Kafka öyle bir mesafe koymuş ki araya “Babama” bile diyememiş, “Babaya Mektup” koymuş başlığını. Tuttuğunu koparan, hayatı cesaretle yaşayan dev gibi bir adama “babam” demeye gönlü elvermemiş demek; öyle bir ilişkileri olamamış. Kafka’dan el alan Oğuz Atay, en azından bu mesafeyi koymadan “Babama Mektup” diyebilmiş.

Canım Babacığım;

Dedem öldükten sonra yazdığım denemeye, Nurullah Ataç’tan bir alıntıyla başlamış; “Ben kaybolmam, yitmem! Ölürüm, öldü desinler…” diye huysuzlanan Ataç’a gönderme yaparak, soğuk gerçeği görmezden gelmediğimi, her şeyi yiğitçe kabul ettiğimi göğsümü gere gere söyleyivermiştim: Dedem öldü! Kaybolmadı, yitmedi; öldü! Ne var ki dört yıl sonra şimdi, aynı gözü pekliği göstermeye cesaret edemiyorum. Sanki “kaybettim, yitirdim…” demek yerine o soğuk kelimeyi kullanırsam, burnumun sızlamasına daha fazla dayanamayacakmışım gibi geliyor. Hoş, şimdi de bu konuda çok başarılı olduğumu söyleyemeyeceğim. Bu seferlik beni affet baba; senin kayboluşunu, seni yitirişimizi öyle yiğitçe kabullenemiyorum, hâlâ.

10 günde elimizden kayıp gitmenin, seni seven herkesi şaşkınlık ve tarifsiz bir keder içinde bırakarak sessizliğe gömülmenin üzerinden tam 1 sene geçti. Bunu söylerken zamanın sahiden nasıl da göreli olduğunu fark ediyorum. Bunu anlamak için Einstein’ın uzay-zamanı büken dev gök cisimlerine, düşünce deneylerine ihtiyaç yokmuş meğer; insanın kendi gerçekliğini büken, hatta o gerçekliğin kendi içine kapanıp ışığın bile kaçmasına izin vermeyen bir kara deliğe dönmesine sebep olan, hani derler ya “insanın içine taş gibi oturan” bir şey yaşaması da kâfiymiş. Güle oynaya, “İşlerimi toparlar, akşam da dizilerimi izlerim…” diye sana özgü o çocuksu heyecanla girdiğin hastane odasından yalnızca 10 gün sonra üzerine örtülmüş bir çarşafla çıktığından beri benim gerçekliğim, böyle bir kara delik gibi: Işığın bile kaçmasına izin vermiyor. Dışarıda akıp giden zamana inat, senin gidişinin ağırlığı öylece duruyor; hâlâ… “Taktın mı takıyorsun ha!” deme baba; koskoca fizikçiler bile “Bir kara deliğin merkezinde ne olduğunu hâlâ bilmiyoruz!” derken, içimdeki kara deliğin derinlerinde neler olduğunu ben hiç bilmiyorum; herhalde hiçbir zaman tam manasıyla bilemeyeceğim. Senin yokluğunun benim için anlamını, hiçbir zaman tam manasıyla ifade edemeyeceğim galiba… Gittiğinden beri bir anılar yumağıyla sarmalanmış gibiyim; küçük küçük bir sürü anı zerreciği… En acı verenleri de, en küçük olanları: Sırtımı kaşıdığın, kahkahalarla gülerken birbirimize baktığımız, rakılarımızı tokuşturduğumuz, sinema salonlarında patlamış mısırlarımızı yediğimiz anlar. Sanırım bir ilişkinin ne kadar güzel olduğu, tam da böyle küçük şeylerde gizli. Her şey bittiğinde akılda kalan bu zerrecikler oluyor; her şeyin ne kadar sevgi dolu ve güzel olduğunu en çok bu olaylar anlatıyor. Sen hep kahkahalarla, mutlulukla, gülen gözlerle ve güzelliklerle hatırlanacaksın. Güle güle, benim güzel babacığım…

