Özkan Aras’ın araştırma-inceleme türündeki kitabı Ankara’da Bir Garip Orhan Veli, “Orhan Veli’nin Ankara’sı – Anılar, Mekanlar, Portreler” alt başlığı ile Dorlion Yayınları tarafından 2023 yılının Kasım ayında yayımlandı. Bu çalışmayı kitaplaştırmaya götüren sürecin dört yılı kapsadığını önsözde dile getiren yazar, okurunu Ankara’nın 1925-50 yılları arasında geçen yaşantısına götürüyor. Başkentin sokaklarını adımlar, dönemin gözde mekânlarına girip çıkar, Orhan Veli’nin anılarında yer eden ünlü isimlerin masasında edebiyat sohbetlerini dinlerken, bir kurmaca karaktere dönüşüp kendimizi o zaman diliminde yaşarken hayal edebiliyoruz. Öyle ki, bir döneme damgasını vuran edebiyatçıların, düşün ve fikir insanlarının varlığıyla zenginleşen bu kenti neden sevmemiz, hafıza mekânlarını korumamız gerektiğini hatırlatması bakımından kent belleğine önemli katkılar sunuyor bu kitap.

“Boğaziçi’nde bir Garip Orhan Veli” diye anılan, gözlerini kapayıp İstanbul’u dinleyen, duyumsadıklarını dizeleriyle duyurmaya çalışan şairimiz, aslında ömrünün çoğunu Ankara’da geçirmiş. Son yıllarında İstanbul’a gidene dek burada yaşamış, ona ait pek çok fotoğraf sanıldığı gibi İstanbul’da değil Ankara’da çekilmiş. Genç Cumhuriyet’in bayındır başkentinde artık silinip gitmiş izlerin peşine düşerek, çok kapsamlı bir kaynak ve alan taraması sonucu hazırladığı kitabında anılara, mektuplara, belgelere, fotoğraflara, gazete haberleri ile yüz yüze görüşmelerden derlenen bilgilere yer vermiş Özkan Aras. Bunu yaparken epeyce zorlandığını tahmin etmek güç değil. Çünkü aradan geçen sürede, kent ve mimari geri dönüşsüz biçimde değişti. Binalar yıkıldı, simgeler paramparça oldu, parklar yok edildi, yollar ve sokak adları değiştirildi. Bütün bu sınırlılıklar onu yıldırmamış ki Millî Mücadele’nin ardından cumhuriyetin ilanıyla birlikte kültürün, sanatın, eğitim ve bilimin de başkenti; pek çok gazeteci, siyasetçi, sanatçı ve edebiyatçıyı yetiştirmiş, onlara ev sahipliği yapmış Ankara’yı keşfe çıkıp kentliye yeni bir bakış kazandırmayı amaçlamış.
Şimdi iki bölüm hâlinde kaleme alınan bu yazıyla ilkin Orhan Veli’nin Ankara’sına, sonra da dönemin edebiyatçılarının buluşma mekânlarına yakından bakalım.
Orhan Veli Ankara’da
Kısa ömrüne doyumsuz bir edebiyat hayatı sığdıran Orhan Veli, 1914’te üç kardeşin (Adnan, Füruzan) en büyüğü olarak dünyaya gelir. Annesi Fatma Nigâr Hanım, babası Mehmet Veli Bey’dir. 1881 İzmir doğumlu Mehmet Veli Bey, Askeri Bando olarak bilinen Muzıka-i Hümayun’da solist klarnettir. Bandoyla beraber 1924’te Ankara’ya taşınan Veli ailesi, Samanpazarı civarında bir eve yerleşir. 1934’teki soyadı kanununu ile “kanaatkâr” demek olan Kanık soyadını alırlar. Mehmet Veli Bey, 1936’da Ankara Radyosu Müdürü olarak görev yapar, 1945’te emekliye ayrılır. Bugünkü binasından, resmen açıldığı tarih olan 1938’den önce Yenişehir’de Sağlık Bakanlığı Mahallesi’nde, küçük bir evin alt katında kurulan Ankara Radyosu’nda müdür Veli Kanık ve spiker Ercüment Behzat Lav’ın yürütücülüğündeki ilk yayınlar on dakika haber, bir saat kadar plaktan müzik dinletisidir.
“İstanbul’da, Boğaziçi’nde,
Bir fakir Orhan Veli’yim;
Veli’nin oğluyum,
Tarifsiz kederler içinde”
Kendini tanımladığı bu dizeler, şairin kısa yaşamöyküsünden bir kesiti ele alması bakımından önemlidir. İlkokul dördüncü sınıfa kadar İstanbul’da Galatasaray Lisesi’nde okuyan Orhan Veli, 1924’ten sonra eğitimine Ankara’da devam eder ve Gazi Mustafa Kemal İlk Erkek Numune Mektebi’nin öğrencisi olur. Aynı ilkokulun ayrı binalarında okuyan Oktay Rifat ile son sınıfta tanışır, lisede aynı okula kaydolup can ciğer arkadaş olurlar. Oktay Rifat’ın babası şair, yazar ve dil bilimci Samih Rifat’tır. Millî Mücadele başladığında Ankara’ya gelerek Türk Dil Kurumu’na başkanlık eder. “Yaslı gittim şen geldim” sözleriyle okul sıralarından hatırladığımız şarkı, onun Akdeniz Kıyılarında adlı şiirine aittir. Fakat oğlunun ünlü bir şair olduğunu göremeden 1932’de vefat eder. Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun üç ayaklı pergele benzettiği Garipçiler’in son üyesi Melih Cevdet Anday, ailesiyle birlikte 1931’de Ankara’ya taşınır ve üçlünün yolu Taş Mektep’te kesişir.
