Çiçekçilik yaparak geçimini sağlamaya çalışan, öteki olmanın hemen her zorluğunu yaşayan bir Çingene ile resim çizerek hayatta kalmaya çalışan bir ressamın hikâyesini anlatan “Çingene ve Bir Şey” oyunu 1 Mart Pazar günü Kadıköy İkincikat Sahne’de prömiyerini yaptı.
Sanata değer verilmeyen bir sistemin içinde geçim kaygısıyla başka bir iş yapmak zorunda kalan ressam, resimden uzaklaştığı için derin sancılar çekmektedir. Çingene ise derin bir yoksullukla karşı karşıyadır. Önyargılar onu hayatın gerisine itmiştir, elindeki en büyük geçim kaynağı gülleridir. Bu iki insanın yolları beklenmedik bir anda kesişir. Bazen müziğin ritminde, bazen sessiz anların içinde derinleşen sıcak ve çetrefilli bir arkadaşlık başlar. Güllerin etrafında oluşan bu hikâyede zaman zaman gözyaşı, gerginlik ve çatışmalar; zaman zaman da kahkahalar, kalpleri ısıtan anlar birbirini izler. Hayata farklı pencerelerden bakan Çingene ve ressam tüm çatışmaların içinden geçerek kendilerini yeniden doğurur.
“Çingene ve Bir Şey”i, oyunun yazarı, yönetmeni ve Çingene karakterine hayat veren Lale Peşget ile konuştuk.
Haden Öz

Yazıp yönettiğiniz ve oynadığınız ilk oyununuzla seyirciyle buluştunuz. Oyuna dair konuşacağız elbette ama öncelikle biraz kendinizden bahseder misiniz? Tiyatro ile tanışmanız, o tanışıklıktan bugüne olan yolculuğunuzun dönüm noktaları neler oldu?
Tiyatroyla ilk tanışıklığım ortaokulda oldu. Dışarıdan gelen bir tiyatro ekibi bizi sahneye çıkardı ve doğaçlama oyunlar oynattı. Ben de sahneye atladım, akranlarımı hem güldüren hem de üzen bir performans sergiledim. Marketten alışveriş yapan bir müşteriyi canlandırıyordum. Elimdeki bir lirayla kasiyerden bana bir anne vermesini istedim. O da bana “Anne satmıyoruz, zaten bu paraya anne gelmez,” demişti sanırım. Başladım ağlamaya sahnede “Bana ne, ben anne istiyorum, al bu bir lirayı bana anne ver, benim anneye ihtiyacım var,” dediğimi hatırlıyorum. Çocukken annem işe gitmek zorunda olduğu için vakit geçiremiyorduk. O zamanki çocukluk psikolojisiyle ilk doğaçlamamı böyle yaptım. Gülüşmeler, alkışlar, birlikte eğlenmek hoşuma gitti. Sonra televizyonda Nejat Uygur’un oyunlarını izliyordum, çok gülüyordum. Sonunda gidip Esenyurt Belediyesi’nin tiyatro kursuna yazıldım ve orada konservatuara hazırlandım.
Tiyatro bölümünden mezun oldunuz. Okullu olmadan önceki ve sonraki süreci değerlendirdiğinizde tiyatroya bakış açınızda belirgin farklar oldu mu?
Kesinlikle üniversitenin katkısı çok büyük. Oyunculuk metodumu değiştirdim, oyun metinlerine bakış açımı değiştirdim, akademik bilgi edindim. Bizim mesleğimiz sadece sahneye çıkmak değil, çok fazla teorik ders alıyoruz. Homo Ludens diye bir kitabın varlığından haberim yoktu okuldan önce. “İnsan neden oynar?” sorusunun yanıtlarını arıyor kitap. Drama tarihi, kültürel düşüncenin tarihi, mitoloji ve sanat akımları gibi dallarda teorik eğitim almak bugün yazdığım oyunların şekillenmesine vesile oldu. Hatta tiyatroda akımları öğrenirken Elwin Piscator’un politik tiyatrosundan etkilendim ve bugün yazdığım oyunlarda onun etkisi de görülüyor.
