Tapınağın orta yerinde, yakın zamanda ölen Tayland Kralının büyük boy fotoğrafını ve altındaki metni gördüm. Bir başka hakikat çarptı yüzüme. İşte orada, karşımda, ülkenin kaderini belirleyen gerçek bir figür duruyor. Cep telefonumla metnin fotoğrafını çektim, Türkçeye çevirdim ve başladım okumaya. Yüce majestelerinin Tay halkı ve Tayland için çok şey yaptığından söz ediyor kral. Yazılanları sadece okumadım, cümlelerin nasıl kurulduğuna, hangi kelimelerin özellikle parlatıldığına, hangi ifadelerin tekrar tekrar altının çizildiğine baktım. Yetmiş yılı aşan bir saltanat, binlerce proje, halkın mutluluğu için adanmış bir ömür, bütün bu ifadeler kralın bilinmesi gereken yanlarını anlatıyor, karanlık tarafı görünmüyor. Cümleler öyle pürüzsüz, öyle tartışmasız bir tonda ilerliyor ki, karşımda yalnızca bir kral yok, yanılma ihtimali neredeyse olmayan bir lider beliriyor. “Halkın refahı”, “doğruluk içinde yönetmek”, “mutluluk için çalışmak” gibi sözler, siyasal bir sorumluluğun sınırlarını aşarak ahlaki bir üstünlüğe, hatta neredeyse kutsal bir görev duygusuna işaret ediyor. Kralın karanlık tarafı Pattaya’nın arka sokaklarında, kaldırımda yatan aç, yersiz yurtsuz insanlarda, politikayla yolsuzluğun iç içe geçtiği yönetim kadrolarında, halkın asker ve polis karşısındaki korkusunda ortaya çıkıyor.

Bu levhalar havaalanlarında, kamu binalarında, meydanlarda aynı tonla, aynı yüceltilmiş anlatıyla karşıma çıkıyor. Kendini yalnızca hizmet eden, fedakâr bir figür olarak sunan bir gücün toplum üzerindeki belirleyici etkisiyle bu mütevazı anlatı arasında görünmez bir gerilim var. Son zamanlarda Tayland’la ilgili haberleri daha dikkatli okuyorum. Ordunun başındaki generallerin kralın huzurunda yere kapanarak saygılarını sunmaları bütün dünyaya yayıldı. O görüntüde yeni kral koltuğunda oturuyor, saygı ile itaat arasındaki mesafe, kameranın kadrajında belirginleşiyor.

Tapınakta hakikat arayışından söz edilirken burada hakikat bitmiş, mühürlenmiş ve yukarıdan ilan edilmiş. Oymalar insanı düşünmeye çağırıyor, bu pano ise düşünceyi belirli bir çerçeveye yerleştiriyor. Bir yöneticinin halkına bakışı ile halkın o yöneticiye bakışı arasında kurulan hiyerarşi, açık bir emir cümlesiyle değil, tam tersine şefkatli ve koruyucu bir dille kuruluyor. En despot iktidar biçimi kendini buyuran değil de koruyan, kollayan olarak gösteren, ama yine de tek merkezde toplanmış bir irade. Levhayı okurken, hakikatin arandığı bir yerden, hakikatin ilan edildiği bir yere geçtiğimi hissettim.

Krzysztof Kieslowski

Dekalog’larda iyiliği keskin kavramlarla önceleyen tanrısal emirlerin içinde bile hep bir çatlak belirir, kötülük en beklenmedik yerden sızar. Kieslowski’nin karakterleri, tapınaktaki figürler gibi hangi tarafta durduklarını bilmezler, daha çok bir taraftan ötekine ne zaman ve nasıl geçtiklerini, geçtikten sonra geride ne bıraktıklarını fark ederler. Asıl mesele de iyiyle kötü arasında sabit bir yerde durmak değil, o geçiş anlarını görebilmek, o kayma anını yakalayabilmek. Kieslowski’de bu sorunun net bir cevabı yoktur, film bitse bile soru açık kalır. Tapınak ise cevabını vermiş, araya keskin sınırlar koymuş ve iyi toplum ile kötü toplumu birbirinden ayırmış. Kieslowski’nin karakterleri karar anlarında yalpalarken, ben de ahşaba oyulmuş bu kesinliğin karşısında aynı huzursuzluğu duyuyorum. Filmde belirsizlik açık bırakılır, izleyicinin vicdanına teslim edilir, burada ise belirsizlik yerini düzenli, ölçülü ve güvenli bir ayrışmaya bırakıyor.

Ama hayat ne tapınak kadar düzenli, ne de bir film kadar adil. Hayat çoğu zaman düzenin dışına çıkarak ilerliyor. Asıl hakikat, iyiyle kötü arasında kaybolduğumuz o geçişlerde saklı, bir kelimeyi söylerken, bir bakışı kaçırırken, bir susuşu seçerken. İnsan çoğu zaman tam da o anlarda, kimse görmezken, kendisiyle yüzleşmek zorunda kalandır.

