Melike Koçak’ın ikinci öykü kitabı Çıplak Kalabiliriz beş bölümden oluşan, seksen yedi sayfada yirmi üç öykünün yer aldığı, biçime özellikle kafa yorulmuş bir eser. Gerçi bunu yazarın ilk öykü kitabı Hiçkuşu’ndan da iyi biliyoruz. Melike Koçak öykücülüğünün önemli unsurlarından birinin biçim olduğunu söyleyebiliriz. Bu sefer Çıplak Kalabiliriz’de bunun yanına öykünün alt türü olan küçürekleri de dâhil etmiş yazar. Küçürek dediğimizde karşımıza öncelikle kelime sayısı üzerinden bir tartışma çıkıyor. Ramazan Korkmaz ve Mutlu Deveci’nin Türk Edebiyatında Yeni Bir Tür: Küçürek Öykü kitabında, bu türün tanımında öykülerin 100 kelimeyi geçmemesi gerektiği belirtiliyor. Aysu Erden, Kısa Öykü ve Dilbilimsel Eleştiri adlı eserindeyse Micro Fiction: An Anthology of Fifty Really Short Stories antolojisinin editörü Jerome Stern’den hareketle sınırlamayı 250-300 kelime olarak ifade etmiştir. Çıplak Kalabiliriz’de iki tanıma da uygun öyküler mevcut. Korkmaz’ın tanımına uyan “Velhasıl” adlı metin varken Erden’in tanımına uyan başta “Sürgün” olmak üzere “Bağ”, “Karışık”, “Yarık” gibi öyküler bulunmaktadır. Kısacası, yazarın ilk öykü kitabına göre daha kısa metinlere de yer verdiğini, öykü portföyüne küçürekleri de eklediğini söyleyebiliriz. Özellikle “Velhasıl” hem yazarın gerçekçi anlatımla buluşmuş lirik dilini görebildiğimiz hem de meselenin ifade edilme şekliyle son derece başarılı bir küçürek. İki paragraftan oluşan bu metnin dili ve anlatımına ilk paragrafından bakalım:
“Suç arsızlaştı. Çürümüş et koktu dünya, yanmış ceset. İnim inim inledi yer. Ağaç diplerinden, kayalıklardan, denizlerden, nehirlerden, derelerden, kuyulardan, çukurlardan, konteynerlerden, bagajlardan, kasalardan cesetler toplandı günler geceler boyu. Torba torba, çuval çuval. Tırnakların içi topak topak kan, ilik, kemik. Düğümler çözüldü, ipler koptu. Daha da kendine gelemeyecekti insan ve dahi zavallı evlatları.” (s.51)

Yukarıdaki cümlelere baktığımızda anlatım şekli aslında bize yazarın üslubunu da veriyor. Hem masalsı bir anlatım var hem de gerçekliğin sert, katı halini görüyoruz metinde. Küçürek faslını kapatıp Koçak’ın biçimle olan iştigaline geçersek öncelikle kitap içi bölümlendirmeye bakmamız lazım. Eserde, “Düş/Müş/Üm”, “Şehir Güncesi”, “Su Güncesi”, “Yol Güncesi” ve “Düş/Üm/Müş” adlı beş kısım bulunmaktadır. Bu bölümlendirme mimarisi, yayıncılıkta son dönemde moda olan “öykü toplamı” söylemini de boşa çıkarıyor. Yazar belli ki farklı damarlardan beslenen öykülerini, belirli başlıklar altında toplayıp bir bütüne erişmiş. “Öykü toplamındaki” gelişigüzelliği imleyen ifade burada bulunmuyor. Hiçkuşu’nda olduğu gibi yazarın bu eserinde de bilinçli bir biçimlendirme yaptığı, yapıtını inşa ettiğini görebiliyoruz. Bu yapıyı ikiye ayırabiliriz. İlki, birinci ve son bölümde gördüğümüz yatık çizgilerle üçe bölünmüş ve üçleme öykülerin de yer aldığı kısımlar. İkincisiyse günce olarak adlandırılmış bölümler.