Bugün, sensiz bir hayatın başlamasının üzerinden tam bir sene geçti; sensizliğin nasıl bir şey olduğunu gördüğüm koca ve minik bir sene geride kalıyor. Hani bir bebek, ebeveynlerinden öğrenir ya dünyanın nasıl bir yer olduğunu; ben de senin yokluğunda bir bebek gibi tekrar öğreniyorum her şeyi; varlığın gibi, yokluğun da öğreticiymiş… Seninle tanıdığım dünyanın sensiz halini sindirmeye, anlamaya, tanımaya çalışıyorum. Aynı bir bebek şaşkınlığı ve ürkekliği var üzerimde; her şeyi tekrar anlamlandırmaya, çeşnilendirmeye çalışıyorum. Yokluğunda o kadar çok şeyin lezzeti değişti ki… Sensiz ilk doğum günü çok kekremsiymiş mesela; hele sana veda etmenin üzerinden bir ay bile geçmeden gelince… “Burnumun direği sızlıyor”, “Ciğerim yanıyor” derler ya; sahiden öyle oluyormuş baba; bir duygunun fiziksel acı verebildiğini öğreniyormuş insan. Sensiz izlenen Devekuşu Kabare oyunları pek de tatlı gelmiyor, güldürmüyormuş sözgelimi; ilginçtir, hafif ağlattıkları bile oluyormuş. Her fırsatta çektiğin –ve doğrusu biraz da insanı bezdirdiğin– fotoğraflara artık sensiz bakmak, hüzün denen duygunun ne olduğunu öğretiyormuş insana; fotoğrafların bir zaman sonra hüzün veren şeyler olduklarını da… Mamak Türküsü’nü sensiz dinlemek insanın yüreğini yakıyormuş; “Ne güzeldir yollarda olmak şimdi” cümlesini duymak her dem direksiyonda olduğun, maaile çıktığımız yolları hatırlatıyor boğazına bir yumru tıkıyormuş insanın… Alamet-i farikan olan gözlüklerine bakmak, kara deliğin merkezine bakmak gibiymiş; ışığın bile kaçamadığı, zifiri karanlıktaki bir ağırlığı hissedip tarif edememekmiş. Biliyor musun, sen gittikten sonra annem, son yıllarında taktığın gözlüklerin aslında numarasız olduğunu söyledi bana. Hep, “Baba, n’olur gözlüklerini çıkartma; pörtlek gözlerinle çok komik görünüyorsun. Hem, ben babamı gözlüklü görmeye alıştım; John Lennon misali, onlar senin imzan!” derdim; meğer son senelerinde, sadece benim gönlüm olsun diye, numarasız gözlük takıyormuşsun… Zarafet ne güzel şey, değil mi baba; gülümseten, iç ısıtan, hayatı yaşanır kılan bir şey, hele ki samimiyet ve sevgi ile sarmalandığı zaman… Sen, en zor zamanlarında bile hep zarafetle yaşadın; güle güle benim zarif babacığım…