Okulda teorik derslerin yanında pratik dersler de oyunculuğumuzu geliştiriyor. Tiyatroda beden ve ses çok önemli. Dans, müzik, diksiyon, ses gibi bedenle alakalı birçok alanda eğitim alıyoruz ve bunlardan sınava giriyoruz. Dersi derste bırakma şansımız yok, muhakkak bir performansa dönüştürüyoruz ve bu bize disiplin kazandırıyor. Pratik dersler teorik derslere bağlı, birbirinden kopuk değil. Dans, müzik, diksiyon bunlar da bir disiplin. Okulda teoriyi pratiğe dökmeyi öğreniyoruz.
Oyunu yazma sürecinize gelelim. Metnin ilk haliyle sahnelenmesi arasında geçen süre, metindeki değişiklikler vs üzerine konuşalım biraz.
Oyunu yazarlık dersinde yazmıştım. Oyun yazma ödevimiz vardı ve üç sayfayla sınırlıydı sanırım. Kısacık hikâye beni içine aldı ve üç sayfalık ödevi kısa bir oyuna dönüştürme kararı aldım. Sevgili hocamız Prof. Dr. M. Melih Korukçu aynı oyunu değil de yeni bir oyun yazıp getirmemizi istiyordu derslerde. Bunu da bizim yeni hatalar, yeni şeyler, yeni fikirler üretmemiz için yaptığını düşünüyorum ve bence bu bizi geliştiriyor. Hocama “Mezun olduktan sonra bu oyunu çıkarmak istiyorum lütfen projem değişmesin, çok istiyorum,” dedim. İyi bir hocam olduğu için aynı projeye devam edebildim ve kısa oyun olarak yazdım. Eğer hocam “Farklı bir oyun yazıp getir, kabul edemem,” deseydi belki de bugün bu oyunu çıkaramazdım ve hayalimi gerçekleştiremezdim. Onun için önemli olan tek şey derste koyduğu kurallar değildi bence. O, ne yazmak istiyoruz, nasıl yazmak istiyoruz onunla ilgileniyordu. Bize yaratıcı alan bırakıyordu ve en kıymetlisi yazdıklarımızı önemsiyordu. En azından ben kendi adıma böyle düşünüyorum ve böyle hissediyorum. İyi bir öğretmen öğrencinin kendisini keşfetmesine sağlayabilir. Ben de yazarak kendimi keşfettim ve hocamın da eleştiri ve yorumlarıyla oyunu yeniden kaleme aldım.

Oyunun yazılma sürecinde saha çalışması da yaptığınızı biliyorum. Oyunun sonunda da bir kliple paylaşıyorsunuz zaten. Bunu tercih etmenizin özel bir nedeni var mı?
Evet, romanlarla ve ressamlarla röportaj yaptım ve bu bilgileri topladıktan sonra oyunu revize ettim. Her ne kadar kurgu da olsa içinde gerçeklik barındırmasını istedim. Erwin Piscator’un belgesel ve politik tiyatrosundan etkilendim ve bunu “feminizmde özne” olmak meselesiyle birleştirmek istedim. Bu yüzden röportajda öznelerin kendi ağzından da hikâyeyi duymanın / duyurmanın hem kadın mücadelesi hem de sınıfsal mücadele açısından oyunu daha güçlü kılacağını düşündüm.
Belgesel ya da politik tiyatro için perdeye röportaj yansıtmak şart değil fakat dediğim gibi özneleri daha görünür kılmak istedim. Toplumsal sorunlara sahnede ses olmak gerektiğini düşünüyorum. Birlikte güçlüyüz, birlikte var oluyoruz, ben değil, biz olmaya, dayanışmaya inanıyorum. Seyirciyi müşteri olarak görmüyorum. Seyirci benim için arkadaş, yoldaş. Birlikte dönüşmeye, dönüştürmeye, birbirimizi var etmeye çalışmanın bizlere daha iyi hissettireceğini düşünüyorum. Koşullarımız el verirse oyunu romanlara ücretsiz oynamak istiyoruz. Bunun için desteğe, bize ücretsiz sahne tesisi yapacak yerlere ihtiyacımız var. Ne oyuncusuz ne de seyircisiz tiyatro olmaz. Benim oyun yazarı olarak tek başıma hiçbir önemim yok. Ben, “biz” olunca değerli hissediyorum.