Biçimin izini sürdüğümüzde ilk ve son bölümdeki öyküler ayrıca ilgi çekici. Üçleme öykü denilince, daha doğru belirtmek gerekirse alt başlıklarla oluşturulup üçe bölünmüş metinlerden bahsettiğimizde, aklıma son olarak Recep Kayalı’nın Bilinen Tüm Zamanlar (2022) adlı öykü kitabı geliyor. Bu eserde hem kitaba ismini veren metne hem de üçleme adıyla yer alan, “Süt Üçlemesi” ve “Metin Üçlemesi” öykülerine baktığımızda üçleme yapısını görebiliyoruz. Keza Çıplak Kalabiliriz’in ilk ve son bölümlerinde bu mimariye biraz farklı şekilde denk geliyoruz. “Düş/Müş/Üm” adlı kısım üç öyküden oluşuyor. Bunlar sırasıyla, “Dolaşık”, “Düğüm” ve “Sürgün”. Klasik kurmaca metinlerin mimarisinden bildiğimiz serim, düğüm, çözümün bir benzeri olarak çağrışım yapıyor öyküler.
Kitaptaki ilk öykü olan “Dolaşık”ta, “Yol”, “Çukur” ve “Kaburga”dan oluşan üçleme mevcut ama buradaki yapı eserdeki diğer üçlemelerden farklı. Üçleme ayrımı Roma rakamlarıyla yapılmış ve bunların bir de kurmaca içinde a’lı versiyonu mevcut. Yani, I/ Yol alt başlığının devamı I/ a. şeklinde. Bu metinde 3+3 alt kısım halinde birinci şahıs anlatıcıyı görüyoruz. Tüm alt bölümlerdeki anlatım kendine has ve aşağıdaki alıntıdan da okuyabileceğimiz gibi bilinç akışıyla diyalog karması bir dile de denk geliyoruz:
“(…) güldürmeyin güldürmeyin ama canım çok yanıyor su biraz su verebilir misiniz bu öksürük bu da nereden çıktı içim içim çok ağrıyor ah teşekkür ederim biliyor musunuz annem öksür öksür heyecanlı oluyor derdi öksürürken kesiverirdim öksürmeyi içime içime öksürürdüm bu sesler kemikler ilikler iplikler harf parçaları mı öksürtüyor yoksa bayım onları bağlayamaz mısınız (…) (s.12)
Eserdeki son bölüm olan “Düş/Üm/Müş”e geçtiğimizdeyse burada iki öyküyle karşılaşıyoruz. İlki “Dil Üçlemesi,” diğeriyse “Uydurukçuluk”. Dil Üçlemesi öyküsü, I / Kesik dil, II / Düşbazın dili ve III / Gebe dil olmak üzere üç alt bölümden oluşuyor. İlk kısım, “Dünyanın damından kan damlıyor,” cümlesiyle başlıyor. Kanın, “damdamdam, tımtımtım, tıptıptıp, şıpşıpşıp, pıtpıtpıt,” diye damlayışını öykünün bu kısmında listeleme yöntemiyle görüyoruz:
“Sokaklara, mahallelere, caddelere, meydanlara, parklara, otoparklara, tren raylarına, tüpgeçitlere, tünellere, köprülere, tali yollara, köprü altlarına, anayollara, E-5 karayoluna, çevreyoluna, alışveriş merkezlerine, süper hipermarketlere, pazaryerlerine, topluca kondurulmuş evlere, pencereleri aynalı kara gökdelenlere, dikenli tellerle çevrili sitelere (…)” (s.79)
Yukarıdaki listeleme yaklaşık yarım sayfa boyunca devam ediyor. Düşbazın diline geçtiğimizdeyse bir kısmında noktalama bulunmayan, küçük harfle başlayan anlatıma denk geliyoruz:
“yaprakların üzerindesin sereserpe yatıyorsun taze güneş doğuyor ağzından kuşlar yatıyorsun sen gözünü ovuşturuyorsun yanıyor gözün ovuşturuyorsun durmadan kırmızı balık düşüyor avcuna ölmüyor yüzüyor (…)” (s.81)
Gebe dile geçtiğimizdeyse toplamda yedi günle ilerleyen bir başka anlatım biçimiyle karşılaşıyoruz.