Cumhuriyet döneminin Ankara Erkek Lisesi, bugünkü adıyla Atatürk Lisesi diye bilinen Taş Mektep, Abidin-Arif Dino kardeşlerin dedesi Abidin Paşa (adını yaşatan köşk, günümüzde Millî Mücadele Müzesi olarak hizmet verir) döneminde kervanların konaklama yeri olan Develik Tepesi’nde, kırmızıya çalan andezit taşıyla inşa edilmiştir. Alman mimar Bruno Taut’un Sıhhiye’de Sezenler Sokağı’nda bulunan Ankara Atatürk Lisesi’nin yapımını tamamlamasıyla 1939’da boşaltılır, 1940’larda tümüyle yıkılarak yerine Yüksek İhtisas Hastanesi yapılır. Taş Mektep yerinde kalmış, bugünlere ulaşmış olsaydı edebiyatçılarımızın, tanınmış öğrenci ve öğretmenleriyle pek çok değerin yolunun kesiştiği o bina bugün kent müzesi olarak hizmet verebilirdi, diye düşünür Aras. Onun bu konudaki haklılığına katılmamak olanaksızdır.
Orhan Veli’nin ilk yazıları Taş Mektep’in edebiyat dergisi Sesimiz’de yayımlanır. Erkek lisesinin efsane öğretmenleri kimdir diye baktığımızda Nurullah Ataç, Ahmet Hamdi Tanpınar, Sadri Ertem, Faruk Nafiz Çamlıbel, Ahmet Kutsi Tecer, Suut Kemal Yetkin, Behçet Kemal Çağlar, Cevdet Kudret Solok gibi isimlere rastlarız. Ancak o simalar arasında, Garipçiler’in edebiyat hayatının şekillenmesinde en fazla etkisi olan kişi Tanpınar’dır. Çoğu öğrencisine yaptığı gibi Orhan Veli ile ilgilenmiş, şiir ve edebiyat zevkinin gelişmesine katkı sunmuştur. Ataç da Garip akımını destekleyerek, şiirler hakkında olumlu yazılar kaleme almıştır. Tanpınar’ın elinden tuttuğu bir diğer şair, lisenin öğrencilerinden Ahmet Muhip Dıranas’tır, şiire başlamasında onun etkisi vardır. Ömrünün uzun bir süresi Ankara sokaklarında geçer Dıranas’ın, hatta oturduğu Cebeci semti, ünlü şiiri Fahriye Abla’ya yansır. Edebiyat sohbetlerinden Orhan Veli ile arkadaştır ve 1950’de henüz 36 yaşında vefat ettiğinde ölümünü Ankara Radyosu’ndan duyuran ses Dıranas’a aittir.
Garip hareketi üyelerinin ilk ürünlerini içermesi bakımından önemli bir yeri olan Sesimiz Dergisi 1930-38 yılları arasında 18 sayı yayımlanır. Orhan Veli’nin dergide yayımlanan ilk yazısı, tek perdelik bir temsildir. Küçük yaşlardan itibaren şiir kadar tiyatroya da meraklı şairin, Melih Cevdet ile birlikte Halkevi’nde rol aldığı Zor Nikah adlı oyunu izlemeye gelenler arasında Gazi de vardır. 1933 eğitim öğretim yılı sonunda mektep imtihanlarında Gazi’nin gözlemci sıfatıyla bulunduğu görülür. Yarattığı gençliğin kıymetini ölçmek amacıyla bir gün Taş Mektep’e habersiz gider. Onun karşısında imtihan veren öğrenciler; 363 okul numarasıyla Orhan Veli, Oktay Rifat ve Aydın Sayılı’dır. Gazi, özellikle Aydın Sayılı’nın verdiği cevaplardan etkilenir ve Sayılı, 1933’te Harvard Üniversitesi’nde bilim tarihi okumak üzere Amerika’ya gönderilir. Ülkeye döndükten sonra DTCF’de asistan olarak çalışmaya başlar ve 1958’de ordinaryüs profesör unvanını alır. Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’nın bastığı beş liraların arka yüzünde Sayılı’nın portre fotoğrafı vardır.
Orhan Veli, 1937’de PTT Genel Müdürlüğü’nde memur olarak göreve başlar. Yaşamın kalbi olan Atatürk Bulvarı boyunca, ekseriyetle Ulus’tan Kızılay’a başında fötr şapkası, üzerinde takım elbisesi, bir elinde pardösü, diğerinde iş çantasıyla yayan gidip gelir. Yürümeyi sever ama bu sevgi biraz da parasızlıktandır sanki. Onun 36 yıllık kısacık ömrü hep bu sıkıntı içinde geçer. Babasıyla birlikte oturdukları Yahudi Mahallesi’ndeki evleri, Anafartalar ile Denizciler Caddesi arasında bugün neredeyse terk edilmiş, tarihe tanıklık etmiş bir mahallenin sınırları içindedir. Parasız kaldığı günlerde giysilerini satmak üzere iki yüz-üç yüz metre kadar aşağıda yer alan Hergele Meydanı’nın yolunu tutar, eskicilere uğrar. Bu meydanın adı, halk arasında kocabaş hayvanlara “Hergele” denmesinden veya Ankara’ya değişik yörelerden gelenlerin toplanma yeri olmasından dolayı “Ergelen” isminden kaynaklanır. Daha sonra açılan un fabrikasının çalışmayıp binaya Ankara itfaiyesinin yerleşmesiyle İtfaiye Meydanı olarak anılır. Anadolu’nun çeşitli yerlerinden gelerek iş takip etmek isteyenlerin konakladığı, Orhan Veli’nin de yolunun düşeceği irili ufaklı hanlar ve evlerden bozma üçüncü sınıf oteller bulunur. Öte yandan yürümek, avare dolaşmak ona düşünme fırsatı sunar. Yürümek, sonuna “Nisan 1938, Ankara” notunu düştüğü şiirindeki gibidir:
“Şimdi evime girsem bile
Biraz sonra çıkabilirim
Madem ki bu esvaplarla ayakkaplar benim
Ve madem ki sokaklar kimsenin değil.”
