Dünya’nın oluşumundan itibaren (50 Milyon yıl hata payıyla) 4 milyar 540 milyon 874 bin 676. Yıl, 27. Gün:
YALNIZLIK VE AŞK
Her zaman gittiğim süpermarkette, birkaç şey alıp kasa kuyruğuna girdim. Kasada daha önce görmediğim bir genç kız, önümdeki kadına ödeyeceği miktarı söyledi. Kadın çantasından bir banka kartı çıkardı. Kartının temassız olmadığını, cihaza takılması gerektiğini belirtti. Görevli kız kartı aldı, sakince elinde evirip çevirmeye başladı. Bir türlü cihaza okutmuyor. Kadın bekliyor, ben ve arkamdakiler bekliyoruz. Kadın dayanamadı ve kıza “kartı okutur musunuz,” dedi. Genç kıza uykudan uyanır gibi bir canlanma geldi ve kendi kendine mırıldandı: “Ah! Gitti benim kafa.”
Kasiyerin kafasının yersiz ve zamansız gidişini kendime o kadar yakın buldum ki. Neyse ki, benimki daha çok okurken, sahnede bir oyun seyrederken veya konser dinlerken gider. Zihnimin ânı tramplen gibi kullanıp geleceğe veya geçmişe sıçramasını engelleyemiyorum. Karım, benim anda yaşamak yerine bir sonraki anda yaşadığımı söyler durur. Keşke durum onun özetlediği kadar basit olsaydı.
Yakında, gene bir kitap okurken “yalnızlık” kavramına takılan kafam beni önümdeki metinden tamamen uzaklaştırdı. Üzerine sayısız yazı yazılmasına karşın, yalnızlığın aynı aşk gibi bir türlü tam olarak tanımlanamayışını düşünürken birden, iki duyguyu yakınlaştırarak kendime “Acaba aşk ve yalnızlık bir arada olabilir mi ya da aşık biri yalnız olabilir mi?” sorusunu sordum ve bu sorunun içinden çıkamayarak, üstüme ağır bir yük aldığımı fark ettim.
Neyse ki, yaşadığımız dünyada düşündüğümüz her şey önceden başkalarınca düşünülmüş. Tolstoy, imdadıma yetişti; onun Fransız öykücü Maupassant için kaleme aldığı bir eleştirisine rastladım. Tolstoy, yazarın “Yalnızlık” adlı öyküsünü göklere çıkarır. “Yolunu yitirmiş ve yalnızlığının farkında olan bir insandan yükselen umutsuzluk çığlığından daha yürek paralayıcı bir çığlığa ben hiç rastlamadım,” diyecektir. Tolstoy’a göre: “Yalnızlaşan bireyi ve yalnızlığın tek çaresi aşkı (ruhu sağaltan aşkı) öykülerinde umutsuzca aramaktadır Maupassant.”
Maupassant, öyküsünde yalnızlığı bir kader olarak ele alır. Ona göre, aşk kapıyı çaldığında yalnızlık evi terkeder, ama bu, yalnızlığın bir daha geri dönmeyeceği anlamına gelmez. Öyle düşünmek bir yanılsamadır, çünkü aşk geçici, yalnızlık ise kalıcıdır.
31. Gün: 1963
Ortaokulun ikinci sınıfındaydım. Teneffüste tuvaletlere koşup aşağı beldemizde ortaya çıkan değişiklikleri birbirimize göstermeye hiç üşenmediğimiz dönemdi. Ergendik sonuçta.
Edebiyat öğretmenimiz orta yaşlarında heyecanlı biri. Şairimiz Faruk Nafiz Çamlıbel’in öğrencisi olduğunu daha ilk gün bize kıvançla söylemişti. Derste, şairin bir şiirini ezberleme ödevi verdi. Hececi şairin “Gurbet” adlı şiiri serbest vezinli ve üç bölümdür. Bize ilk bölüm verildi.
Öğretmen bir hafta sonra, şiiri kim okuyacak, diye sordu. Sınıfta ses yok. Ben, parmak kaldırıp, “ben,” dedim. Evimizdeki kitap rafında duran Şiir Antolojisinden şiirin tamamını okumuştum ve ezberlenecek kısmını ezberlemekle birlikte birinci bölümü ikinciye bağlayan dizelerdeki uyak hoşuma gittiği için ikinci bölümün de bir kısmını gizlice ezberlemiştim.
