Gönderen: Enis Batur’u okuyorum, on üç yıl sonra yeniden. Bu kez aradan geçen süreyi net olarak verebiliyorum, çünkü hatırlıyorum: IELTS sınavı için İstanbul’a gitmiştim. Birkaç kitabevi seferi de yapmıştım tabii, dönüş yolunda yanımdaki kitaplar arasındaydı Gönderen, oradan biliyorum (aldığım kitapların ilk sayfasına tarih yazma alışkanlığını hâlâ edinebilmiş değilim.) Hemen otobüste başlamıştım kitaba, biraz şaşkınlık ve merakla; muhtemelen böyle tematik bir deneme kitabı daha önce okumamıştım. Enis Batur, ismini çok duyduğum ama birkaç dergi yazısı dışında yapıtına yabancı olduğum bir yazardı. Gönderen’i çok sevdim, hakkında blogumda bir yazı da yayımladım. Sonra diğer kitapları geldi: Bu Kalem Bukalemun, Bu Kalem Melun, Merak Cemiyeti Tutanakları, Rakım Sıfır, Ada Günlükleri, Kitap Evi ve daha nicesi. Sanırım zamanla ben de sokulgan bir okur oldum. Şu an kitaplığımda en çok kitabı bulunan yazar odur.

Çok sevdiğiniz ama kimseye tavsiye etmediğiniz, edemediğiniz yazarlar olur. Enis Batur benim için böyledir. Aslen herhâlde şair olduğunu söylemek gerekir. Ama o, “yazı beyi” der kendine. Doğrusu, şiire çok emek vermiştir, yazarak ve hakkında yazarak bu türde derin ve kapsamlı bir külliyat oluşturmuştur. Ben şiirine o kadar yakın değilim ama düzyazılarına bayılırım. Onu benim için özel kılan şey pek kimselere benzemeyen üslubudur. Bu yazılar deneme, günlük, anı, düzyazı şiir, öykü ve minimal öykü türleri arasında salınır durur; tekniklerin iç içe geçtiği parlak ve cesur metinlerdir. Bir arkadaşıma Acı Bilgi’den bahsederken (kitabı önerirken değil) “üstünde roman yazıyor, aldanma!” demişimdir. Enis Batur yazılarında bu konuyu da işlemeyi sever, klasik tür tanımlarına meydan okurcasına yazar ve bu tip metinlerini TYN diye isimlendirir: Tanımlanamayan Yazınsal Nesne.
Birkaç dergi yazısı dedim, biri Aktüel’deydi ve aslında o da bir mektuptu. Enis Bey, Francesco Petrarca’ya, yaklaşık yedi yüz yıl önce yaşamış bu İtalyan ozana sesleniyordu. Küçük bir şok yaşamıştım; demek edebiyatta böyle şeyler yapılabiliyordu! Ve doğrusu şahane bir mektuptu o gönderilen.
Ben mektup fikrini de bu sözcüğün kendisini de çok severim. Yazarım da. Günizleri arşivi editörlere, arkadaşlarıma ya da anonim okurlara yazılmış mektuplarla doludur. Bugün mail formatında olsalar, öyle gönderilseler de onlar da birer mektuptur şüphesiz. Bir mektubu yazarken özenir, bir öyküye çalışır gibi üstüne çalışırım. O yüzden taslaklarda haftalarca bekleyen mektuplarım olur. Bundan başka, yıllar önce Öykülem’de çıkan ilk hikâyem Mektuplar Kalsaymış, ikinci öykü dosyamın da adıdır şu an.
Bu konuda son bir not: Gönderen: Enis Batur’u ele aldığım blog yazımda kitabı övmüş ve yazınsal bir tür olarak mektuptan da sevgiyle bahsetmiştim. O yazı “E, Elmanın İçi de henüz okuma yazma bilmeyen bir çocuğa yazılmış bir mektup değil mi, şunun şurasında?” diye biter.
***
Sait Faik Hikâye Armağanı’nı alamam ama belki kısa listeye kalabilirim (umut yazarın ekmeğidir). Peki, ne olur bunun sonucunda, böyle bir “derece” acaba yazan kişiye ne getirir? Kısa listeye kalmak şüphesiz bir öne çıkmadır bu yolculukta, yeni bir adımdır; artık ileriye mi yukarıya mı, bunu zaman gösterecektir. Benim asıl takıldığım nokta şu: Böyle bir durum yazı masasını nasıl etkiler? Yani elimdeki dosyalar, gönderdiklerim, bitirdiğim ve bekleyen metinlerimin seyri hızlanır da işler bir nebze olsun kolaylaşır mı acaba benim için?

