Soi 6’da ilerledikçe kalabalık ve gürültü artıyor. Şehrin bu kısa sokağı gecenin içinde kendi küçük evrenini kurmuş. Sahil yoluna doğru ilerlemeye çalışan az sayıdaki arabalar, onların arasından sıyrılan motorlar akışı yer yer kesiyor. Dışarıdan bakınca belirgin bir düzen yok, sabit bir ritim de yok. Kurallarla yaşayan Avrupalıları, kuzeyin disiplinli şehirlerinden gelenleri bile buraya çeken şeylerden biri belki de bu karmaşa. Kimse birbirine çarpmıyor, sürtüşmüyor, herkes kendi yolunu bir şekilde açıyor. Adımlar, motor sesleri, barlardan taşan müzik ve kahkahalar aynı akışta birleşiyor. Bu akışın içinde durunca karmaşa dağılıyor, geriye sadece hareket kalıyor.
Turgut yanına yaklaşan, etrafına saran kızlarla ilgileniyor, benim kızlarla arama koyduğum mesafeye şaşırıyor. En az onun kadar erkek olduğumu görmek istiyor. Ona göre bu sokakta bulunmamızın sebebi belli. Ben ise hâlâ etrafa bakıyor, bu kalabalığın içinde olup biteni anlamaya çalışıyorum. Bazı şeyler ilk bakışta göründüğünden daha basit, ama aynı zamanda daha tuhaf. Burada kimse saklanmıyor, her şey göz önünde yaşanıyor, ama bana öyle geliyor ki, herkes yaşamının büyük bir kısmını saklıyor.
Eski paralı günlerimdeki kadar param olsaydı, dedi Turgut, sana ısmarlardım ama yok. Babadan kalan evin satılmasını bekliyor. Kardeşimin biri imza vermiyor, eninde sonunda verecek tabii, dedi, gerildi. Hayatı boyunca haksızlığa uğramış bir bilincin yarattığı öfke, nerede olsa tanırım. O sırada bir başka bardan dışarı çıkan kızlara takıldı. Bir daha dönmem Türkiye’ye, dedi, gözünü kızlardan ayırmadan. Para vermek istemediğim için kadın konusunda başka yollar aradığımı düşünüyor. Sonra, sen ne kadar cimri bir adamsın, dedi. Bazen onu dinlemiyorum, bazen de söylediklerine odaklanamıyorum.

Burada kimse kimseyi kandırmıyor, al gülüm ver gülüm, herkes ne istediğini biliyor, dedi. Bana göre ise bazı şeyler parayla açıklanamayacak kadar karmaşık. Ama o bunu duymak istemiyor, laf kalabalığı sayıyor. Hepsi hikâye, bizi kandırdılar, diyor. Onu dinlerken, insanın kendi kendine kurduğu bu kesinliğin nereden geldiğini düşünüyorum. Burada herkes bir şeyleri bildiğine inanıyor, ama kimse gerçekten neyi bildiğini tam olarak bilmiyor. Herkes kendi hikâyesini anlatıyor, hikâyesine tutunarak ayakta kalıyor. Belki de mesele haklı olmak değil, tutunacak bir şey bulmak. Her şeye rağmen tamamen kapalı da değil Turgut. İnsanların zamanla bazı şeyleri anlayabileceğini düşünüyor. Benim de sonunda yola geleceğime inanıyor. Daha erken, diyor. Bazen daha sabırlı, daha yumuşak konuşuyor. Sanki bildiği bir şeyi henüz öğrenmemiş birine anlatır gibi. O sırada birkaç kız etrafını sardı. Modu değişti, halinden memnun, olduğu yerde döndü. Koluna giren, onu bara doğru çekiştiren birine kolunu doladı. Turgut durdu, sonra yeniden gülümsedi. Sanki her şey yerli yerindeymiş gibi.