Orhan Veli, böylece şiirin dokunulmazlığını kaldırır, onu dört duvar arasından çıkarıp sokağın kargaşasına sokar. Parkları sever, çöpçülerin dinlendiği Şehir Bahçesi’ne uğrar, Bahçeli Kahve’de tek başına otururken görülür. Atatürk Bulvarı’nın orta yerinde, Zafer Meydanı’nın iki yanındaki Zafer I ve II Parkları zamanla betonu yeşile yeğleyen zihniyetin kurbanı olmuş; tarihi binasıyla o günlere tanıklık eden Sıhhiye Orduevi’nin tel örgülerine bitişik küçümen park, işlevsiz kalmıştır.

İşte 1931-32 sonbaharında Zafer I Parkı’nda fotoğraf çektiren dört kişi (Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet, bir de Şinasi Baray) henüz Taş Mektep öğrencisidir. Bazen de Eller heykelinin bulunduğu Abdi İpekçi Parkı’nda mola verir, bankta otururken bize gülümser. Kitabın kapak görselini oluşturan o fotoğraf, kız kardeşi Füruzan Yolyapan tarafından, abisinin ona hediye ettiği makineyle çekilmiştir. Sonra… Bir Ankara gecesinin ortasından ansızın çıkar, mısralarına benzeyen rahat, açık ve takıntısız adımlarla gamsız, kasavetsiz gecenin bir ucundan öbür ucuna şiir gibi gider. Kışın ayazında Kızılay’da yürürken, üstünde ne palto ne de pardösü vardır. Yaprak Dergisi’ni çıkarabilmek içindir hepsi. Böylece Ankara sokaklarını adımlar adımlar…
Orhan Veli memur olmasına olmuştur, düzenli bir işi de vardır ama sürekli devamsızlık yapar, ceza alır ve 1941’de PTT’deki görevinden ayrılarak yedek subay okuluna katılır. O günlerin izi Güzel Havalar şiirine yansır:
“Beni bu güzel havalar mahvetti,
Böyle havada istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden.
Tütüne böyle havada alıştım,
Böyle havada aşık oldum;
Eve ekmekle tuz götürmeyi
Böyle havalarda unuttum;
Şiir yazma hastalığım
Hep böyle havalarda nüksetti;
Beni bu güzel havalar mahvetti.”
Yedek subay okuluna devam ederken, evci olarak çıktığı 1942 kışını Ankara’da Necati Cumalı ile birlikte geçirir. Gelibolu’nun değişik köylerinde iki yıl askerlik yaptıktan sonra 1944’de terhis olur. Askerlik dönüşü yine Ankara’dadır, Millî Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu’nda işe başladığında takvimler 1945’i gösterir.

1938’deki Celal Bayar kabinesinde Millî Eğitim Bakanı olarak görev alan Hasan Âli Yücel köy enstitülerinin, Tercüme Bürosu ve konservatuarın kurulmasını sağlayan isimdir. Dünya klasikleri onun döneminde dilimize kazandırılır, ansiklopedi yayınları başlatılıp yeni üniversiteler açılır. 1940’ların başında harekete geçen Tercüme Bürosu’nun başkanlığını Nurullah Ataç üstlenirken, Sabahattin Eyüboğlu, Sabahattin Ali, Varlık Dergisi ve Yayınevi’nin kurucusu Yaşar Nabi Nayır, Vedat Günyol, Erol Güney, Melih Cevdet Anday, Azra Erhat ve Orhan Veli büroda görev alan isimler arasındadır. Özellikle Sabahattin Eyüboğlu, Ataç ile birlikte Tercüme Bürosu çalışmalarına, İsmail Hakkı Tonguç ile köy enstitülerinin kuruculuğuna girişir. O yıllar Ankara’nın destansı yıllarıdır. Eyüboğlu’nun Yenişehir Yeşil Apartmanı’ndaki evi, Ankara’ya geldiği 1938’den ayrıldığı 1947’ye kadar sanat camiasının toplanma mekânı; Orhan Veli ve Cahit Sıtkı da evin daimî konuklarıdır. 1940’ların Ankara’sı küçük bir şehirdir, yapılabilecek pek az şey vardır. Yazar ve sanatçıların buluşup sohbet edebilecekleri, çalışmalarını sürdürdükleri önemli mekânlar arasındadır evler.
Hasan Âli Yücel ve Tonguç Baba, II. Dünya Savaşı’nın yoklukları, sıkıntıları içinde eğitim seferberliğini sürdürürler. Demir ve çimento gibi malzemeleri bulmak olanaksızdır ancak boş topraklara çadır kurarak işe başlayan köy çocukları, karanlıkları ışığa kavuşturur. Enstitüde Batı Edebiyatı dersi veren, öğretim üyelerinin pek çoğunu önerip kuruma kazandıran Eyüboğlu’dur. Kardeşi Mualla Eyüboğlu mimar öğretmen sıfatıyla görev alır, Aşık Veysel bağlama derslerine girer. Enstitüye sanatçılar ve düşünürler gelir, Hasanoğlan’da şiir geceleri düzenlenir. O gecelerden birine Melih Cevdet, Cahit Sıtkı ve Orhan Veli birlikte katılırlar. Yolu Arifiye Köy Enstitüsü’nden geçen Orhan Veli, şiir kitabı Destan Gibi’de “Yarına umutla yürüyenlere” bir selam uçurmayı ihmal etmez.
Orhan Veli’nin “Olmaz ki böyle de yatılmaz ki!” diye seslendiği düşesi, Sere Serpe şiirinin kahramanı o sırada karşımıza çıkar. Yıl 1946, yer Ankara’da Sabahattin Eyüboğlu’nun evi, sedire uzanarak isteksizce ders çalışan kızın adı yıllar sonra Eskenazi soyadını alacak olan Bella Kent’tir. Çevirmen ve gazeteci Erol Güney’in baldızı olan Bella, evde karşılaştıkları bir gün Orhan Veli’nin Anlatamıyorum şiirini yazıp kendisine uzattığını anlatır. Hasanoğlan’da İngilizce, Fransızca, Almanca ve jimnastik dersleri verirken, lise mezunu olmadığı ama daha çok Yahudi kökenli olduğu için 1946 seçimlerinden sonra değişen politikalarla enstitüden uzaklaştırılır.