Bilemiyorum. Geçmişte aksi yönde pek çok örnek olduğu için kesin bir şey söylemek zor. Yani bırakın kısa listeyi, zamanında ödül ya da ödüller alan tanınmış yazarların bile yeni kitapları için yayıncı bulmakta sorun yaşadıkları olmuş. Demek ödüller ya da listeler işleri her zaman hızlandırmıyor. Böyle bir garanti yok. Ama karamsar olmak da benim yapımda yok. Her zaman bir “neyse ki” hali içindeyim. Ben elimdeki dosyaların, bekleyen yazılarımın bu vesileyle önünün açılabileceğini düşünmek istiyorum.
Ama tabii hiçbir şey olmasa da bir şey olabilir: Kitabın editörü kitabı ciddiye almaya başlayabilir!
***
Disney Plus’ta Bruce Springsteen’in bir dönemini anlatan Deliver Me From Nowhere’i izledim. Film, bütün bir kariyer yerine sanatçının üne yeni yeni kavuştuğu ve bazı psikolojik sorunlar yaşadığı kısa bir zaman dilimine odaklanarak farklı bir şey yapıyor. Bruce’un menajeri Jon Landau ile olan arkadaşlığı ve aralarındaki güven duygusu iyi verilmiş. Hikâyede bir şey özellikle dikkatimi çekiyor. Bruce Springsteen, 1982 yılında çıkan albümü Nebraska öncesinde yapımcısına bir şart koşuyor: “Radyo yok, tur yok, basın yok! Bu albüm kendi başına nefes almalı!”
Nasıl yani diye düşünürken buluyorum kendimi. Doğrusu yaratıcı sanatlarla uğraşan, ürünlerinin bir yerlere ulaşmasını isteyen birinin kolay kolay alabileceği bir karar değil bu. Hele günümüz koşullarında tanıtım ya da reklam olanaklarına direnmek giderek zorlaşıyor. Yazın dünyamız için konuşacak olursam, bu tip bir “kahramanlık” yapabilecek edebiyatçılarımızın sayısına atıf olarak bir elin parmakları deyimimiz bile yetmez! Bugün kaçımız şunu diyebiliriz: Sosyal medya yok, televizyon yok, söyleşi ve imza yok.
Bu bakımdan, Springsteen’in “Bu albüm kendi başına nefes almalı” demesi beni gülümsetti.
***
YouTube’da bir video başlığı dikkatimi çekiyor: I never studied creative writing. Uluslararası bestseller Pi’nin Yaşamı kitabının yazarı Yann Martel söyleşi sırasında kendisine yöneltilen “Yazarken takip ettiğiniz kurallar var mı?” sorusu karşısında bir an duraksıyor. Martel’in nasıl yazdığını ve yazarken izlediği yöntemi açıklamakta zorlandığını hissediyorum. Yazmayı, çocukluğundan bu yana iyi kitaplar okuyarak öğrendiğini söylüyor. Bu edebiyatçının “Yaratıcı yazarlık eğitimi almadım” ya da “Yazmayı bir zanaat olarak görmüyorum” şeklindeki sözlerinden kurmaca yazmayı mekanik bir kurallar dizisi içinde düşünmediğini anlıyorum. Hatta birkaç yerde “so-called rules” diyor – sözde kurallar.
Doğrusu Yann Martel tanıdığım bir yazar değil. Pi’nin Yaşamı’nı okumadığım gibi bir dönem ses getiren ünlü filmi de izlemedim. Ama Martel’in kurallar ya da yazmayı öğrenme konusunda söylediklerini benimsedim.

Pera Palas’taki kokteylde Selçuk Altun’un yanına gittim: Birlikte bir fotoğraf çektirebilir miyiz? Biraz muzip ve babacan bir tavırla sordu: Neden? Çünkü dedim, ben sizin okurunuzum. Öyle mi? Tabii tabii, Kitap İçin’lerin hepsini okudum. Selçuk Bey bunun üzerine biraz yaklaşıp, peki söyle bakalım, dedi, yayımlanan son romanımın adı ne? O an, ders sırasında aniden soru yönelttiğim öğrencilerimin yaşadığı tedirginliği daha iyi anladım! İsmini bilmeme ve hatta hakkında birkaç inceleme yazısı da okumuş olmama rağmen bu son kitabın adını hatırlayamadım. Bir an bir sessizlik oldu, ben de tamamen boş olmadığımı göstermek için, genelde bir dize seçiyorsunuz kitap adı olarak, dedim. Selçuk Bey beni fazla mahcup hissettirmek istemediği için olacak, romanın adını kendi söyledi: Öpsem Öldürürler Öpmesem Öldüm. Aa, evet ya, dedim ve bu ismin de Karacaoğlan’ın bir şiirinden mülhem olduğunu ekledim. Sanırım bu bilgi sayesinde biraz kanaat notu kazandım. O da az ötede elinde telefonuyla bekleyen ve bu garip diyalogu anlamaya çalışan Nilay’a dönerek, hadi çekelim bakalım, dedi. Birlikte gülümseyerek poz verdik. Benim için hoş ve komik bir anı oldu. Az sonra fotoğrafı gönderdiğim bir arkadaşım saadetimin gözlerimden okunduğunu yazdı bana.
Mesut Barış Övün
