2024 yılında kaybettiğimiz Ferit Edgü’nün doğum günü 24 Şubat’tı. O güne yetiştirebilseydim onunla ilgili bir video hazırlayacaktım; fakat yetişmedi ve bu durum bende bir dert oluşturdu. Bu yazıyla ustayı bu şekilde anmak istedim.
Bir yazarı tanıyabilmenin en güzel yolu, öykülerinde adeta samanlıkta iğne arar gibi anlam aramak, sözcüklerin izini sürmektir. Bu tanıma en çok yakışan isimlerden biridir Ferit Edgü. Çünkü onun öykülerinde kesin bir anlam, belirgin bir sonuç ya da klasik bir gelişme yoktur. Bu yüzden onun kurduğu bir cümleden yola çıkarak yeni anlamlar üretmek, bende her zaman olumlu bir etki bırakmıştır.
Her yıl mutlaka bir Ferit Edgü kitabını baştan sona okurum. Bu yıl payıma düşen Do Sesi oldu. Bir tür ölüm manifestosu sayılabilecek bu kitap, ölüm temasını farklı yönleriyle ele alan öykülerden oluşur. Peki, Ferit Edgü için ölüm neydi?

Ölümü sık sık metinlerinde kullanır. Hatta her öyküsünde kuytu bir köşede bir ölüm vardır. Fakat biz bundan bunalmayız, çünkü görmeyiz. İşte Edgü’nün ölümü budur: görmemek, görünmezlik, hayatın sıradanlığı. Sıradan olan şey görünmezdir. Sokakta karşılaştığımız bir adamın garip giyimli olduğunu düşünelim. İlk gördüğümüzde şaşırır ve bakarız. İkinci gün yine bakarız; ama zamanla bakmamaya başlarız, alışırız ve adam bizim için sıradanlaşır. Bir süre sonra ise tamamen görünmez hâle gelir. İşte Edgü’nün öykülerinde ölüm de böyledir. İlk defa okuyan biri bundan rahatsızlık duyar; sürekli okuyan biri ise ölümü görmez. Çünkü Edgü’de ölüm, hiçbir şeydir.
“Beklenti” öyküsünde Ferit Edgü, ölüm hakkında bilinçli bir şekilde konuşur. Onun belirsiz olduğunu, ölümden sonra ne olacağını kestiremediğini ifade eder. Ölümü ancak yaşayarak öğrenebileceğimizi vurgular.
Nasıl olsa yakında göreceksin anneciğim, dedim.
Kim bilir, dedi. “Oraya gitmeden ne söylesem boş.
Edgü’nün öykülerinde ölüm sonrası yoktur. Ölümden sonrasını bilemeyiz; nitekim bunu birçok öyküsünde dolaylı biçimde dile getirir. “Oraya gitmeden ne söylesem boş” sözü de bunu açıkça ifade eder. Edgü’nün dünyasında ölüm bir son değildir; bir durumdur. Sıradandır. Belirsiz olmaktan çok beklenendir. Her an birileri ölebilir, birileri ölümü düşleyebilir, birileri intiharı düşünebilir; ama bu durum sorgulanmaz. Ölüm, onda sürekli ertelenen bir olasılıktır.
“Üşüyen” öyküsünde karakter mezarlığa gider ve burada kısa bir diyalog geçer. Mezarın dört duvarı mermerle kaplıdır, ancak dibi topraktır. Karakter, neden mezarın dibinin de mermerle kaplanmadığını sorar. Aldığı yanıt ise şöyledir: “Ama o zaman çok üşüyeceğim.”
Öykü, bütünüyle absürt bir gerçeklik üzerine kuruludur. Mantık dışıdır; ancak Edgü bunu öyle ustalıkla kurar ki okur bunu sorgulamaz, aksine anlam yükler. Bu yönüyle metin, Albert Camus’nün absürd anlayışını çağrıştırır. Trajik olan, içten bir kabullenişe dönüşür. Ölüm burada gündelik bir rutine bağlanmıştır. Karakter sanki her gün mezarlığa gidip sıradan sorular soruyormuş gibidir.
Çaresizlik
“Mezar” öyküsü en vurucu öykülerinden biridir. Eski bir Türk geleneği vardır. Bir savaşçı öldüğünde, atıyla beraber gömülür. Edgü bu öyküde bu metaforu bambaşka bir şeye çevirir ve çaresizlik metasıyla kullanır. Bir adam ölür, arkadaşları gömer, atı vardır, adam öldükten sonra ata ne yapacaklarını bilemezler, çayıra salarlar, at ne yapacağını bilemez ve ölür, onu da yanına gömerler.
Öyküde çaresizlik de ön plandadır. Eski bir Türk geleneğinde, bir savaşçı öldüğünde atıyla birlikte gömülür. Edgü, bu metaforu farklı bir biçimde işler ve ölüme dair çaresizliği ön plana çıkarır. Bir adam ölür, arkadaşları onu gömer, adamın bir atı vardır; ölümden sonra atın ne yapacağını bilemezler, çayıra salarlar. At ne yapacağını bilemez, ölür ve adamın yanına gömülür.