Oyuncu seçimleri aşaması nasıl geçti? Oyuncu partneriniz Çağla Bozkır Kalafat ile yollarınız nasıl kesişti?
Çok zordu, disiplinli oyuncu bulmak bazen zorlayıcı olabiliyor ya da metne bakış açısı, metni nasıl yorumladığı oyuncuyla çalışırken zorlayabiliyor. Oyuncular inanmadığı ya da saçma bulduğu kısımları oynarken bazen zorlanabilir. Benim de metni beğenmediğim için oynamadığım oyunlar oldu. İdeolojik olarak bana uymayan bir oyunsa o oyunda yer almıyorum. Benim yaşadığım en büyük sorun yönetmen olarak oyuncularla arama yeterli mesafe koyamamak. Tiyatroda yönetmen-oyuncu hiyerarşisi var ama ben burada esnek davranmayı tercih ettim. Oyuncularla birlikte yönetmek bana daha yaratıcı ve geliştirici geliyor. Herkesin fikri kıymetli ekipte. Bir de feminist mücadeleden öğrendiğim kavramları, pratikleri tiyatroya da katıyorum, onun getirdiği bir refleks de var. Birlikte üretmek, düşünmek, karar vermek, görev almak, özne olmak, sınır koymak, dayanışmak. Ama bazen bu suiistimal edilebiliyor. Metne ve rejiye keyfi olarak kendi yorumunu katmak isteyenler oldu. Keyfi diyorum çünkü Romanlarla ya da ressamlarla yeterli temas etmemiş oyuncular benim yaptığım röportajların ve gözlemlerin tam tersi bir şekilde metinde ve rejide değişiklik yapmak istediler. Hatta oyunculuğuma yönelik çok gereksiz müdahaleler yaşadım. Ben bir karakter yaratırken kurgu da olsa metinle tutarlı olmak zorunda olduğunu düşünüyorum, ki bu metni revize etmeden önce en az yedi, sekiz belgesel izledim ve sahada röportaj yaptım.
Çağla bu konuda nokta atışı yaptı. Metni büyük bir özveri ile okuduğu, ciddiye aldığı ilk buluşmamızda çok belliydi. Sanki kendi yazmış gibi yorumladı ve o an Çağla ile oyuna devam etme kararı aldım. İkimiz de birbirimizin oyunculuğunu bilmiyorduk ama ilk buluşmada oyunu çıkarmaya karar verdik. Sezgilerimiz bizi haksız çıkarmadı ve yola birlikte çıktık. Elbette provada fikir ayrılıkları yaşadık, bazen gerildik ama üslubumuza ve sınırlarımıza dikkat ettiğimiz için saygıyla devam ettik oyuna. Bu saygı ve sınır bence provada çok da eğlenmemize sebep oldu.
Çağla ile sanırım 14 yıl önce bir çocuk oyununda yer almıştık daha sonra hiç görüşmedik. Sosyal medyada oyuncu ilanı vermiştim, elden ele gezmiş gönderim. Çağla’ya da bir arkadaşı göstermiş sanırım. Sonra mesaj aldım kendisinden, birbirimizi önce tanıyamadık. Sonra aradık birbirimizi ve öğrendik ki yıllar önce aynı çocuk oyununda yer almışız.
Ne yazık ki özel tiyatrolara devlet desteği yok, varsa da küçük gruplara sıra gelmez. Prova ve gösterim için ayrı sahneleri kullanmak zorunda kaldığınızı söylemiştiniz. Bu süreci de anlatır mısınız?