Sınıfın kurtarıcısı rolünde tahtaya kalktım ve şiiri okumaya başladım.
“Bir kuş tanıyorum ki, baharda,
Salkımlar açan bahçemin üstünde uçar da,
Akşamların ürperdiği bir sesle öterdi…”
Ben şiirin, “Her gün bir parça daha yakından sevişirdik,” dizesini söyler söylemez sınıfta gülüşmeler başladı. Ön sıralarda oturan kızlar, oğlanlardan daha fazla güldü.
Tüm ciddiyetimle şiire devam ettim. Şiir bitince öğretmenden değerli bir “Aferin!” aldım.
36. Gün: ÖZGÜRLÜK ALGISI
Ankara Garı’na yakın, üstünden tren rayları geçen ve Tandoğan Meydanı’na açılan alt geçiti her Ankaralı bilir. Gençlerin ikiye bölündüğü ve her gün birbirini öldürdükleri yıllardayız. 80 Darbesine daha var.
O alt geçite Tandoğan tarafından girdim. Geçit, ortasına doğru alçalır ve iyice karanlıklaşır. Adımımı atar atmaz karşıdan benim yaşlarımda iki gencin benimle aynı anda alt geçite girdiğini fark ettim. Onlardan ve benden başka kimse yok. Tekinsiz bir durum. Birden şarkı söylemeye başladılar. Şarkının Kürtçe olduğunu fark ettim. Sesleri alt geçiti dolduruyor, yankılanarak büyüyordu. Onlara karşı aksi bir tavır alırsam beni kolayca haklayabileceklerinden emindiler. Bana yaklaştıkça seslerini daha da saldılar. Geçitte yalnızmışım gibi yanlarından geçtim ve diğer taraftan çıktım.
Onlar, ilkokulda birlikte okuduğum sınıf arkadaşlarım hatta mahallelim bile olabilirdi. Acıklı olan, o ikisinin kendi ülkelerinde kendi anadillerindeki bir şarkıyı kaçamak şekilde ancak karanlık izbelerde söylemeye cesaret edebilmeleriydi.
“Özgürlük hissi” insan hayatına şekil veren bir duygudur. Özgürlüğün göreli bir kavram oluşuna karşılık bireyin özgürlüğünün sınırları “özgürlük algısı” ile ilintilidir. İnsan kendini özgür hissetmezse o alandan çıkıp o hisse sahip olacağı bir özgürlük alanına geçmeyi yeğler; evinden kaçar, eşinden ayrılır, ülkesini terk eder, göçmen olur, gerekirse her türlü sıkıntıya katlanır.
Ülkeyi yönetenlerin asıl görevi, vatandaşlarına yaşamlarında özgür olduklarını hissedecekleri ekonomik, sosyal ve kültürel ortamı sağlamaktır.
Filozof Ulus Baker, ahlakiliğin ön şartının özgürlük olduğunu söyler. Özgür bir varlık değilsen, ahlaki bir varlık da değilsindir. Baker, Kant’ın dolayısıyla bütün Aydınlanma düşüncesinin çerçevesinin bundan oluştuğunu belirtir.
43. Gün: ÖZGÜN BİR SİNEMACI
Uçakla Avustralya’ya giderken yolculuğun yaklaşık yirmi saati havada geçiyor. Yemek servisleri arasında film seyretmek benim değişmez seçimim. Gene öyle oldu. Önümdeki ekranda istediğim film parmağımın ucundaydı ve bu bana 80’lerdeki eski seyahatlerimizi anımsattı; yemeklerden sonra, ışıklar kapanır, uçağın orta bölümünün başına yukarıdan indirilen büyükçe bir beyaz perdeyle uçak bir sinema salonuna dönüştürülürdü. Uçak şirketinin film zevkine uymak istemezseniz ya uyur ya da tepe ışığınızla kitap okurdunuz.
Ekranda Polonyalı yönetmen Krzysztof Kieslowski’nin üçlemesi Mavi, Beyaz ve Kırmızı’yı görünce hemen izlemeye başladım ve anladım ki filmleri tamamen unutmuşum. Üç Renk: Kırmızı (Three Colors: Red, 1994) beni içlerinde en çok büyüleyen filmdir. Yeniden izlerken filmde daha önce fark edemediğim kadar derinlik yakaladım. Bu filmin önemi, bir aşk öyküsünde aşıkların birbirlerini filmin son dakikalarında görmeleridir. Aynı zamanda izleyici de onları yan yana ilk ve son defa o sahnede görür.