İşte ülkenin aydınlık tarafını temsil eden pek çok isim, Tercüme Bürosu’ndaki çalışmalarını Sanayi Caddesi’nde Yüzbaşıoğlu Apartmanı’nın orta katında sürdürür. Batı dillerinden çevrilen kitapların yanında, bazı bölümler iki ayda bir çıkarılan Tercüme Dergisi’nde yer alır. Derginin şiir özel sayısı yayımlanır. Orhan Veli ve Melih Cevdet’in beraber çevirdikleri Paul Eluard’ın Liberte şiirini yıllar sonra Zülfü Livaneli Özgürlük adıyla besteler. Cumhuriyet tarihinin en büyük çeviri hareketinin içinde yer alan Orhan Veli’nin kısa ömründe belki de en üretken olduğu dönemdir.
Özkan Aras’a göre, Birdenbire şiirinin sosyolojik altyapısında Ankara’nın toplumsal yapısı, cumhuriyet devrimleri ve kentleşme sürecinin izleri görülebilir:
“Her şey birdenbire oldu.
Birdenbire vurdu gün ışığı yere;
Gökyüzü birdenbire oldu;
Mavi birdenbire.”
Genç Cumhuriyet için imparatorluğu temsil eden İstanbul reddedilmiştir. Kuvayi Milliye hareketi ile özdeşleşen Ankara, artık yeninin sembol şehridir. Devlet iktidarının mekân üzerinde görünür kılındığı andan itibaren Ulus ve civarı eskiyi, Yenişehir ise yeniyi temsil eder. Modern yaşam tarzına uygun yeni bir mahalle kurulması ihtiyacı sonucunda, Lörcher Planı ve Jansen Planı ile kentin gelişimi sağlanır. İlk konutların Sıhhiye ve Kızılay çevresinde yapılmasıyla eski yeni karşıtlığında iki farklı yaşam tarzı ortaya çıkar. 1921-35 arasında Ankara’da ikamet eden Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban adlı romanı bu minvalde okunabilir. Ayrıca bu karşıtlığa Ankara romanında da değinir yazar. Yerel olan yaban olarak adlandırılırken, dışarıdan gelenler Ankaralıları yabani bulur. Memurlar ise her hâlleriyle yerli halktan ayrılırlar. Kente yeni gelenlerin ve bürokratların tercih ettiği mahalle Yenişehir’dir. Sıhhiye’deki demir yolu köprüsü, farklı yaşam tarzları arasında bir sınır çizer. Yakup Kadri gibi Orhan Veli de ne onlardan ne bunlardan sayar kendini.
Yenişehir yeşil alanları, akasya ağaçları, at kestaneleri, parkları, bulvarları, geniş kaldırımları ve pastaneleri ile odak noktasıdır. Atatürk Bulvarı’ndaki piyasa yürüyüşleri, 1925’ten 1970’e kadar sosyal hayatın vazgeçilmezleri arasındadır. Havuzbaşı, sosyalleşme kültürünün asıl mekânıdır. 1930’lardan itibaren elit kesimin en gözde mekânlarından olan Kızılay Parkı, Ankaralı ailelerin dinlenme ve eğlence yeridir. Güvenpark tasarlanmadan önce Kızılay Meydanı’nda kurulan çadırda akşamları Şehir Bandosu ve Riyaset-i Cumhur Mızıkası halka açık konserler verir. Meydanın adı bugün Kızılay AVM’nin yükseldiği yerde bulunan, Kızılay Genel Merkezi binasından gelir. Su Perileri heykeli ilkin o anıtsal havuzda yer alırken, zaman geçtikçekent içinde sürgün edilir. Kızılay binasının inşasından sonra bir süre yerinde kalır. Daha sonra Gençlik Parkı’na, ardından Hacettepe Parkı’na nakledilir, oradan alınıp Tandoğan Meydanı’na gönderilir. Bir dönem depoda bekletilen Su Perileri’nin son yeri, Cer Modern Sanat Merkezi’nin bahçesi olur. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra sanat ve spor okulları, gece kulüpleri, sinema, tiyatro, kitapçı ve restoranların varlığıyla sosyal hayat giderek canlanır. Böyle bir anlayışın hüküm sürdüğü dönemlerde Orhan Veli’nin parasızlık yüzünden olduğu düşünülse de gece gündüz fark etmeksizin eski şehirden Yenişehir’e yürümeyi çok sevdiği bilinir. Şimdinin keşmekeşi düşünüldüğünde böyle bir rotada yürümeyi kim istemez ki? İlk görev yaptığı PTT Genel Müdürlüğü, Evkaf Apartmanı, Evkaf Evi, Tercüme Bürosu, sürekli tıraş olduğu berber, Posta Caddesi’nde bulunan Kürdün Meyhanesi ve Şükran Lokantası, evlerine konuk olduğu Nahit Hanım, Sabahattin Eyüboğlu, Erol Güney, Abidin Dino, Szabo gibi isimler hep bu güzergâhtadır. Yeni bir şiire adım attığı Yenişehir’deki kafeler, oturduğu evler Atatürk Bulvarı çevresinde Sağlık, Hanımeli, İlgün, Sümer Sokağı ile Yüksel Caddesi’nde yer alır.
Bir dönem Evkaf Apartmanı’nın yanı başında otel olarak hizmet veren Evkaf Evi’nde (Yeni Otel) kaldığı bilinir. Öğretmenliğe dönebilmek amacıyla Ankara’ya gidip gelen Rıfat Ilgaz, kendisini orada ziyaret eder. Oda arkadaşlarından biri ressam Mübin Orhon’dur ve onu Fransa’ya uğurladıktan sonra duygularını Ayrılış şiirinde dile getirir:
“Bakakalırım giden geminin ardından
Atamam kendimi denize, dünya güzel;
Serde erkeklik var, ağlayamam.”