İlk okuma provamızı Bakırköy sahilde yaptık. Mekânımız yoktu, prova için sahne kiralamak istedim ama buna bütçemiz yoktu. Bizim için çok yüksekti kiralar. Daha önce Yaşam Ağacı derneğinde prova almıştım, tekrar iletişime geçtim dernekle ve bize mekânlarını açtılar. Bir tiyatro sahnesi olmasa da oyunu orada çıkardık. Bizi çok iyi ağırladılar. Daha sonra Gölge Sahne’ye dayanışma mesajı attım, onlar da bize mekânlarını açtılar. İlk teknik provamızı ve seyircili provamızı Gölge Sahne’de aldık. Dayanışmanın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anladım. Oyundan sonra elimize geçen bütçe ile sahne kirası ve ekip masraflarını karşılıyorum. Birçok tiyatro ekibi için sahne kiralamak, prova için mekân bulmak çok zor. Devlet desteği gerekli. Bazı özel tiyatrolar da çok zor geçiniyor, sanata değer verilmeyen bir sistemin içinde ayakta kalmak çok zor. Bu bireysel bir sorun değil toplumsal bir sorun bence. Biz de mezun olduktan sonra mesleğimizi yapmak istiyoruz. Nasıl ki bir doktorun yeri hastane, bir aşçının yeri mutfağı, bir terzinin yeri dükkânı, bir öğretmenin yeri okuluysa bizim de yerimiz sahne. Ünlü bir isim değilseniz, televizyon ve sinemada iş yapamıyorsanız bence tiyatrodan para kazanmak çok zor. Kapitalist sistemde hiçbir zaman eşit olamayız.
Gelelim prömiyere… İlk gösterimler seyirciyle ilk buluşma olduğu için içinde türlü heyecanlar barındırır. Nasıldı, neler hissettiniz, ilk tepkiler nasıldı?
Çok fazla acı çektiğim ve sorumluluğum olduğu bir dönemde oyun çıkardığım için başlangıçta zaman geçmiyordu ama prömiyerin yaklaşmasıyla, seyirciyle buluşma heyecanıyla zaman aniden su gibi aktı. Üç yıl gecikmeli çıktı bu oyun, bu yıl en mutlu provamı yaptım. Bu mutluluk, hayalimi gerçekleştirebilmek sahneye, performansıma ve seyirciye de yansıdı bence. Seyirciden çok reaksiyon aldık. Hatta hiç beklemediğim bir yerde seyirci iki kez güldü, beklemediğim bir tepki olduğu için ben de güldüm. Seyirci o kadar içten güldü ki tutamadım kendimi ama oyuna yedirdim tabii. Bazı yerlere de gülünmedi, bazen bize komik gelen seyirciye gelmeyebilir. Tiyatronun bu yanını çok seviyorum seyirciyle andayız. Bazı anlarda seyirci çok sessizdi ama biz o sessizliğin neden olduğunu biliyorduk, sessizliğin oluşmasını istediğimiz monologlar vardı, oradaki sessiz anlarda da seyirciyi oyunun içine çekebilmişiz. Oyundan sonra, metni uzatmamızı istediler, kısa gelmiş. Bu bizim için iyi bir şey, demek ki seyirci keyif almış. Her seyirci kitlesi farklı bir deneyim. Her seyirciden aynı reaksiyonu alamayabiliriz, bunun farkında olarak devam edeceğiz.
Bizimle oyunun programını paylaşır mısınız? Yeni sezonda sadece Çingene ve Bir Şey mi olacak, başka oyunlar da var mı?
Seve seve paylaşırım. 14 Mart Cumartesi 20:30 İkincikat / Kadıköy, 4 Nisan Cumartesi 20:30 Tatavla Sahne / Beyoğlu, 25 Nisan Cumartesi Gölge Sahne / Esenyurt. Çıkın çıkın gelin, bekleriz.
Hazırda yazdığım bir oyun daha var, bu oyunu da sahnelemeyi düşünüyorum. Gelecek sezon hem Çingene ve Bir Şey’le hem de yeni bir oyunla devam etme hayalim var.
