Hoşça Kal Vardiyası Hatice Nisan’ın ilk şiir kitabı. Dağların Ardı, Kapıların Arkası’ndan varıyoruz Hoşça Kal Vardiyası’na. “Badem Uykusu” eserin ilk şiiri. Bu şiirde vardiyanın hangi mevsimde geçeceğine ilişkin ipuçlarını yakalıyoruz: Mevsim bahar, aylardan nisan. Zorlu geçen bir doğumun ardından bebeğin, meyve çiçeğinin, süt kuzularının ilk tüylenişi gibi tazelik ve kırılganlıkla açılıyor şiir. Şiire göre, sanki dünyadaki her şey tekinsiz bir kışı yaşıyor. Nisan ise Tanrı’nın cömert ve güçlü mevsimi. Aynı zamanda yıkıcı olan da. Yalnızca açılım, yenilenme değil; sarsıntı, yıkım olarak da tasvir ediliyor. Finaldeyse “Merhaba nisan” (s.15) ile hem karanlığı hem aydınlığı, hem yıkımı hem yaratımı birlikte karşılayıp sanki yeni doğan bir bebeğe sesleniyor.
Şair, kitap bütününe dağıttığı ev imgesiyle okura duygusal, düşünsel bir hat sunmuş. Evi dizelerde yalnız bir barınak olarak görmüyoruz. Hafıza, kayıp, sınır ve yıkılıp yeniden kurulan bir yaşam olarak ele alındığını izliyoruz. Bu sayede ev, bireyin iç dünyasını, toplumsal kırılmayı, varoluşsal sorgulamayı da içine alan, kavrayan geniş bir metafora dönüşmüş. “Bir çığın içinde küçük bir oda/ ayırdın kendine” (s.17) dizesinde kaosun, felaketin içinden koparılan küçük bir sığınak olarak okuyoruz evi. “Bir evin acıyı ilk karşılayışı” (s.20) dizesinde evin tanık kimliğiyle tanışıyoruz. Burada, evin yalnız yaşanılan bir yer olmadığını, aynı zamanda hatıraları da kaydeden bir bellek olduğunu görüyoruz. “Kaçırılmış buluşmalar evindir” (s.24) dizesindeyse yalnızlık mekânı olarak okuyoruz. “Evin değil sınırın hatırası kaldı” (s.39) dizesi, evin kaybolduğunu ama sınırının orada kaldığını söylüyor. Burada göçle, yıkımla birlikte evin hafızası silinse de, geriye kalan şeyin sınır olduğu vurgulanmış gibidir. Nitekim öznenin kendisi de evin varlığına uzaktan bakıp yalnızca sınırını görüyor. “Henüz hazır değil evlerin sessizliği/ yolcu ile yol arasına girmeye” (s.59) Bu sessizlik imgesinin bir evvelki sahnesini evin silinip sınırın kaldığı dizede görmüştük. Şimdiyse geriye kalan sessizliği görüş açımıza getirmiş özne. Burada sessizlikle vurgulanan adeta bir yas biçimidir. “Fikrim aslında, daldan eve sarkan bir orman” (s.65) dizesinde ev, doğayla bütünleşmiş. Burada artık insan yapımı bir sınır olmanın ötesinde doğanın uzantısına dönmüş gibi. “Ölüm ile ayrılığın evinde/ unutmak ürkek oturur” (s.81) dizesinde ev, yeniden kaybın mekânı olmuş. Ancak bu kez özne, bu kayıp mekânın içinde, onun belleğine ortak olmuş. Kaybolansa artık yalnızca o belleğin içinde, somut olmaktan çıkmış, yitirilen bir şeye dönmüş.

Bellekle birlikte her şeyi hatırlayan özne için unutmanın yalnızca unutmuş gibi yapmaktan ibaret bir hâl aldığı vurgulanmış. Belki de çekip gitmeye bir kapı aralamaktır bu, unutmak için. Yine de “Yanan bir ev iskeletimden yeniden yapılıyor” (s.83) ifadesinde, yıkımın ardından yeniden inşa edilen bir varlık deneyimi ortaya çıkmış. Ev burada yalnızca kaybın değil, aynı zamanda yeniden kurma çabasının, doğuşun da metaforu olarak karşılamış okuru. “Anahtarı çevrildi bilmediğim bir evin” (s.89) dizesindeyse ev, güven duyulan bir yer olmaktan ayrı bir yerde konumlanmış. Daha çok yerleşmek için, konumlanmak için aranan bir kapı gibi. Oraya ait olmak için elinde bir anahtar olsa da, henüz belleğinde yer etmeyen bir mekândır. Burada da önceki dizelerde dokunulan bellek yani bireysel ve toplumsal hafızaya dayanarak bakacak olursak, özne için hakiki ev biraz da bellek gibidir. Belleksiz evin yabancı, ait olunmayan ve ait olmayan bir ev olduğunu okuyabiliriz. Tüm bunlardan özetle ev, aynı anda hem varış hem de yitiriş mekânıdır.