Yine Ulus civarındaki otel odalarında kalırken, dünyaca ünlü müzisyen ve oyuncu Dario Moreno ile yolu kesişir. 1940’ların başında iki günlüğüne geldiği Ankara’da, iki yıl kalır Moreno. Aydın’ın Germencik ilçesinde, kimi belgelere göreyse İzmir’de dünyaya gelmiştir. Gar Gazinosu’nda yevmiye ile çalışırken, Hergele Meydanı’ndaki üçüncü sınıf otellerde barınır. Böylece şantör Dario Moreno ve tercüme kaleminden Orhan Veli aynı odayı paylaşırlar. Ne üzücüdür, yıllar içinde ikisi de beyin kanamasından hayatını kaybeder. Orhan Veli Ankara’da belediyenin açtığı bir çukura düşerek yaralandıktan sonra gittiği İstanbul’da 14 Kasım 1950’de Cerrahpaşa Hastanesi’nde; kalp krizi ile hastaneye yetiştirilen Dario ise Kasım 1968’de 47 yaşında ölür.

1946 yılına gelindiğinde ülkenin siyasi çehresi artık değişmeye başlamış, Hasan Âli Yücel Millî Eğitim Bakanlığı’ndan ayrılmıştır. Yeni bakan Tercüme Dergisi’ne girecek yazıları çıkarıp atar. Orhan Veli durur mu, hepsini Yaprak Dergisi’nde yayımlar. Cesareti de şiiri gibi gösterişten uzaktır. Savaşını şiir ile gerçekleştirirken Tercüme Bürosu’ndan istifa etmek zorunda kalır.
Ankara’nın Edebi Mekânları
Ulus civarında, Tercüme Bürosu’na yürüyüş mesafesinde bulunan Üç Nal, Kürdün (Acemin) Meyhanesi adıyla bilinen Yeni Hayat ve Şükran Lokantası edebiyat sohbetlerine, münazaralardan münakaşalara hatta Türk edebiyatının en bilinen isimleri arasında sürüp giden kavgalara tanık olur.
Garip şairlerinin Taş Mektep’ten arkadaşı Şinasi Baray’ın işlettiği, Ankara’nın en ünlü lokallerinden Üç Nal Lokantası, kadınların da gidebildiği bir mekândır, batı tarzına yakın görünümüyle dikkat çeker. Adalet Ağaoğlu, “Üniversiteyi bitirdikten sonra tek başıma ilk adım attığım yer,” demiştir Üç Nal için. Sanatçı, edebiyatçı ve gazetecilerin ağırlıklı olduğu entel takımın uğrak yeri, bohem hayatın ilk merkezlerindendir. Müdavimleri arasında Yahya Kemal Beyatlı, Rıfat Ilgaz, Ahmet Muhip Dıranas, Münir Nurettin yer alır. Orhan Veli ise daha çok yayınlanacak şiirleri için Yaşar Nabi’den avans aldığı günler oraya uğrar. Gidenlerin birkaç satır karaladığı anı defterine sahip müşterek hatıraların mekânında, 10 Kasım 1950 akşamında son kez görülür Orhan Veli. İlerleyen yıllarda Can Yücel, “Üç Nal Lokantası’ndan” adlı şiiriyle bir buluşma adresi, toplantı yeri olan o günlere gönderme yapar.

Kürdün (Acemin) Meyhanesi’nin işletmecisi Mehmet Özdilli, manken Gizem Özdilli’nin dedesidir. Posta Caddesi’nde merkezi bir konuma sahip Yeni Hayat Lokantası’na Özdilli’nin Azeri asıllı, Karslı olması sebebiyle şivesi yadırgandığı için Kürt veya Acem Mehmet’in yeri dendiğini öğreniriz. 1940-60 arası Ankara’da yaşayan şair, ressam, aktör, bilim adamı, edebiyatçı ve müzisyenlerin uğrak yeri, kendiliğinden bir aydınlar kulübüdür. Emsallerinden biraz daha ucuz olması tercih edilmesinde etkendir. Ankara’da bulundukları dönemlerde Orhan Veli, Oktay Rıfat, Melih Cevdet, Tarancı, Dranas, Sabahattin Ali, Yaşar Nabi Nayır, Orhan Kemal, Fethi Giray, Mehmed Kemal, Abidin Dino, İlhan Tarus, Necati Cumalı, Cahit Külebi, Fahir Aksoy, Orhan Peker, Ceyhun Atuf Kansu ve nicelerini ağırlamıştır bu mekân.
Posta Caddesi üzerinde, Yeni Hayat ile yan yana olan Şükran Lokantası, özellikle Cahit Sıtkı Tarancı adıyla özdeşleşir. Her akşam caddeye bakan, tül perdenin ardındaki masada yerini alır. Osmanlı Bankası’nda çalışmaya başlayan Ümit Yaşar Oğuzcan da müdavimlerinden biridir. Orhan Veli, akşam saat beşte Tercüme Bürosu’ndaki işinden çıktığı zaman ya Kürdün Meyhanesi’ne gider ya da cebinde parası olduğunda Şükran Lokantası’na uğrar. Ancak 20-25 kişiyi alabilecek büyüklükteki bu mekânın belli başlı müşterileri şair, hikâyeci ve gazeteciler, sayıları birkaçı geçmeyen ressamlardır. Edebi ürünler ilk kez orada okunur, bazen sert bazen tatlı sohbetler edilir. Ünlü isimlerin kavgalarına da sahne olur mekân. Arkadaşlıklarla zenginleşen, inançlı insanların yüksek sesle tartışıp sonra da kucaklaşarak ayrıldıkları o içtenlikli masalara, uzak bir geçmişte kalan o güzel günlere kitabıyla selam yollar Özkan Aras.
