Clarissa Estes, “Öyküler ilaçtır; ilk öykümü okuduğumdan beri onların büyüsünden kurtulamadım,” diyor bir yazısında. Bunu sadece masallarla ve öykülerle sınırlandıramayacağımızı vurgulayan bir roman yazmış Maggie O’Farrell. Okurken gerçeklik ve hayal dünyası arasındaki o ince çizgi üzerinde dolaştığım; olayların geçtiği mekânlarda yaşadığım; karakterlerin acısına, hüznüne, heyecanına ortak olduğum bir romandı Hamnet.
Maggie O’Farrell İrlandalı çağdaş yazarlardan. Lise yıllarında, edebiyat dersinde tanıyor Shakespeare’i. Bütün oyunlarından çok etkileniyor ama en çok Hamlet aklının bir köşesinde kalıyor. Neden böyle bir roman yazmaya karar verdiği sorulduğunda, o yıllardan beri Hamlet karakterinin ruhunun derinliklerinden çok etkilendiğini, ayrıca Shakespeare ile ilgili okuduğu kitaplarda karısından ve ailesinden neredeyse hiç bahsedilmediğini, bu unutuluşu kadına yapılan bir haksızlık olarak gördüğünü ve bu kadını ortaya çıkarmak istediğini belirtiyor. Roman 2020 yılında yayımlandı. Kitabın günümüzde halen çok sevilerek okunmasında yazarın okura alan açmasının, kitabın masalsı kurgusunun büyük etkisi var. Ayrıca yazarın, yönetmen Chloé Zhao ile birlikte senaryosunu yazdığı film Hamnet adıyla gösterime girdi.
Yazar, hayat ölüm hayat döngüsü üzerine yazdığı kurgusunda William Shakespeare’in hayatının bir takım gerçeklerinden yola çıkmış ama tamamen özgün bir kurgu oluşturmuş. Agnes ve genç Latince öğretmeni ailelerinin istememesine rağmen evlenirler. Üç tane çocukları olur. Susanna büyük kızları, Hamnet ve Judith ikiz çocuklarıdır. Hamnet birkaç dakika daha önce doğan, daha gürbüz ve daha sağlıklı, Judith doğarken ölümden zor kurtulan, daha çelimsiz daha kırılgan olandır. Judith vebaya yakalanıp ağır hastalandığında öleceği düşünülürken Hanmet birden hastalanır ve ölen o olur.
William Shakespeare adı hiç geçmiyor romanda. Kendisinden Agnes’in kocası, çocukların babası ya da Mary’nin oğlu olarak bahsediyor yazar. Kurgunun özgün gücünü yansıtan noktalardan bir tanesi de bu aslında. Yazar bir söyleşinde Shakespeare’in sadece bir isim olmadığını aynı zamanda edebiyatta bir döneme damgasına vuran bir sıfata dönüştüğünü ve onu hiç kullanmayarak üzerindeki baskıyı kaldırdığını, böylece yazarken, yaratırken kendini daha özgür hissettiğini belirtiyor.
Beklenmeyen kayıp ve yas üzerine kurulan bu acı hikâyede yazar her bir karakteri en ince ayrıntılarına kadar betimleyip bize aktarıyor. Ruhunu en çok açtığı, bizi en çok etkileyen karakter Agnes. O’Farrell gücünü saflığından, farklılığından, başına buyrukluğundan, sezgilerinden, sadece insana değil doğadaki her canlıya olan sevgisinden alan, doğayla iç içe yaşayan bir kadın yaratmış. Agnes’i okurken Clarissa Estes’in Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabında analiz ettiği yaratıcı kadın figürleri geliyor aklımıza.
Clarissa Estes, yirmi yılı aşan bir zamanda titizlikle yürüttüğü araştırmalar sonunda incelediği yüzlerce masal ve öykü arasından kadınların içgüdüsel doğasını aydınlatmak amacıyla seçtiklerini Jungcu psikanalist bakış açısıyla analiz ettiği kitabında vahşi kadın arketipi üzerinde durur. Estes’e göre kadınlar, vahşi doğalarıyla ilişkilerini yeniden kurmak istediklerinde içerdeki ve dışardaki dünyalarda coşkulu bir hayatın yolunu gösteren, bunu telkin ve teşvik eden kalıcı ve içsel bir gözlemci, bilge, hayalperest, kahin, esin kaynağı, sezgi sahibi, yapıcı, yaratıcı, mucit ve dinleyicinin yeteneğiyle donanırlar.