Öykü, baştan sona minimalist bir yapıya sahiptir; olaylar hızlı gelişir. Ferit Edgü, hayatın küçük ve derin anlarını ustaca bu kısa öyküye yedirmiştir.
Öyküde atla ilgili bir satır da vardır: “Atları severdi,” der Edgü. Ardından sadece “Yalnızca bir atı oldu,” diye ekler. Burada sadakat öne çıkar. Peki bu sadakat ölüme mi, ata mı yöneliktir? Edgü bunu yanıtlamaz; okurun kendi anlamını bulmasını bırakır.
Öykü, atın ölümüyle biter. Edgü’nün hiçbir öyküsünde ölüm sonrası yoktur; ölüm, yalnızca bir durum olarak metinde yer alır. Rüyalar dışında ölüm sonrası bilinemez, kestirilemez; bu yüzden de yazılmaz. Edgü, öyküyü çoğu zaman okurun boğazında bırakır. Kendi deyimiyle, “Her öykü bitmeyebilir.”
“İnsanoğlu”adlı öyküsünde ise Habil ve Kabil olayına doğrudan bir gönderme vardır. Ormanda avlanan birinin, tüfeğini doğrulttuğu sırada bir hayvan beklerken, karşısına insan kardeşi çıkar. Sıradan ve gündelik bir dille anlatılan bu öyküde, okur bir an bile sorgulamadan olayın içine çekilir.
Ferit Edgü’nün öykülerinde ölüm sıradandır; olağan, absürd ve aynı zamanda derin bir gerçeklik barındırır. Onun minimal anlatımı, hem yaşamı hem ölümü başka bir gözle görmemizi sağlar; küçük anlara yüklenen büyük anlamlarla, okuru düşünmeye ve hissetmeye davet eder.
Minimal ve Ölüm
Minimal bir öyküde ölümü anlatmak güçtür; çünkü ölümün kendisi uzun bir süreçtir. Fakat Edgü bunu usta bir şekilde başarır. Örneğin “Düşüş” öyküsünde bir kentin düşüşüne tanık oluruz. Edgü, gayet sıradan bir olayı ölümle çok güzel bir şekilde bağdaştırır. Kent düşmek üzereyken metinde bir diyalog görürüz. Ölüm, öykünün sonunda karakterin kulağına gelen uğultuda kendini gösterir. Ve hepimiz biliriz ki, öykünün sonucunda ölüm vardır. Ancak hiçbir cümlede doğrudan ölümden söz edilmez. Yine de biliriz ki bu öykü, ölümle ilgilidir.
Mutlak Son ve Karşı Koyma
“Eşik” öyküsünde Edgü’nün sert bir tavırla ölüme karşı koyabildiğini görürüz. Metinde, ölümün eşiğinden dönen birisi vardır. Ona nasıl döndüğünü sorarlar; o ise kapıyı yüzüne çarptığını ve sırası olmadığını söylediğini dile getirir. Yani ölümden kaçmanın imkanı vardır; mutlak bir son yoktur. Bu öyküde Edgü, ölüme karşı koyma eylemini gösterir; ölüme karşı koyabilme içgüdüsünü.
Daha önce Edgü’nün ölümünde bir sıradanlık olduğunu söylemiştim. Şimdi; insan yapmak istemediği bir şeye karşı koyabilir, istemeyebilir. Bu sıradan bir insani davranıştır. Tıpkı Edgü’nün bu öyküsünde ölüme karşı koyması gibi.
Öyküde yalnızca ölüm vardır, denir. Ölüm zamanı ne şimdi vardır, ne de yarın. Bu, Edgü’nün ölüm hakkındaki düşüncesini açığa çıkarır. Ölüme inanmayan bir yazar kimliği mi çizmek istemiştir, yoksa ölümü bekleyen bir yazar kimliğimi tercih etmiştir, bu açık değildir. Sadece şunu anlarız: Edgü, ölümden korkmamaktadır. Ölüm beklenmedik bir şey değil; beklenen, doğal bir süreçtir. Tıpkı doğmak gibi.
Mini Mini Ölüm
Mini mini… Mini mini, Edgü’nün metinlerinde ölümden kırıntılar görürüz. Açığa çıkmayan, kendini göstermeyen ama bilindik ölümler. Biliriz ki Edgü’de ölüm hep vardır. Zaten 50 Kuşağı’nın “varoluşsal” metinleri de bunu doğrular. Ölümü yazmak, onun için kaçınılmazdır.
Fakat onu kuşağından ayıran şey şudur: Edgü, çoğu zaman yalnızca birkaç cümleyle ölümü anlatır; bazen hiç doğrudan ölümü anlatmadan bile sezdirir. İşte bu, bir ustaya yakışır bir davranıştır. Ferit Edgü, metinlerinde okuyucuya ölümü alıştırmaya çalışmıştır. Beklenmedik bir şeyden korkmamak için.
Hakan Kaya