Ev imgesinin yarattığı atmosferin ardından, şiirlerin bütününde kirpikler de dikkat çekici bir odak noktası olmuş. Kirpik, yalnızca bedensel bir detay olmak yerine, iç dünyanın dışarıya açıldığı ve hatıraların sızdığı bir eşik gibidir. Ev imgesi, kitabın farklı yerlerinde beliren kirpik imgesiyle küçük ölçekte yeniden belirmiş hissettiriyor. Örneğin “Kirpik hizanda tüm bakışlar sık ve ağaçlıklı” (s.16) dizesinde kirpik, orman gibi sık ve korunaklı. Onların yoğunluğu sanki ağaçlar gibi hem koruyan hem de sınır koyan bir varlık olup karşımızda belirmiş. Tıpkı evin, dışarının kaosuna karşı içinde yaşayanlara sunduğu güven gibi. “Kirpiğini ıslat, içini aç/ güneşte ölmez bu sarı” (s.20) ifadesinde gözyaşıyla birleşen kirpik, içeride saklanan duygunun dışa sızmasına aracılık etmiş. Güneşin tüm sıcaklığına rağmen ayrılığı temsil eden sarı renkle birlikte, irini dışarıya çıkarır gibidir. “Kirpiklerim ham rüyada yeşerdi” (s.47) dizesinde ise kirpik, bilinçdışına, rüyaya ve yeniden doğuşa açılan taze bir eşiğe dönüşmüş. Kitap boyunca kirpik, yakınlaşma ve temasın da metaforu olmuş. “Yaklaştım kirpiklerin sıklığına” (s.27) dizesinde, insan ilişkilerinde sınırları belirlerken aynı zamanda yakınlığın ve duygusal temasın eşiği olarak işlev gördüğü için yalnızca cesaret bulanın yapabildiği bir hamle olarak yansıtılmış. Devamındaki dizelerde yer yer renklerle de bütünlük kuran kirpikler, göz ve ruh arasındaki geçişin hem dingin hem de canlı bir deneyim olduğunu da göstermiş okura. Acıyı, hatıraları ve içsel dönüşümü yüklenmiş. Tıpkı gözlerin küçük bir ev gibi iç dünyayı koruması ve aynı anda da açması gibi. Bu nedenle kirpik, şiirde hem duygusal eşik hem de içsel, dışsal dünyayı birbirine bağlayan bir köprü olarak görev görmektedir. Göz ve bakış, kirpik aracılığıyla hem korunmuş hem de çoğul anlamlar vermiş. Sessizlik ve ses arasında uzam yaratmış. Bunlara ek olarak ev ve kirpik imgelerinin tekrarı, esere bütünlük kazandırsa da kimi bölümlerde aynı imgelerin içinde kalma hissi uyandırarak çeşitliliği sınırlandırmış.
Hoşça Kal Vardiyası’na duyusal bir açıdan da bakalım. Kitabın bütününde şairin dizelerinde duyduğumuz ses imi, duygusal, düşünsel bir omurgaya dönüşmüş. Bireyin iç kırılmalarını açığa çıkaran bir çığlık ya da ev temasında kurulduğu gibi hatıraları barındıran bir bellek olarak yorumlanabilir. “Sesin dalıp orman kuytularında/ kendini rüzgârla değişmesi gibi” (s.70) Aynı zamanda da anılarla kurduğu döngü sayesinde dünyanın kısılmış sesinin duyulmasını istemiş gibidir. “Sesimi süslemek istedim” (s.90) Bu katmanlı kullanımıyla ses, iletişimin aracı olmak dışında varoluşun, hafızanın simgesine de dönüşmüş. Tüm bu imgeler birleştiğindeyse Hoşça Kal Vardiyası bitişle başlangıcın, unutmayla hatırlamanın, yıkımla yeniden kurmanın arasında belirmiş. Eserde görme duyusu da önemlidir ama doğrudanlık yerine çoğunlukla imgelerle işlenmiş. “Çiçek dürbünü döndü günler çoğaldı” (s.87) örneğinde de gördüğümüz gibi. Özne, eser boyunca anılarını sırtlanıp düşlediği yeni yaşamı bulabilmek için bahar renklerinin, kuşların, ağaçların arasında gezinmiştir. Gördüklerini ve göremediklerini yani düş kırıklıklarını da aktarmıştır. Tüm bunlar olurken eserin son dizelerinde değinilen kederi kabulleniş biçiminin ona şiiri getirdiği aktarılmıştır. Bu sayede eser bir dönüşümle son bulmuştur:
“Çoğalan bir karede
istediğin olsun istersin
istediğin dönsün istersin
yaz biter, solar çiçek
solar dürbün
uzak ve yakın
insan ve şemsiye birbirine çevrilir
çıplak ve berrak
çıplak ve berrak kaldığında
inandığın keder de sana inanır
şiir bana böyle inandı” (s.90)
Sonuç olarak Hatice Nisan’nın ilk şiir kitabı Hoşça Kal Vardiyası imgesel dönüşümüyle, ev ve kirpik odağında kurulan katmanlı yapısıyla, merkezden belirsizliğe uzanan arayış yönüyle öne çıkan bir eser.
Gönül Demircioğlu