“Güçlü olmak, kas geliştirip şişirmek anlamına gelmez. İnsanın kaçmadan, kendi tanrısallığıyla buluşması, kendi kafasına göre vahşi doğayla iç içe bir hayat yaşaması anlamına gelir. Öğrenebilmek bildiklerimize katlanabilmek anlamına gelir. Dayanmak ve yaşamak anlamına gelir.” (Kurtlarla Koşan Kadınlar, s.111)
Nereli olduğu bilinmeyen ormandan çıkageldiği düşünülen bir kadının herkesçe acayip, kafadan çatlak olarak bilinen kızı Agnes iyiliğin, duygudaşlığın bir ifadesi olan dokunma duyusundan yoksun büyüyor. Kimse elinden tutmuyor, saçlarını okşamıyor ya da içtenlikle sarılmıyor ona. Kendisini istenmeyen, fazla esmer, fazla uzun, dik başlı ve garip biri gibi hissederek büyüyor. Bu dışlanmanın sebebinin bireyin kendisinden kaynaklanmadığını kültür üzerinden açıklıyor Estes:
“Kültür – görünüm, boy, dayanıklılık, şekil, güç toplama, ekonomi, mertlik, iyi çocuk, iyi davranış, dinsel inanç- herhangi bir alandaki başarıyı ya da arzu edilen mükemmellik biçimini dar sınırlar içinde tanımladığında, kendini bu ölçütlere göre ayarlama gereği, o kültürün bütün üyelerinin psişelerinde içselleştirilir. Böylece toplumdan dışlanan vahşi kadının sorunları genellikle içsel ve kişisel sorunlar ile dışsal ve kültürel sorunlar olmak üzere ikiye katlanır.” (Kurtlarla Koşan Kadınlar, s.195)

Kadına özgü içgüdüsel doğasının yağmalanmasına, bastırılmasına izin vermiyor Agnes. Bitkilerin ve hayvanların yaşamla ve ölümle olan somut bağlantısından besleniyor. Onların iyileştirici yönlerini keşfedip şifacı oluyor. Yetiştirdiği bitkilerden hazırladığı ilaçlarla insanları tedavi ediyor. Doğada geçirdiği zamanlarda somut olandan soyuta geçişi içselleştiriyor, dokunduğunun ötesini sezebiliyor. Bu sezgilerinin belirlediği sınırlarda kendine bir kalkan oluşturuyor:
“Agnes büyürken insanların ellerini büyüleyici buluyor, o ellere dokunmak, kendi ellerinde hissetmek istiyor hep. Baş parmakla işaret parmağı arasındaki o kası karşı konulmaz buluyor. Kuş gagası gibi açılıp kapanabilen, tutuşun bütün kuvvetini, kavrayışın bütün gücünü barındıran bir yer. İnsanın nelere kadir olduğu, nereye kadar gidebileceği, özü oradan anlaşılabiliyor. Yapıp ettikleri, kendilerine kattıkları, elde etmek istedikleri her şey orada. Biri hakkında bilmek istediği her şeyi yalnızca orayı sıkarak öğrenebileceğini fark ediyor Agnes.” (Hamnet, s.47)
Elini kavradığı insanın vücudunun neye ihtiyacı olduğunu; ruhunun içinde neler savrulduğunu, kalbinin içinde neler gizli olduğunu sezebilen bir kadının ancak Shakespeare gibi derin bir kişiliği anlayabileceğini ifade eden O’Farrell bunu yine Agnes’in iç sesinden aktarıyor:
“İlk kez karşılaştıklarında Elini tuttuğunda hissettiği şey ne miydi? Benzerini hiç deneyimlemediği bir şey. Gramer okulunda okumuş, botları tertemiz, şehirli bir çocukta bulmayı hiç beklemediği bir şey. Geniş kapsamlı bir şey: O kadarını biliyor. Üst üste katmanları olan bir manzara gibi. Açıklık ve boşlukları, yoğun bölgeleri, yeraltı mağaraları, yükseltileriyle alçaltıları olan. Bütün bunları tam anlayacak zamanı olmamış; fazla büyük, fazla karmaşıkmış. Çoğu parmaklarının arasından kayıp gitmiş. Kavrayabileceğinden fazla, ikisinden de büyük bir şey olduğunu anlamış. Bir de ona ket vuran, onu tutan bir şeyin olduğunu hissetmiş; o manzarayı bütünüyle kapsaması, kontrolü ele alması için koparılması ya da gevşetilmesi gereken bir düğüm, bir bağ olduğunu.” (Hamnet, s.66)
Kocasının onu görür görmez aşık olması ve bağlanması; Agnes’in dünyayı herkesten farklı gördüğünü, onun hem bir gözlemci hem de bir katılımcı olduğunu fark etmesinden kaynaklanıyor. Öyle ki Agnes, kocasının zorba babasının gölgesinde yaşamakta zorlandığını, adeta nefes bile alamadığını fark edip yalnız kalmak pahasına onun Londra’ya gitmesine yardımcı oluyor.