Turgut’la vakit geçirdikçe, onu tanıyıp alıştıkça üzerimdeki yorgunluk yavaş yavaş dağıldı. Yeni bir şehirde olmanın o tanıdık merak duygusu yeniden ortaya çıktı. Yabancı bir yerde yürürken hissedilen hafif heyecanla, sokakların nerede biteceğini bilmeden Turgut’un peşinde yürüyorum. Sokaktan sokağa geçiyor, dar aralıklardan başka sokaklara çıkıyor, şehrin içinden yürüyerek geçiyoruz. Onun yolunda, kendi kurallarım ölçüsünde yürüyorum. Hayatına bir yerinden sızarak bir başıma kendimi taşımanın ağırlığından böylece kurtulmuş oluyorum.
Geceleri hava sıcak. Bazen balkon kapısını açık bırakıyorum. Dışarıdaki sesler, özellikle motor sesleri uykumu bölene kadar kapatmıyorum. Yatağımın başucunda esen rüzgâr yüzüme değiyor, serinliyorum. Yerel halkın dilinde phattaya, yağmur sezonunun başında güneybatıdan kuzeydoğuya esen rüzgârın adı. Zamanla kelimenin yazılışı değişmiş, Phattaya, Pattaya’ya dönüşmüş. Şehrin adı da bu rüzgârla anılmaya başlamış. Rüzgârın gelişi yağmur mevsimini haber veriyor. Aynı zamanda denizciler ve balıkçılar için bir yön işareti.
Sabah Koh Larn adasına gitmek için hazırlandım. Odadan çıkmadan X’e girdim. Karşıma düşen ilk haber, yurt genelinde etkili olan kar yağışı nedeniyle birçok ilde eğitime ara verildiği. Devamını okumadım. Telefonda konuştuğum bir arkadaşım Kocaeli’ne giderken tipiye yakalandığını, Kuzey Marmara Otoyolu’nda mahsur kalma tehlikesi yaşadığını söyledi. Çantamı hazırladım. Yüzüme güneş kremi sürdüm. Şapkamı taktım. Güneş gözlüğümü çantamın kenarına koydum. Çıktım odadan.
Turgut’un kiraladığı oda, kaldığım otelle sahil arasında. Çoğu akşam sahile giderken sokakta onu bekliyorum. Hiç zamanında çıkmıyor odasından. Ben de bakkalın önünde oturan, yemek yiyen, çoğu zaman biralarını yudumlayan kadınlarla sohbet ediyorum. Öğlene kadar bakkal kapalı, sokak boş, sıcak hava herkesi evine kapatıyor. Sahilden beraber döndüğümüz akşamlar ben odama gidip uyuyorum. O ise bakkalın önünde oturan kadınlarla geç saatlere kadar kalıyor, bira içiyor, sohbet ediyor.
Sokak dar, karşılıklı tek tip dükkân görünümlü odaların sıralandığı, yerel halktan ailelerin yaşadığı bir yer. Evlerin kapıları birbirine benziyor, pencereler aynı yükseklikte, ayakkabılar kapı ağzında. Sokaktan geçerken bazen ev içlerine bakıyorum. Bunun doğru olmadığını biliyorum ama insanların nasıl bir düzenin içinde yaşadıklarını merak ediyorum. Çoğu evde mutfak olmadığını duymuştum. Dışarıdan, kaçamak bakışların yakalayabildiği kadarıyla, hem oturmak hem yatmak için kullanılan sedirler bir yanda, televizyon bir yanda, çocuklar çoğunlukla televizyon karşısında. İçerisi birkaç eşyayla dolu, fazlasına yer yok. Bu odaların çoğu ya eski dükkânlardan çevrilmiş ya da baştan buradaki yaşamlar göz önünde bulundurularak yapılmış. Evlerin önünde arabalı yemek tezgâhları duruyor, kızarmış tavuk kokusu, kesilmiş meyveler, bazen demir ızgaralı küçük mangallar. Çamaşırlar sokaktaki tellerde kuruyor, içerideki hayat neredeyse tamamen dışarı akmış. İnsanlar kapı önlerinde oturuyor, çocuklar birkaç adım ötede oynuyor. Sokak, evlerin uzantısına değil, neredeyse kendisine dönüşmüş.