Bu entrikalı aşk filminin konusu, genç kadın karakterin (Irene Jacob), rastlantıyla tanıştığı bir emekli hakimle (Jean-Louis Trintignant) olan melankolik ilişkisine dayanır. Genç kadının geleceğinin, giderek hakimin geçmişine eklemlenmesi filmi sürükleyen unsurdur. Bir insanın kadersizliği bir başka insanın kaderiyle telafi edilebilir mi? Film bu soruyu “Hayır,” diye yanıtlayanlara, “Emin misiniz?” diye sormaktadır.
Kieslowski filmlerinin her sahnesi bir projedir. Aynı sahne birden fazla şeyi anlatabilir. Kamera aynı anda birden fazla olaya yönelebilir. Yönetmenin sinema dili izleyiciden dikkat ve filme yoğunlaşma talep eder. Filmin sonuna doğru gelişen bir sahneyi örnek verebilirim: Hakim, genç kıza onu rüyasında gördüğünü söyler. Kız merakla anlatmasını ister. Hakim, rüyasında kızı bir yatakta görmüştür. Kız 50 yaşlarındadır ve yanında yatan birisi vardır. Bu rüya sahnesi filmin sonuna doğru, yeniden izleyiciye anımsatılır. Bu sefer genç kız hakime, “Rüyada yanımdaki kimdi?” diye soracaktır. Hakim, onun yüzünü görmediğini söylese de seyirci, genç kızın olgun bir kadınken yalnız olmayacağını ve çiçeği burnunda bir hakim olan aşığıyla birlikte yaşlanacağını anlar. Kieslowski, bu sahnede hakime yalan söyletir ve gerçeği görmeyi seyirciye bırakır. Çünkü rüyasında, kadının yanında gördüğü erkek emekli hakimin kendisidir.
Irene Jacob, Kieslowski’nin bu filminden önce 1991’de çevirdiği Véronique’in İkili Yaşamı (The Double Life of Veronique) filmindeki rolüyle, Cannes Film Festivalinde En İyi Kadın Oyuncu ödülünü almıştı. Bu film, oyuncunun doğal ve naif görünümünden aldığı güçle, –bana göre– sinemada melankoliyi ve onu var eden atmosferi en iyi yansıtan filmlerden biridir.
Söylendiği gibi melankoli yaratıcılarda ve dahilerde de görülebilen bir özellikse, onun gösterilmesinin de bir sinema dahisinin elinden olmasına şaşırmamak gerekir.
48. Gün: KASAP KUŞU
Sabahın erken saatinde, terastaki koltuğun arkalığına kondu. Anlattı da anlattı. Meğer, ben buralarda yokken, neler neler olmuş. Kasap Kuşu, Bozcaada kargasından da küçük. Çekici bir yanı da yok. Ama, öyle bir ötüyor ki: yok ötmüyor, gür sesiyle adeta insanı karşısına oturtup konuşuyor. Köpek balıkları çok azgınmış bugünlerde. Son kurban sörfçü bir gençmiş. Halk yasını adanın okyanus kumsalına inen merdiven demirlerine rengarenk çiçekler asarak göstermiş. Buraya yakınmış, gidersem görürmüşüm. Son söyledikleri uyardı yeterince. Bavuldan çıkardığım mayomu gerisin geri yerine koydum. Onu biraz daha yakından göreyim diye aramızdaki cama yaklaştım. Kaçışı bir mesaj gibiydi bana: “Yakınlaşma öyle. Mesafeli ol!”
Biraz sonra dalgın dalgın pencereden bakarken benim boyumdaki iki gri kanguru birbiri ardınca zıplaya zıplaya karşı kaldırımdan bizim tarafa geçip kayboldu. O kadar hızlı koştular ki, hayal gördüğümü sandım.
50. Gün:
Hayatta yanlışın doğruyla yer değiştirdiği anlar vardır.
Nazmi Özüçelik

Nerelerde kaldın diye merak etmeye başlamıştım ki görünce sevindim.
Yine dolu dolu, rengarenk bir öz günlük olmuş, ne güzel.