Hatırlıyor musun, 1999 yılındaki yerel seçimlerde, o zamanki belediye başkan adaylarından birinin danışmanlığını yapıyordun. Hiç adetin olmadığı halde eve çok geç gelmiştin aylar boyunca; o kadar ki, bir gün çocuk aklımla canıma tak etmiş, evde kapılara astığım sorularla küçük bir anket yapmıştım. “Ailen mi daha önemli; yoksa seçimler mi?”, “Oğlunu mu daha çok seviyorsun; yoksa uğruna gecenin geç saatlerine kadar çalıştığın o belediye başkanı adayını mı?” Böyle, herhalde on-on beş soru hazırlayıp asmışımdır evin kapılarına; üşenmemiş, hepsine “Ailem”, “Oğlum” diye yanıt vermiştin. Astığım kağıtlardaki soruları, gömlek cebinden çıkarttığın kalemle sebatla cevaplaman; o yanıtları verirken dudaklarındaki müstehzi gülümseme ve gözlerinden taşan o sevgi; belki biraz “Oğlum da benim gibi muzip olacak!” gururu, bugün gibi gözümün önünde, biliyor musun? Hatırlıyor musun küçükken, sabah erken kalkmam gerektiğinde kendime güvenemez; beni uyandırman için yine evin her yerine notlar asardım. Sabahki duş ritüelini iyi bildiğimden, gözünden kaçmasın diye bir sürü yere “Baba, giderken beni uyandırmayı unutma!” diye not yazardım. Uyandırmayı hiç unutmadığın gibi, yatak odanızın, banyonun, mutfağın kapısına, en nihayetinde sokak kapısının hemen karşısındaki aynaya astığım “Baba, sabah giderken beni uyandırır mısın?” notlarının altına da tek tek yanıt yazmayı ihmal etmezdin: “Tabii ki canım oğlum”, “Uyandırırım oğlum”, “Elbette oğluşum…” Her seferinde “Baba, neden hepsine yanıt yazıyorsun?” diye sorardım sana; “E sen üşenmemiş, yazmışsın; ben de üşenmeden yanıt yazıyorum!” derdin, gülümseyerek… Öyle tatlı ve cana yakındın ki, bir babadan neden korkulur, babayla çocukları arasında neden mesafe olur, bir oğlan çocuğunun babasıyla dertleri neden bitmez; hiçbir zaman anlayamadım ben. Zihnimin elediği anılara bakıyorum da, ben hep sevgi dolu, kocaman gülümseyen, başta oğlu olmak üzere ailesiyle vakit geçirmekten çok keyif alan bir baba hatırlıyorum. Güle güle benim ailesine düşkün babacığım…

Sen gittikten sonra fotoğraflarına bakıp o kadar çok ağladım ki… hadi geçmiş zaman kullanıp seni kandırmayayım, hâlâ ağlıyorum… Ne kadar severdin fotoğraf çekmeyi; annemle beni bezdirirdin, biz de bir o kadar sevmezdik zira… Düşünüyorum da, iyi ki bizi dinlememiş ve deklanşöre basmışsın sürekli. Ne zaman bir tatilden dönsek, ilk işin o fotoğrafları bastırmak olurdu; hepsine bakar, “E ama sen hiçbirinde yoksun!” derdik. Şimdi o fotoğraflara baktıkça, hepsinin arkasında senin gözünün, sevginin olduğunu bilmek biraz olsun acımı sağaltıyor. Sanki yanımda bitiverecek, o gülen gözlerinle fotoğraflara bakacaksın gibi geliyor. Sayende bir sürü güzel an, öylece duruyor önümüzde; bir sürü kahkaha, mutluluk, rakı kadehi… Dondurulmuş, yakalanmış bir sürü hayat parçası… Şimdi düşünüyorum da, belki de o fotoğraflardan taşan mutluluk nedeniyle ben çok hayal kırıklığına uğradım hayatta, bedbinliğimin bir sebebi de o fotoğraflardı belki de… Ben hep öyle güleceğimi, annemle kurduğunuz o kocaman arkadaş çemberinin bir benzerini kendi çevremde inşa edeceğimi düşünmüşüm içten içe, yolun yarısını geçince anladım bunu beceremediğimi… İşin kötüsü, Dante’nin muştuladığı (!) yarıyı geçtikten kısa bir süre sonra çekip gittin hayatımdan; hem babasız hem arkadaşsız kaldım. Araf, biraz da böyle bir şey galiba: Kalan, gidenin anısıyla yaşıyor ve nice uğraşırsa uğraşsın, araftan önceki hayatın tadını bir daha bulamıyor. Yazdığım bir denemede, ergenliğim umamisinden bahsetmiş; her şey o umamiyle daha da yoğun bir tatla ağızda patlar, demiştim. Senin gidişinle hayatımdan; o her şeyi patlatan, bir üst seviyeye taşıyan umami eksildi baba; fotoğrafların bakıp o tadın anısını hatırlamaya, onunla yetinmeye çalışıyorum. Ben 9 yaşındaydım sanırım, bir akşam eve geldiğinde elinde bir torba vardı; tatlıcıya gitmiş, üçümüze de üzeri kaymaklı tavukgöğsü-kazandibi alıp gelmiştin. Daha sonra pek çok kez yaptın bunu; ama o ilk gelişin kalmış zihnimde… Diyorum ya, zariftin baba; çok hem de… Aileni güldürmek, ailenle tatlı tatlı zaman geçirmek hayatta en keyif aldığın şeydi. Ben seni hep tatlı hatırlayacağım; tatlı sohbetinle, tatlı gülüşünle, tatlı sevginle… Güle güle benim tatlı babacığım…