Turgut beni odaya, çay içmeye çağırdı. Kahvaltılık bir şeyler hazırlıyor. Turgut’un ikinci kattaki odasına girince önce sıcak çarptı yüzüme, sonra nem. Oda kapalı bir havayı uzun süredir içinde tutuyormuş gibi. Odada çift kişilik bir yatak, köşede küçük bir lavabo, tam karşısında tuvalet. Pencere sokağa bakıyor ama rüzgâr içeri pek girmiyor. Duvara monte küçük bir vantilatör ağır ağır dönüyor, havayı serinletmekten çok yerini değiştiriyor. Tuvaletin duvarlarında nemin bıraktığı soluk izler var. Benim kaldığım otel odasından çok daha ucuz ve daha büyük. Ona kalırsa ben paranın hesabını bilen biri değilim. Onca para verip o otelde kalmam doğru değil. O ise yıllardır böyle odalarda kalmaya alışmış. Yatağın altına sıkıştırılmış bavul, duvara dayalı plastik sandalye onun için yeterli. Burada ihtiyaç dediği şeyler kısa, alışkanlık dediği şeyler daha uzun.
İskeleye gitmek için tuktuka bindik, Walking Street’in köşesinde indik. Walking Street sabah saatlerinde ölü. Bütün mekânlar, gece kulüpleri, diskolar, barlar kapalı. Arada tek tük gündüz işi yapan sucu, tostçu ve ayaküstü bir şeyler satan küçük büfeler açık. Bir de elbette yeme içme zincir restoranlar. McDonald’s, Burger King, Seven Eleven.
Feribotun üst katında, üst üste yığılmış can yeleklerinden birini alıp üzerimize geçirdik, sonra da kenara oturduk. Can yeleği giymek mecburi. Yolcuların içinde yerel halktan insanlar da var. Bir kısmı balıkçılık yapıyor, bir kısmı turizmle geçiniyor. Kalanı ise her milletten turist. Karı koca bir ada sakininin önündeki karton kutuda tavuklar, bir de ara sıra öten horoz var. Horoz her öttüğünde turistler gülüyor. Adam mahcup, arada kutuya vuruyor ama horozun adamı pek ciddiye aldığı yok. Adada horoz dövüşlerinin olduğunu duymuştum. Tayland’da eski bir gelenek. Köylerde bazı horozlar sıradan bir hayvan gibi değil, neredeyse bir dövüşçü gibi yetiştiriliyor. Bir bakıma Muay Thai dövüşçülerinin maça hazırlanması gibi. Belki kutudaki horoz gerçekten bir dövüşe götürülüyor. Sahibine para kazandırmak için kavga etmek zorunda kalacak.
Denize bakıyorum, rengi yeşile çalıyor. Gökyüzü koyu, ağır bir renge bürünmüş. Güneş her zamanki sıcaklığıyla parlıyor ama gökyüzündeki o tuhaflık yine de dikkat çekiyor. Adaya giden feribot ağır ağır ilerlerken suyun rengi değişmiyor. Kıyıdan uzaklaştıkça açılmasını bekliyorum ama aynı yeşil ton vapurun çevresinde sürüp gidiyor. İstanbul’da adalara giden vapura bindiğimde deniz çoğu zaman mavidir. Kirli olsa bile rengini korur. Özellikle kıyıda dipteki ince kum dalgalarla karışınca deniz koyu bir yeşile döner ama bu geçici bir şeydir. Burgazada’ya giderken içim kıpırdar, gözlerimi sudan alamam. Burada aynı duygu oluşmuyor içimde. Belki de bunun nedeni sadece denizin rengi değil. Şehrin, ülkenin yabancısı olmak. İçinde olmadığın bir yerin suyu da sana ait gelmiyor. İçimde denize atlama, yüzerek açılma isteği uyanmıyor. Sanki suyun içinde de kıyıda olduğum kadar yabancı kalacağım.
Kadir Işık