Ulus şehir çarşısındaki Karpiç’in yer almadığı kent tarihi ona göre eksik kalır. Ankara’nın modernleşme sürecinde önemli yeri olan, bir temel taşı sayılan Karpiç devlet büyüklerinin yemek yediği, sosyal ilişkide bulunduğu yerdir. Baba Karpiç adıyla bilinen Şehir Lokantası’nın kurucusu, Ermeni kökenli Yuri Karpoviç’dir. Atatürk’ün tavsiyesiyle ilk iş yerini 1928’de Taş Han’ın altında açarak çalışmaya başlar. Temiz bir dekor içinde geçen yemek saatini zevk hâline dönüştürür. 1932’de Merkez Bankası’nın yanındaki İnebolu Sokağı’nın köşesine taşınır. Ankara’nın en lüks ve sevilen lokantasıdır. O yıllarda Karpiç’te bir akşam geçirmek prestij unsurudur. Politikacıların, gazetecilerin, sanatçı ve edebiyatçıların uğrak yeri, iç ve dış politikanın resmi olmayan merkezidir. Ziyafetler verilir, balolar ve yılbaşı eğlenceleri düzenlenir. Atatürk de çoğu akşam yemeğini orada yer, yakınları ile sohbet eder. Karpiç Lokantası 1950 sonlarına doğru devlet lokantası özelliğini kaybetmeye başlar ve eski protokolünü yitirir. Orhan Veli’nin de aralarına bulunduğu gençler, ancak bu tarihten sonra lokantaya adım atabilirler.
Orhan Veli’nin ismiyle özdeşleşen yer daha çok Kürdün Meyhanesi’dir. İlk kez 17 yaşında gittiğini belirttiği Tabarin Bar ise Çankırı Caddesi’ndedir. Bazı akşamlar Taş Mektep’in ünlü hocası Tanpınar da orada görülür. 1960’ta çıkan bir yangınla tarihe karışır Tabarin Bar. Maltepe’de yer alan Bomonti Gazinosu, Emre Palas’ın bodrum katındaki Yeni Bar, Macar’ın yeri de denilen Yeşil Fıçı Lokantası ve Nil Bar dönemin başlıca buluşma adresleri, hem müzik dinlenip hem de sohbet edilebilen mekânlarıdır. Bekâr evleri misafir kabul edilecek durumda olmadığı için sığınılan yerler genelde meyhanelerdir. O günlerin düşünürleri, güçlenen fikir ve akımlar bu nedenle oralarda boy atar. Orhan Veli’nin Ankara’daki yakın dostlarından Mehmed Kemal, Posta Caddesi üzerindeki meyhanelerin birer kulüp sayıldığını; şairler, yazarlar ve gazetecileri üne kavuşturduğunu söyler.
Yenişehir’de Atatürk Bulvarı üzerinde açılan, dondurma ve pastalarıyla ünlü, edebiyat adamlarının, politikacıların uğradığı Özen Pastanesi daha çok Nurullah Ataç ile anılır. Ataç’ın evi İzmir Caddesi’ndedir ve ünlü yazar randevularını yürüyüş mesafesindeki bu pastanede verir. Kızılay üst geçidinin yanı başında, bulvarı İzmir Caddesi’ne bağlayan köprünün sol ayağına denk düşen Özen Pastanesi’nin bulunduğu (bugünkü Cafe Down) apartmanın üst katında oturan isim ise Abdülhak Şinasi Hisar’dır. Faruk Nafiz Çamlıbel, Tanpınar gibi şair ve yazarlar, ünlü ressamlar, aydınlar Paris kafelerine benzetilen, seçkin zümrenin gözde mekânı olan bu pastanelerde buluşur. 1937’nin yaz aylarında Oktay Rifat ve Orhan Veli vezinsiz, kafiyesiz yeni Türk şiiri algısını Özen’de oturdukları sırada ortaya koyar, şiirlerini bir coşku içinde ilk kez birbirlerine okurlar. Garip Hareketi başlamıştır artık. İki genç şair yıllarca kabul görmüş şiir geleneğini reddederek, yeni bir anlayış içindeki yalın ve kısa dizeleriyle bambaşka bir şiire adım atar. Tabii şiire getirdikleri bu yenilik ve gelenekten kopuş, Divan şiiri hakimiyetindeki eski şiir geleneğinin ve aruzun iyi bilinmesinden geçer. 1938 tarihli yazısında yeni şiirden beğeniyle söz eden ve onlara arka çıkan az sayıdaki yazardan biridir Ataç. Özen Pastanesi Atatürk’ün Ankara’daki son gününde, bir hasta ziyareti sırasında kahvelerin sipariş edildiği yer olarak da kent tarihindeki yerini alır.

Kutlu Pastanesi ilkin bulvarın diğer tarafında, bugün İş Bankası Yenişehir Şubesi’nin bulunduğu binanın giriş katındadır. Daha sonra Uçar Sokağı’nın girişine (90’ların Çarşı Mağazası, bugünkü Mavi Jeans), Özen’in karşı köşesine taşınır. Kutlu Kahvesi de denen pastane kentin tarihiyle simgeleşen bulvar kafelerinden, 1940’ların Yenişehir’inde en gözde mekânlarından biridir. Resim sergileri açılır, edebiyat tartışmaları, müzik ve şiir dinletileri yapılır, ünlü yazar ve edebiyatçıların buluştuğu entelektüel bir ortam oluşturarak kentte iz bırakır. Bedri Rahmi-Eren Eyüboğlu çiftine ait Ankara’nın ilk resim sergilerinden birine ev sahipliği yapar. Sergi pastanenin asma katında açılmış, böylece resmin günlük hayatın içine sokulmak ideali gerçekleştirilmiştir. Garip şairlerinin uğradığı, yeni şiir hareketinin ilkelerinin belirlendiği, ilk şiir örneklerinin okunduğu Avrupai bir edebiyat mahfilidir. Her yerde rahatlıkla çalışabilen Orhan Veli, Yaprak Dergisi’nin makalelerini ve mizanpajını burada hazırlar. Bu sebepten Bülent Ecevit’in Orhan Veli ile tanışmak için gittiği yerdir. O yılların Ankara’sı güzel sanatların her dalında, özellikle edebiyat ve şiir yönünden çok hareketlidir. Çünkü Genç Cumhuriyet’in sosyal ve kültürel yaşamının kalbi Atatürk Bulvarı’nda atar. Akasya ağaçlarının, at kestanelerinin gölgesinde, ortasındaki çimenlik, çiçek tarhları, kuş sesleri arasında keyifli bir yürüyüş alanı sunar kentliye. Özen ve Kutlu Pastaneleri de bu aks üzerinde yer alan birer dinlenme noktasıdır. 1930 ve 40’lar başkentin en güzel yıllarıdır. Türk sanatı ve edebiyatının önde gelen isimleri, Genç Cumhuriyet’in devrimci ruhuyla sokakları adımlar, kültür mücahitleri kente içtenlikli bir yaşama biçimi sunar.