Seninle en son, hepimizi şaşkınlık içinde bırakarak çekip gidişinden on küsur yıl önce tartışmıştık. Hoş, biz hiçbir zaman çok tartışan bir baba-oğul olmadık ama üniversite yıllarımın son demlerindeki o son küslüğünü –zira ben sana küsmemiştim– dün gibi hatırlıyorum. Şimdi geriye dönüp bakıyorum, kusura bakma ama incir çekirdeğini bile doldurmayacak bir sebepten, handiyse iki aya yakın bir süre küsmüştün bana; lakin Sezar’ın hakkı Sezar’a, tartışmamızda sen haklıydın… Eve beş karış suratla geliyor, ne annemle ne de benimle zorunda kalmadıkça iletişim kurmuyordun (doğru ya, nedense annem de payını almıştı o küslükten.) Çocuk gibiydin baba; neşende de, öfkende de çocuk gibiydin… Hakkını yemeyeyim, seni çok nadir öfkeli hatırlıyorum; dalgalanıp duran iş hayatının en fırtınalı günlerinde dahi öfkeli bir baba imgesi canlanmıyor gözümde. Yine de kızgınlığının çocuksu yanını bugün baktığımda daha net görüyorum. Ben 11 yaşımdayken bir akşam eve gelmiş, bu sefer tatlı yerine bir istifa haberi getirmiştin mesela… Kendimi bildim bileli çalıştığın yerden, öylecene istifa etmiş; bunu da nedenini, niçinini ne bana ne de anneme anlatma gereği duymuştun. Öyle ya, iş ve maaş konuları senin için bir tabuydu; asla sorgulanmamalıydı. Şimdi düşünüyorum da, bu da senin çocuksu ruhunun bir tezahürüydü baba ve hayattaki her şey gibi o çocuksuluğun da iki yüzü vardı. Bir yandan çok sevgi doluydun, öte yandan bir akşam eve gelip sebebini bile açıklamadan “Ben istifa ettim!” diyecek kadar fevriydin… Hepimizin kusurları, eksiklikleri, fazlalıkları var; seninki de buydu baba. Hiç kaygılanma! Biz seni çocuksu fevriliğinle değil, sevgiyle dolu pörtlek gözlerindeki çocuksu mutlulukla hatırlıyoruz. Güle güle benim çocuk babacığım…

