü anlamına gelmiyor, aksine, bazen insan en çok konuşurken gizliyor kendini. Birçok yerde aptalca davrandığını, aslında herkes gibi olmaya çalışırken birçok noktada herkesten ayrıldığını görüyorum.
Sonraki üç gün boyunca görüşmedik Turgut’la. Ne ben aradım, ne de o merak edip sordu beni. Aramızda bir kopuş olmadı ama bir bağ da kurulmadı. Sanki kaldığımız yer diye bir yer yokmuş gibi dağıldık. Bazı sabahlar kahvaltıdan sonra denize gitmek yerine otele yakın bir kafede vakit geçirmeye başladım. Oturduğum yerden başımı kaldırdığımda Buda tepesi görünüyor. Uzaktan sakin, yerinde duran bir kütle gibi. Öğleden sonra oraya gitmeye bir anda karar verdim. Bu kararın belirgin bir nedeni yok, daha çok kaçınma gibi, sahile gitmemek için başka bir yer seçmek gibi. Bolt uygulamasından bir motor çağırdım. Gelen sürücü ufak tefek, yaşlı bir adam. Üzerinde solmuş bir gömlek, yüzünde neredeyse hiç değişmeyen bir ifade. Altındaki motor da küçük, eski. Trafiğin içine girdik. Adam hızlı sürüyor. Önüne çıkanı solluyor, aralardan geçiyor, bazen kırmızı ışıkta bile durmuyor. Yaşına bakıp daha yavaş süreceğini, daha temkinli olacağını düşündüm, tersi çıktı. Fren yapmıyor, trafiğin içinde akıyor, arkasında biri var mı yok umurunda değil.
Buda Tepesi şehrin kutsal noktalarından biri. Buradaki tapınağın, Pattaya henüz küçük bir balıkçı kasabasıyken yapıldığı söyleniyor. Şehir her ne kadar gece hayatıyla bilinse de burası şehrin bambaşka bir yüzünü gösteriyor. Aşağıda neon ışıkları ve barların gürültüsü varken, birkaç yüz metre yukarıda rahiplerin okuduğu dualar ve tütsü kokusu yükseliyor. Aynı şehrin içinde iki ayrı ritim, biri durmadan hızlanan, diğeri yavaşlayarak kendini tekrar eden.
Altın rengi pulları güneşte parlayan iki büyük yılan heykelinin gövdeleri, tepeye çıkan merdivenlerin kenarında korkuluk gibi kıvrılarak ilerliyor. Işık vurdukça pulların yüzeyi yer değiştiriyormuş gibi parlıyor. Buradaki yedi başlı Naga yılanları yalnızca süs değil. Tapınağa çıkan yolu koruduklarına, insanı başka bir eşiğe taşıdıklarına inanılıyor. Basamakları tırmanırken fiziksel olarak yükseldiğimi biliyorum ama bunun ötesine geçen şey, daha çok zihnin kurduğu bir anlam.
Önceleri Budizm’i daha çok felsefi bir düşünce olarak görüyordum. Uzak Asya’da birçok ülke gezdikten sonra bunun yalnızca bir düşünce olmadığını, gündelik hayatın içine yerleşmiş bir öğreti olduğunu fark ettim. Söylenenle yaşanan arasındaki mesafeyi anlamaya çalıştım. Sokakta, ilişkilerde, insanların birbirine bakışında, davranışında Budist felsefenin izini aradım. Birinin başını hafifçe eğmesi, sesini yükseltmemesi, itiraz edebileceği yerde susması, bazen yalnızca bir tercih değil, öğrenilmiş bir davranış gibi göründü bana. Ama belirleyici olan bir inancın ne söylediğinden çok, insanın onunla ne yaptığı. Aynı öğreti bir yerde insanı sakinleştiriyor, başka bir yerde onu sessizleştiriyor. Budizm çoğu zaman öfkeyi dizginlemeyi, arzuları sınırlamayı, daha dingin bir hayat kurmayı öğütlüyor. Bu haliyle insanı yumuşatıyor, çatışmadan uzak tutuyor ve böylece dengeli bir yaşam imkânı sunuyor. Ama öteki yanıyla, düzenle kolayca uyum sağlayan, itiraz etmeyen bir insan hâli de yaratabiliyor.
Buda’nın “Öfkeye öfkeyle karşılık verilmez” sözü, şiddetin döngüsünü kırmak için güçlü bir hatırlatma. Bu sözün karşılığı bazı yüzlerde açıkça görülüyor. Sesin yükselebileceği yerde düşmesi, bakışın kaçması gibi. Ama bana göre öfke her zaman kaçınılması gereken bir şey değil. Doğru yerde ortaya çıktığında insanı ayakta tutan bir güç. Haksızlığa karşı ses çıkarmayı mümkün kılan şeylerden biri. Onu tamamen bastırmak ya da yok saymak, insanın bir parçasını devre dışı bırakmaya benziyor. Önemli olan öfkeyi yok etmek değil, onunla ne yaptığını bilmek.
Kadir Işık