Ankara Kız Lisesi’ni ve DTCF’yi bitiren Nezihe Araz, şehrin o aydınlık günlerini yaşayanlardan biridir. Aynı yıllarda Ankara’da bulunan Ruhi Su, Devlet Konservatuarı Opera Bölümü’nden mezun olarak Ankara Radyosu’nda türkü dinletileri yapar. Nahit Hanım, Erol Güney, Szabolar (Rozsi Szabo, İdil Biret ve Filiz Ali’nin ilk piyano öğretmeni), Azra Erhat, Nurullah Ataç, Sabahattin Eyüboğlu, Abidin-Güzin Dino, Sabahattin Ali ve Sümer ailesinin Hanımeli, Sümer, Karanfil Sokağı’nda oturduğu nohut oda bakla sofa denilen evler, bodrum katlarındaki izbe, karanlık, rutubetli bekâr odalarından ziyade birer buluşma adresidir. O kadar ki Yaprak Dergisi’nin yazı kurulu toplantıları, Rus ve Fransız edebiyatından pek çok değerli eseri Türkçeye kazandıran Erol Güney’in Sağlık Sokağı Güzelsu Apartmanı’nda bulunan evinde (bugünkü Güzelsu İş Hanı) gerçekleşir. Güney, Orhan Veli’nin üniversiteden sınıf, Tercüme Bürosu’ndan çalışma arkadaşıdır. Derginin bir yönetim evi yoktur, muhasebe işlerini Dora Güney yapar. Mahmut Dikerdem, Mübin Orhon, Mazhar Leventoğlu dergiyi destekler, Nahit Hanım maddi katkıda bulunur. Mahmut Dikerdem’in Konur Sokağı’ndaki evinde doğan, Erol Güney’in evinde yazı kurulu oluşturulan, Kutlu Pastanesi’nde mizanpajı hazırlanan tek sayfalık Yaprak’ı büyük bir özveriyle doğru bildiği düşünceleri savunmak için 28 sayıya ulaştırır Orhan Veli. Bu uğurda paltosunu, yakın arkadaşı Abidin Dino’nun ona hediye ettiği tabloları satar. Ölümünün ardından arkadaşları tarafından bir defaya mahsus Son Yaprak adıyla çıkarılan dergi 29. sayısında yayın hayatına veda eder.
Atatürk Bulvarı üzerindeki Vardar Apartmanı’nda oturan Nahit Gelenbevi’nin evi de şair, yazar, fikir adamı ve sanatkarlarla dolup taşar. Tabii ki toplantıların lideri Orhan Veli’den başkası değildir. Can Yücel evin müdavimlerinden olurken, yerleşik karakteri ise Necati Cumalı’dır. Yaşar Kemal’in de Vardar Apartmanı’na yolu düşer. Halil Vedat Fıratlı’nın eşi ve Ankara Kız Lisesi’nin edebiyat öğretmeni Nahit Hanım, Türk edebiyatında isim yapacak öğrenciler yetiştirmiştir: Adalet Ağaoğlu, Gülten Akın, Nezihe Araz, Canan Yücel. İşte Orhan Veli’nin o pek muteber sevdiceğine gönlünü kaptıranlar arasında Necip Fazıl ve Sabahattin Ali de vardır. 1955-63 arasında Arif Damar ile evli olan Nahit Hanım için nice şiirler yazılmıştır. Orhan Veli para sıkıntısı ve polis baskısı yüzünden Ankara’dan ayrılıp İstanbul’a gittiğinde Nahit Hanım’a olan hasretini mektuplarla gidermeye çalışır. Mektuplaşmaları ölümüne dek devam eder. Onun ardından yaşadığı elli iki yıl boyunca Nahit Hanım aşk hikâyesini kalbine, aşkının delillerini ise sandığa gömer. Bir arkadaşına verdiği mektupların, iş adamı Ömer M. Koç’un koleksiyonuna geçmesiyle okurlar tarafından öğrenilmesinin yolu açılır. Yapı Kredi Yayınları etiketiyle Yalnız Seni Arıyorum: Nahit Hanım’a Mektuplar adıyla yayımlanan altmış iki mektup, bu aşkın okur karşısına çıkan ilk somut delilidir. Orhan Veli’nin Aşk Resmigeçidi şiirinde bahsettiği sonuncu aşkın Nahit Hanım olduğu konusunda herkes fikir birliğine varmıştır ki Can Yücel bir şiirinde, Orhan Veli ve Nahit Hanım’a selam eder. Atatürk Bulvarı üzerindeki Vardar Apartmanı 1947’de yıkılır, böylece Nahit Hanımlar, Orhan Veli’nin liseden sınıf arkadaşı olan Ekrem Vardar’a ait Sümer Sokağı’nda bulunan başka bir apartmana taşınırlar. Orhan Veli, kendisine mal edilen Dalgacı Mahmut şiirini aslında Ekrem Vardar’ı düşünerek yazar.