Neyse, lafı fazla uzattım. Sana “babacığım” diye hitap etmeme şaşırmışsındır diye tahmin ediyorum, öyle ya bir kez olsun böyle hitap etmedim sana; son olarak neden bu hitabı tercih ettiğimi anlatayım. Malum, Kafka’nın mektubuna bir gönderme bu mektup da. Sahibine hiç ulaşmayan, öte yandan bütün bir ilişkinin röntgenini çeken bir mektup onun yazdığı. Babasından hep korkan, ondan çekinen küçük Franz’ın babayla kavgası. Dikkat ettin mi, “babasıyla” bile diyemiyorum; Kafka öyle bir mesafe koymuş ki araya “Babama” bile diyememiş, Babaya Mektup koymuş başlığını. Tuttuğunu koparan, hayatı cesaretle yaşayan dev gibi bir adama “babam” demeye gönlü elvermemiş demek; öyle bir ilişkileri olamamış. Kafka’dan el alan Oğuz Atay, en azından bu mesafeyi koymadan Babama Mektup diyebilmiş; lakin yine hiçbir zaman sahibine ulaşamayacak bu mektupta da irili ufaklı bir sürü sorun, kapanmamış defter, yara var… Aslında ne kadar normal değil mi; edebiyatta baba-oğul kavgası, öfkesi çok fazla yer tutuyor. Bereketli bir toprak anlaşılan; ne var ki benim kalemim bu konuda fevkalade çorak. Seni suçladığım hiçbir şey yok mu? Var, olmaz olur mu; çok fazla soruyu yanıtsız bırakıp gittin, yine de hiçbiri seninle olan ilişkimde en ufak bir soru işareti bırakmıyor. Bana olan sevgini hiç gizlemedin; benimle vakit geçirmekten, başımı okşamaktan, sırtımı kaşımaktan, benimle rakı içmekten, aynı filmleri defalarca izlemekten büyük keyif aldın. Ben de seni çok sevdim baba, sana son sözüm de bu oldu zaten. Entübe bir halde hastane yatağındaydın; Sesim titreyerek “Baba…” dedim, başın benden yana döndü. Biliyorum, beni duymadın; sadece bir tesadüftü, olsun. Ben tesadüf olmadığına, beni son kez gördüğüne inanmak istiyorum. Kelimelerin nasıl da boğazda düğümlendiğini o gün fark etmiştim. Ağlamaktan kendimi alamıyor, boğazımdaki yumrudan bir türlü konuşamıyordum. Zar zor çıkan sesimle “Baba, n’olur gitme; bak, ben hiç hazır değilim gitmene,” demiş “çok seviyorum seni.” diye sana veda etmiştim. Yoğun bakımdan ağlayarak çıkışımı hiçbir zaman unutamayacağım babacığım. Senden yürekten istediğim hiçbir şeyi geri çevirmedin, son isteğim hariç; oysa orada da çok içtendim. Sensizliğe hiç hazır değildim, n’olur gitme diye yalvarırken seni kaybetme ihtimalinin çaresizliğini yüreğimin derinliklerinde hissetmiştim. Çok değil, iki hafta önce rakı kadehi tokuşturduğum adamın şimdi sonsuza dek beni terk etme ihtimali yüreğimi sıkıştırıyordu. Neden dinlemedin, bilmiyorum; şimdi bu acıyı, yokluğu benimseyip hayatıma devam etmem, sensiz bir hayatın kodlarını yavaş yavaş öğrenmem gerekiyor. Beni dinlemeyip gitmene öfkeliyim baba, yalan yok; ama bu öfke, Kafka’nın ya da Atay’ın kalemindeki gibi bir açmaz yaratmıyor, merak etme! Bunun altını kalın bir kalemle çizmek için, sana dair içimde hiçbir “keşke” olmadığını göstermek için, seni hep “iyi ki”lerle hatırlayacağım için, seni hep sevgi dolu bakan gülen gözlerinle, neşenle, çocuk sevincinle, zarafetinle anacağım için, aramızda hiçbir duvar olmadığını göstermek için, Kafka’nın babaya karşı duyduğu korkunun, mesafenin zerresini içimde hissetmediğimi sana da söylemek için, sana böyle hitap etmek istedim. Seni çok özleyeceğim, hep çok seveceğim, hep en şen halinle yâd edeceğim. Güle güle, benim canım babacığım…

Oğluşun, Deniz.