Tapınağın denize bakan pencerelerinden birinin karşısında durdum. Önümde uzanan deniz, sıcağın altında neredeyse hareketsiz, suyun yüzeyi cam gibi, sanki rüzgârın dokunuşunu bekliyor. Ufuk çizgisi erimiş, gökyüzüyle su birbirine karışmış. Güneş ışığı suda kaybolmuş, ama sıcaklığı havada asılı, tenime yapışıyor, yine de gözlerimi kısmadan bakamıyorum. Etrafımda insanlar sırayla pencereye yaklaşıyor, birbirlerinin yerini alıyor, aynı açıdan fotoğraf çektiriyor, aynı noktada duruyor, aynı kadrajı tekrar ediyorlar. Kadrajda deniz var, tapınak var, yüzler var, ama bakışların nereye değdiğini, gerçekten neye takıldığını kestiremiyorum. Etrafa bakıp bakmadıklarını bilmiyorum, belki fazlasıyla bakıyorlar, belki gördüklerini kaydetmeye çalışıyorlar, yine de içimde, bilinen bir mabedin içinde görünmenin, gerçekten görmenin önüne geçtiği hissi büyüyor. Sanki burada bulunmak, burada durduğunu kanıtlamak, manzaranın kendisinden daha önemli. Herkes sırayla aynı noktaya yerleşiyor, arka plan deniz, tapınak çerçeve oluyor ve yüzler öne çıkıyor. Bir an için kendimi onların yerine koyuyorum. Ben de burada duruyor, bu manzaranın içinde yerimi belirliyorum, kendime bir konum seçiyorum. Tam şu an, gördüğümü sandığım şeyin içinde görünmeye çalışıyorum, gördüğümle değil, göründüğümle meşgul olma ihtimalimi tartıyorum. Deniz sessiz, tapınak ağır, sıcaklık sabit, hareket eden yalnızca biziz ve en çok yer değiştiren şey bakışlarımız.

Bir başka sütunun karşısında durdum. Ahşabın üzerinde yansıyan ışık sürekli yer değiştiriyor, sabit sandığım figürlerin yüzleri bile ışıkla başka bir anlam kazanıyor. Aynı oyma, başka bir saatte başka bir şey söylüyor. Hakikat dediğimiz şey de böyle, sabit değil, baktığın yer değiştikçe yer değiştiren bir yüzey. Bir an için hiçbir şeyi çözmeye çalışmadan sadece durmayı, anlamak için değil, yorulduğum için susmayı deniyorum. Tapınak da susuyor, ne düşüncelerimi reddediyor ne de doğruluyor. Seni kendi sorularınla baş başa bırakıyor. Ruhuna, varlığına dokunmak dediğim şey insanın kendini biraz geri çekmesi. Ahşabın üzerinde dolaşan parmak izlerini, keski darbelerinin bıraktığı izleri görmesi. Oyulmuş bir yüzün göz çukurunda biriken gölgeyi fark etmesi.

Tapınakta ahşaba oyulmuş bütün hikâyeleri anlatmak aylar, belki yıllar sürer, yazmaya ise kâğıt kalem yetmez. Her sütunda başka bir sahne, her yüzeyde başka bir hikâye, her figürde başka bir niyet var. Birini yazmaya kalksan diğeri eksik kalır, birini çözmeye çalışsan öteki susar. Burada mesele anlatmak değil, bakmak, görmek, anlamak ve yoluna gitmek. Her ayrıntıyı kavramak değil, karşısında durmayı öğrenmek. Aklında birçok soru işaretiyle, hatta belki cevaplarını almadan yürümek. Tapınak sabırlı, hızını dayatmıyor, aksine, acele etmezsen, seni kendi ritmine çekiyor. İnsan bazen çözmeden de anlayabilir, anlamadan da etkilenebilir. Burada yürümek, öğrenmekten çok temas etmek gibi. Sorun geride eksik bir şey bırakmak değil, eksikle birlikte yürümeyi göze almak.

Tapınaktan çıkınca fillerin ve atların olduğu alana yöneldim. İçeride ahşabın sessizliği vardı, dışarıda sıcağın baskısı. Sıcaktan korunmak için başımdaki kaskı çıkarmak istemiyorum ama bu kez sıcak, kaskın içinde değil, derimin altında yakıyor, kaçacak yer yok. Toprak yol boyunca sırtındaki oturakta insanları gezdiren filler ağır ağır ilerliyor. Gözleri kapalı değil ama göz kapakları düşmüş, bakıyorlar mı, yoksa sadece açık mı duruyorlar, ayırt edemiyorum, sanki bakmak ile katlanmak arasında bir yerde asılı kalmışlar. Kocaman gövdelerini taşırken sırtında taşıdıkları insanlar bir sağa bir sola savruluyorlar, eğleniyorlar, fotoğraf çekiniyorlar. Bakıcı ipinden tutmuş, önünde yürüyor, yönü o belirliyor.

Yürüyüşten dönen bir fil, ağzında sigarası yanan bakıcının tuttuğu hortumdan üzerine gelen suyla serinliyor. Su basınçla çıkıyor, güneş ışığında bir an parlıyor, sonra filin kalın derisine çarpıp dağılıyor. Fil arada hortumunu uzatıyor, suyu içine çekiyor, sonra o suyu kendi gövdesine savuruyor. Su hemen buharlaşıyor, derinin üzerinde ince bir nem kalıyor, o da birkaç saniye sonra kayboluyor. Filin göz kapakları yine yarı kapalı, bakışında bir direnç değil, kabullenmiş bir yorgunluk var. Kuyruğunun altından geçen zincir, sırtındaki tabureyi sabitliyor, ağırlık yer değiştirmesin, sırtındakiler düşmesin diye gerilmiş. Şeffaf hortumun içinden geçen metalin sertliğini görüyorum. Filin derisi kalın ama metalin sertliğini, bedeninde bıraktığı ize bakınca anlayabiliyorum. Bir süre orada, fillere yakın yerde bulduğum bir banka oturdum ve sadece orada, karşımda olan biteni, insanların fillere inip binmesini, bakıcının ses tonunu, filin adım atarken çıkardığı sesi izledim.

Kadir Işık