Selma Tonay Elhan, uzun zamandan beri yoğun emek verdiği, sabırla ördüğü öykülerini Kelime Ağaçları’nda topladı. İçinde yirmi bir kısa öykünün yer aldığı Kelime Ağaçları, yazarın ilk kitabı olmasına rağmen usta işi öykülerle dolu, özgün ve nitelikli bir toplam. Biraz araştırınca, yazarın, geçen yıl Konak Belediyesi’nin düzenlediği Kadın Öyküleri Kısa Öykü Yarışması’nda “Umuda Tutunmak İstedim” adlı öyküsüyle ikincilik ödülünü aldığını öğreniyoruz.

Gazetecilik ve halkla ilişkiler mezunu olan Selma Tonay Elhan’ın öyküleri, akıcı, duru, temiz bir anlatıma sahip. Üzerinde düşünerek ve sürpriz sonlara şaşırarak, ilgiyle, merakla okuyoruz Kelime Ağaçları’nı. Selma Tonay Elhan, öykülerinin konularını ve kişilerini yaşadığımız hayatın içinden seçmiş. Pek çoğu, gerçeklerden beslenen, insan ve toplum gerçeklerini dile getiren, gözlem gücüne ve sanatçı duyarlığına dayalı öyküler.
Yazar, zaman zaman düş gücünü harekete geçirerek sıra dışı öykü anlatıcıları seçmiş ve onların bakış açısına göre olay, durum ve kişileri dile getirmiş. Özellikle bu öyküler, yaratıcı tarzıyla, gerçeklere farklı bir boyut kazandırmasıyla öne çıkıyor. Sözgelimi, “Yalancı Sardunyalar” öyküsü, düşsel / masalsı yönüyle dikkat çekiyor. Öykünün anlatıcısının, içinde, yılların yaşanmışlıklarını, acı tatlı günlerini ve büyük bir aşkın anılarını taşıyan eski bir ev olduğunu fark edince, okurda tam anlamıyla bir şaşırma duygusu oluşuyor. Ben de pek çok okur gibi, iyi bir kısa öykünün okuru şaşırtması, bazen de ters köşeye yatırması gerektiğini düşünenlerdenim. Bu öykünün ve kitabın pek çok öyküsünün duygu dolu lirik bir anlatımı içermesi, yazarın ayrı bir başarısı.
“Yalancı Sardunyalar” öyküsündeki masalsılığı birkaç cümleyle örneklendirelim:
“Bir akşamüzeri kalktı aniden. Hızla çıktı merdiveni. Basamaklar inledi ardında. Tırabzan bir an sıcaklığını hissetti ellerinin. Eşik duvarlara gülümsedi, geri döndü Ayşe diye. Heyecanlandım. Biraz da tedirgin oldum. Bu ani kalkış hayra alamet değildi.”
Anlatıcının eski bir ev olduğunu dikkate alırsak birçok cansız varlığın ruh kazandığı inanılmaz bir düşsel dünyaya zihnimizi uyarladığımızı, eski ev tarafından dillendirilen metin içi gerçekliği kabullendiğimizi fark ediyoruz. Ayrıca, mekânların, içinde yaşayan insanlarla birlikte var olduğunu ve soluk aldığını derinden duyumsatıyor “Yalancı Sardunyalar” öyküsü.

“En Uzun Gün” öyküsünün anlatıcısı bir süre kendini ele vermiyor, ancak sayfalar ilerledikçe vefat eden bir babanın anlatımıyla karşı karşıya olduğumuzu fark ediyoruz. Yaşamın kırılma noktalarına odaklanıyor yazar, özellikle ölümü ve ölenleri anlatırken, geride kalanların psikolojisini de incelikle işliyor. “Acı Simitler”, “Niobe’nin Gözyaşları” gibi öykülerde ölüm izleğini öne çıkarırken “Mahalleye Ölüm Geldi” öyküsünde çocuk gözünden ölüm gerçeğini dile getiriyor.
Selma Tonay Elhan, bazı öykülerde çocuk dünyasını öyle hoş bir yaklaşımla anlatıyor ki, kaleminin çocuk edebiyatına da yatkın olduğu kanısını uyandırıyor bizde. “Aliço Nazara Geldi”, “Tanrım Mektubun Var” adlı öykülerdeki çocuk karakterler ve onların o naif, o içten söyleyiş, düş ve düşünüş biçimleri başarıyla canlandırılıyor.
Selma Tonay Elhan, toplumdaki güncel olaylara ve gerçeklere odaklandığı gibi, toplum dışına itilen, ötekileştirilen insanların yaşantılarına da mercek tutuyor. Yoksul kâğıt toplayıcılar, kentin çeperlerinde açlık ve sefalet içinde yaşayan insanlar, yersiz yurtsuz mülteciler, tacize uğrayanlar, eşcinseller yazarın duyarlı ve vicdanlı bakışıyla öykülerde yeniden var oluyorlar. Ayrılan ebeveynler, dağılan aileler, bakıcıya terk edilmiş demanslı yaşlılar, zihninde “kelime ağaçları” kuruyan, kelimeleri hatırlama yetisini yitiren ihtiyarlar ve bu insanların yaşantıları, öykülerin kurmaca evreninde ince ince işleniyor. Selma Tonay Elhan, ötekileştirilen toplum kesimlerinin çoğu zaman göremediğimiz iç yaşantılarını, metin içi gerçeklikte yeniden üreterek onları görünür kılıyor böylece. Önyargı ve dışlama sonucu oluşabilecek toplumsal hatalar zincirine de dikkat çekiyor.
Yazar, insan hallerinin çelişkili gerçeklerini ifade ederken insancıl bakışını sürekli ön planda tutuyor. Bazı öykülerinde simgelere de yer veriyor. Mesela, “guguklu saat” ile yaşamın ve zamanın sürekliliğini, “dimdik duran kapı” ile insanın içsel gücünü ve onurunu simgeliyor.
Yoğun ve derinlikli metinleriyle kısa öykünün hakkını veren, öykülerindeki kişileri ve diyalogları canlı ve inandırıcı bir biçimde oluşturan Selma Tonay Elhan’ın, yazma yolculuğu boyunca daha nice öyküler ve kitaplarla okurlarını selamlamasını diliyorum.
Hülya Soyşekerci