“1. gün: Yatağın ortasına jiletle bir daire çizdim. Çizdiğim yerlerden bahçe makasıyla kestim. Boşluğa bir kova yerleştirdim. Sol kulağımı dayadım. Bekledim. Kalktım baktım kova boştu. Sağ kulağımı dayadım. Bekledim. Kalktım baktım kova, yine boştu. Uyuyakalmışım.” (s.82)
Bölümdeki diğer üçleme öykü “Uydurukçuluk”a baktığımızdaysa ikinci şahıs anlatıcıyla ilerleyen, sadece iki sayfalık çarpıcı bir yalnızlık anlatımını okuyoruz:
“I.
Kendini dilim dilim kestin. Başka bir deyişle kendini dilimledin. Evden çıktın. Yürüdün. Gerçi emin değilsin. Sorulunca şimdi, böyle ansızın, bilmiyorum diyemediğinden cevaplamak istedin. Ama kesin olan şu ki dilimlerine tarçın serptin. Yedin. Tadı hâlâ dudaklarında.” (s.85)
Kitapta üçleme faslını bir kez daha, tıpkı ilk bölümdeki yapıya benzer şekilde “Yol Güncesi”nde görüyoruz. Her biri ikişer sayfalık, evlerini bırakıp giden üç kadının öyküleri bunlar. Telefonunda son kontörü kalan, evin kapısını kilitleyip iskeleye yürüyen “Melek’in Son Kontörü”, ipteki donlardan birini ocakta tutuşturduktan sonra masanın üstüne atıverip evinden giden “Asiye’nin Perçemleri” ve dudaklarından bıraktığı tıssssssss’ın ucuna yapışıp, camları sokağa açılan pencereden yükselerek dünya gözüyle son kez dolaşmaya çıkan “Rakibe Teyze’nin Nefesi”ni okuyoruz bu bölümde.
Eserde biçimin izini sürerken bolca üçleme öykülerden ve yapıttaki üçleme mimarisinden bahsettim. Yazarın bu biçimi kullanışının nedenini ve aldığı edebi mirasıysa Çıplak Kalabiliriz’in sonunda bulunan, Onat Kutlar’ın “Çatı” öyküsünden alınmış epigraftan görüyoruz:
“İçimde o bilinen üçlemenin –gitsem… gitmem gerek… gidiyorum– yani kararların en yumuşak ve kesin olanının yankısını duydum. Artık başka ne yapabilirdim?”
Kitapta biçimi önceleyen başka öyküler de mevcut. Bu metinlere “Şehir Güncesi” bölümünde rastlıyoruz. Özellikle, –üç yüz altmış dört günden bazı sahneler– alt başlığıyla yer alan “Göz” öyküsünde, yedi sahnelik bir anlatımla birlikte not ve uyarı bölümleri mevcut.
“sahne bir-
Balık. Tabakta. Bıçak elde, elinde. Balığın gövdesini boydan boya çizdi. İkiye ayırdı. Kılçığı çıkardı. Bir parça kesti. Ağzına attı. Çevirdi. Yuttu. Hımmm, nefis dedi. Baktın. Gözlerinde balığın gözleri. Durdu. Sana baktı. Nefis ama şekerim dedi, neler kaçırıyorsun bir bilsen. Rokaları çiğnedi. Rakısından büyükçe bir yudum.” (s.37)
Bu öykünün finalinde yer alan “Not” ve “Uyarı” kısımlarıysa kurmaca açısından ayrıca ilgi çekici.
“NOT: 365+1. İşte o gün bugün. Herkesin birbiriyle yarışırcasına ipini koparan dananın yanında olduğu.” (s.39)
“UYARI: Bu öykü yazılırken ev içine sızan bazı canlılara zarar verilmiştir. Sırasıyla üç hamamböceği, iki örümcek, iki arı, iki uçan karınca zor kullanmak suretiyle etkisiz hale getirilmiştir.” (s.40)
Göz öyküsünün akabinde gelen “Biz miyiz Bu Alice?”e baktığımızdaysa -açılış-, -gelişme-, -beraber ve solo şarkılar- ve -kapanış- alt başlıklarıyla örülmüş, meselesini biçim üzerinden anlatan bir başka öyküyü görüyoruz. Metnin en dikkat çekici yerine bir bakalım:
“-beraber ve solo şarkılar-
Ayyy yazık.