Yazar, küçük Hamnet’in yaşam öyküsü üzerinden hayat-ölüm-hayat döngüsünü okurun kalbini sızlatan betimlemelerle anlatmış. İkiz kardeşiyle ortak bir hayatı var ediyor. Ortak yaşam deneyimleriyle çoğu zaman iki ayrı bedende bir hayat sürercesine bir arada büyüyorlar. Hayatın acımasız ve yıkıcı döngüsünde bir ölümün başka bir hayatın devamını getirmesi gerekiyorsa Hamnet güçlü olanın değil kırılgan olanın, hayata hep bir adım geriden başlayanın yaşamasını, en sevdiğinin hayatta kalmasını tercih ediyor:
“Hamnet, Judith’in, niyetini hemen anladığını biliyor. Her zaman anlar. Başını çevirip nefesini Judith’in kulak kıvrımlarına doğru bırakıyor; gücünü, sağlığını, her şeyini bu nefesle ona veriyor. Sen kalıyorsun diye fısıldıyor, ben gidiyorum. Bu sözcükleri kardeşine iletiyor; hayatımı sana vermek istiyorum. Al senin olsun sana veriyorum. Birlikte yaşamaları mümkün değil: bunu Hamnet da görüyor, Judith de. İkisini de yetecek kadar hayat, hava, kan yok. belki de hep böyleydi. Biri yaşayacaksa bu Judith olmalı. Hamnet öyle istiyor.” (Hamnet, s.162)
Yazarın zengin hayal gücü, güçlü dili, edebi metne olan hâkimiyeti anlatısında da kendini gösteriyor. İlk yarısı zamanda bir ileri bir geri giden bir anlatıya sahipken climax yani zirve noktasından sonra lineer bir anlatıyla devam ediyor. Yaşamın çok yönlülüğü Hamnet’in kaybıyla tekdüze bir hal alıyor. Bir zamanlar hayata ve hayatın getireceklerine karşı öngörüsü olan, güvenli ve zarif adımlarla ayakta duran Agnes, çocuğuyla birlikte kendisini de kaybettiğini düşünüyor. Oradan oraya sürüklenen, artık hiçbir şeyin kesinliğine inanmayan birine dönüşüyor.
O’Farrell, kitabını trajik bir sonla bitirmiyor. Hamnet’in ölümünden dört yıl sonra, baba, hâlâ baktığı her yerde oğlunun yokluğunu hissediyor. Bu acıdan biraz olsun uzaklaşmak için kelimelere, satırlara, tarihi oyunlara ve komediye daha çok sarılıyor. Ancak bu şekilde kim olduğunu ve neler yaşadığını unutabileceğini düşünüyor. Oğlunun adına bir oyun yazıyor:
“Oradaki, o sahnedeki Hamlet iki kişi: yaşayan genç adam ve ölmüş baba. Hem hayatta hem de ölü. Kocası yapabileceği tek şekilde oğullarını hayata döndürmüş. Hayalet konuşurken, Agnes kocasının bunu yazarak, hayalet rolünü bizzat oynayarak oğluyla yer değiştirdiğini görüyor. Oğlunu hayata döndürüp kendisini öldürmüş; ölümün onu pençeleri arasına almasına izin verip oğlunun hayatını kurtarmış” (Hamnet, s.292)
O’Farrell, sanatın nerden beslendiğini, bizim sanata neden ihtiyaç duyduğumuzu belirterek bitiriyor hikâyesini. Kendimizi kendimize anlatabilmek için hikâyelere ihtiyaç duyuyoruz. Kitabı okuyup bitirdiğimde bir süre, büyük bir boşluğun içindeymişim de uzun zaman sonra birisi elimden tutup beni gün yüzüne çıkarmış; yaşamın, doğumun, ölümün, yasın, özlemin, acının ve bütün bunları sezgileriyle sarmalayıp içinde barındıran kadının gerçekte ne olduğunu uzun uzun anlatmış gibi hissettim. Estes, kadınların bu dünyaya gelmelerinin amacının kendi seslerine, kendi değerlerine, düş güçlerine, uzağı görme yeteneklerine, duru görülerine, öykülerine ve eski anılarına sahip çıkmak olduğunu belirtiyor. Kitabı okuyan çoğu kadının aynı şekilde Agnes’in iyileştirici ellerinin etkisini bedeninde, düş gücünü ruhunda, içsesini zihninde hissettiğine eminim.
Züleyha Çelik
Maggie O’Farrell, Hamnet, çeviren: Kıvanç Güney, Domingo Yayınları, 2023.
Clarissa P. Estes, Kurtlarla Koşan Kadınlar, çeviren: Hakan Atalay, Ayrıntı Yayınları, 2017.