Nahit Hanım’ın Kızılay’daki yeni evinde, bahçe araç gereçlerini koyduğu büyükçe bir kulübe vardır. Yarısı çökmüş, duvarları çatlak, her yerden rüzgâr alan, çatısı akan, tuvaleti dahi olmayan o müştemilatta önce Tarancı, ardından Orhan Veli oturur. Kömürlükten bozma bu yerde kendine yeni bir dünya kurar. Ünlü Fransız şair Philippe Soupault 1949’da Türkiye’ye geldiğinde, derginin yazıhanesi olarak kendisine o kulübe gösterilir. Bahçe araç gereçleri dışarıya çıkartılıp kulübe boşaltılınca, duvarları çepeçevre gazete ve dergi sayfalarıyla bir güzel kaplar Abidin Dino, üzerine resimler yapar. Neredeyse sürrealist bir hâl alır içerisi. İşte derginin gayri resmi yazı işleri adresi olarak, bir Fransız şair orada ağırlanır. Şehrin merkezinde yer alan ve müze olabilecek o tek oda zamanla yıkılır.
Halktan kişileri, küçük insanları şiirinin konusu yapar Orhan Veli, gecekondularda oturanların yaşamını dizelerine yansıtır. Örneğin Altındağ şiirinde sınıf farkını mekânlar üzerinden anlatır. Şiirde geçen Şen Yuva Apartmanı, bodrum katı, kibar çocukları gibi kumda oynasın diye Kızılay Bahçesi’ne götürülen küçük Yılmaz’ın hikâyesi, onun bakmasını ve görmesini bilen gözleriyle şiirine taşıdığı yaşam kesitleridir. 1941’de Hitler Almanya’sının yayılmacı politikası ve II. Dünya Savaşı karşısında da aynı tavrı takınır. Tereyağı ve Gangster adlı şiirleriyle bu temayı işleyen ilk kişi olur.
Orhan Veli yaz geldi mi özel otomobille, otobüs ve trenle bazen de kamyonlarla Ankara-İstanbul arasında seyahat eder. Sarıyer’de boğazın tadını çıkarır, sonbaharda at yarışlarının başladığı günlerde Ankara’ya döner. Yazın tatile girmiş olan Yaprak’ı tekrar çıkarmaya başlar. Ulus Gazetesi için kaleme aldığı Ekim 1948 tarihli “Yolcu Notları” böyle bir yolculuğu anlatır. Ankara’ya geldiği 1925’ten 1950’ye kadar ayrılışlara, kavuşmalara, sevinç ve hüzünlerine sırdaş olur Ankara İstasyonu. 1926’da Ankara Atatürk Lisesi’nde kurulan ve Atatürk tarafından Gazi Oymağı adı verilen ilk izci takımında bulunur. 1939 Ağustos’unda Melih Cevdet’in kullandığı otomobilin Çubuk Barajı civarında uçuruma yuvarlanması sonucu yirmi gün Numune Hastanesi’nde yatar. Salim Şengil’in anılarında Ataç ile didişir. Tutukluluk günlerini Ulucanlar Cezaevi’nde geçiren Nazım Hikmet için imza toplayan Garipçiler, açlık grevine Yaprak aracılığıyla destek verirler. Aynı zamanda Oktay Rifat’ın kuzeni olan Nâzım Hikmet, Garipçiler’in ilk döneminde Orhan Veli’nin şiirlerini eleştirse de sonraları düşüncesi değişir. Ondan sevgi ve övgüyle söz eder. 1958 Nisan’ında Prag’da yazdığı şiirinde Orhan’ın yüreciği delik deşiktir.

Cebeci Çayırı, tiyatro ve yazlık sinemalar, revü ve operetler, saz bahçeleri, spor etkinlikleri, at yarışları Ankara’nın önemli toplumsal yaşam alanları olarak kent yaşamına katkı sunar. Bu etkinlikleri izlemeye gelenler arasına bir gölge gibi süzülür Orhan Veli, dudağında sevdiği türküler eşliğinde 1940’ların renkli dünyasındaki yerini alır.
Şimdi Özkan Aras’ın kitabını kapatıp 2020’lerin siyah beyaz kalabalığına, bugünün gerçeğine döndüğümüzde, aradan geçen zamanda ne kadar derin ve geniş çaplı bir boşluğa itilmiş olduğumuzu görüyoruz. Bu duyguyla baş edebilmek, içimize açılan obruklara düşmemek için son bir gayretle debelenip duruyor bazılarımız. Uçurumun kenarından aşağıya bakarken sanat ve edebiyata yaslanıyor, adeta yaratılmış o kuytuya sığınıyor, tek odalı müştemilatlarımızda kalemlerimizin ucunu sivrilterek kendimize yeni dünyalar inşa etmeye çalışıyoruz. Eski kuşakların bu çabaları, bu kitaplar, bu yazma uğraşı da olmasa… Ne insanları sevmesini ne de hakkınca yaşamanın nasıl olduğunu bilirdik derken, Orhan Veli’nin kulaklarını çınlatıyoruz sesli sesli.
Esme Aras

Elinize sağlık, güzel, değerli bir yazı.
Teşekkür ederim, selamlar…
Esme Aras gibi değerli bir kalem tarafından kitabın incelenerek, böylesine güzel ve detaylı bir yazıyla anlatılması gurur verici. Hem Esme Aras’a hem de Parşömen’e çok teşekkür ediyorum. Saygılarımla.
Sevgili adaşım, emeğine, aklına sağlık. Çok ayrıntılı bir çalışma sonucu hazırladığın kitabını tekrar kutlarım. Yolu açık olsun. Ben de zevkle okudum ve hakkında severek yazdım. Nice okura ulaşır dilerim… Sevgi ve selamlarımla…
Çok güzel olmuş emeğinize sağlık. Saygılarımla.
Teşekkür ederim, selamlar…
Değerli Katkılarınızdan dolayı Esma hanıma ve Özkan beye teşekkürler…
Çok teşekkürler, sevgiler…
Zevkle okudum, elinize sağlık. Çok faydalı şeyler de öğrendim. Teşekkürler…