Keşke koşmasalarmış canım.
Korkmuştur garipler ne yapsınlar?
Onlar da bir tuhaflardı zaten?
Rabbim bilir, rabbim bilir de verir.
Günahlarını almayayım şimdi ama kara kuru birileri girip çıkış dururdu evlerine.
Allah büyüktür.
Off, ay içim sıkıştı değiştir konuyu, değiştir kanalı, çevir sayfayı.
Örtgeç örtgeç örtgeç…
…………………………” (s.43)
Başlıkta belirttiğim gibi daha çok küçürek öykülerin ve biçimin izini sürdüğüm yazımda şimdi biraz da kitapta anlatılmak istenen meselelere, içeriğe değinmek istiyorum. İlk öykü “Dolaşık”tan görüleceği üzere yazarın doğa ve hayvanlarla kurduğu sıkı sıkıya bir ilişki söz konusu. Bu ilişki özellikle hayvan hakları meselesinin konu edindiği “Göz” öyküsünde zirveye taşınıyor. “Göz”de balıklara, tavuklara, koyunlara, köpeklere ve bilcümle hayvanlara yapılanlar anlatılıyor. Eserin başat meselesinin doğa ve hayvanlar olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Buna daha kitabın ilk sayfasından bakalım:
“Kediler durmaksızın ağlıyor. Kediler neden durmaksızın ağlıyor. Yol bitmiyor. Kediler ağlamaktan vazgeçmiyor. Bakın diyorum deniz, gökyüzü, ağaçlar. Bakın, pencereyi de açtım. Hadi ama. Az kaldı. Yalan söylüyorum. Kanmıyorlar, görüyorum. Yol bitmiyor. Kediler ağlıyor.” (s.9)

İkinci mesele olarak gencinden yaşlısına kadınların ülkemizde yaşadığı sorunlara odaklanan metinlerin varlığını söyleyebiliriz. Özellikle üç kadının hikâyesinin anlatıldığı “Yol Güncesi” bölümünde bunu görüyoruz. “Şehir Güncesi”nde yazarın diğer konu edindiği sorunlarla birlikte kente, metropole dair meseleleri de okuduğumuz öykülere denk geliyoruz. Özellikle “Çekip Gidemeyen Şehir” öyküsü bu problemin eserdeki en çarpıcı metni. “Biz miyiz Bu Alice?” öyküsünde olduğu gibi insanlığa, ötekiye dair meseleleri de Koçak’ın dert edindiğini anlayabiliyoruz. Son olarak yalnızlığın da yapıttaki önemli problemlerden biri olduğunu ifade edebiliriz.
Sonuç olarak yazım boyunca Çıplak Kalabiliriz kitabındaki küçürek öykülerin ve biçim arayışının, biçimle örülmüş metinlerin izinden gittim. Yazarın tıpkı ilk öykü kitabında olduğu gibi bu eserinde de öykülerini belirli bir yapı içerisinde sıraladığını, yapıtın kendine has bir kurmaca mimarisi olduğunu söyleyebiliriz. Bununla birlikte biçim üzerine düşünen bir kalem var karşımızda. Bu eseri rahatlıkla deneysel edebiyat sınırlarına dahil edebiliriz. Biçimi kimi metinlerinde önceleyen ama anlatmak istediği meseleleri asla geri planda bırakmayan bir yazar Melike Koçak. İlk eserinden farklı olarak bu sefer küçürek öyküleri de portföyüne dahil etmiş. Bu sayede çok daha zengin bir kitapla karşı karşıya okur.
Turhan Yıldırım
KAYNAKÇA
Erden, A. (2002). Kısa Öykü ve Dilbilimsel Eleştiri. Gendaş Yayınları.
Kayalı, R. (2022). Bilinen Tüm Zamanlar. Vacilondo Kitap.
Koçak, M. (2022). Hiçkuşu. Can Yayınları.
Koçak, M. (2025). Çıplak Kalabiliriz. İletişim Yayınları.
Korkmaz, R. ve Deveci, M. (2017). Türk Edebiyatında Yeni Bir Tür: Küçürek Öykü. Akçağ Yayınları.
