“Evet, büyükannem şöyle derdi: Karısı ölen bir koca için bu dirsek çarpması gibidir. Bilirsin ya Zînet, dirseğini çarptığında o ilk an dayanılmaz bir acı hissedersin, öyle keskindir ki. Ama sadece birkaç saniye sürer, ardından hiçbir şey kalmaz. Ne yara izi ne kan ne de acı…”

Banu Mushtaq ve çevirmen Deepa Bhashti

Heart Lamp (Kalp Işığı), 2025 Uluslararası Booker Ödülü’nü kazanan kitap oldu. Bu ödül, Booker Ödülü ile karıştırılmasın. 1969’dan beri verilen Booker Ödülü sadece İngilizce olarak yazılan eserlere veriliyor. Uluslararası Booker Ödülü ise 2005’ten beri yabancı bir dilde yazılıp İngilizceye çevrilen eserin yazarına ve çevirmenine veriliyor. 2005 ve 2015 arasında iki yılda bir verilen bu uluslararası edebiyat ödülü, 2016’dan beri her sene verilmeye başlanmış. Bu yıl ilk defa bir öykü kitabına verildi. Ödülün bu seneki jürisi ise bir İngiliz edebiyatçı; bir Nijeryalı siyahi şair, yönetmen, fotoğrafçı; bir Hint asıllı yayıncı; bir Koreli yazar ve çevirmen, son olarak da bir İngiliz müzisyenden oluşuyor.

1948’de doğan ve 1970’lerin sonunda edebiyat hayatına başlayan avukat, gazeteci, yazar ve aktivist Banu Mushtaq, Bandaya Sahitya edebiyat akımının temsilcilerinden birisi. Bandaya Sahitya, yani İsyan Edebiyatı, 1970 ve 1980’lerde Hindistan’da ortaya çıkan ve yayılan protest bir edebiyat akımı. Yazar altı öykü kitabı, bir roman, bir deneme ve bir şiir kitabıyla Kannada edebiyatının önemli isimlerinden biri. Heart Lamp ise Mushtaq’ın İngilizceye çevrilen ilk eseri. Bandaya Sahitya, Hindistan’daki kast sistemi nedeniyle zulme uğrayan alt tabakanın, kadınların ve hak ihlallerine uğrayan kesimlerin haklarını savunmak üzere kurulu düzene karşı isyanı ve mücadeleyi şiar edinen bir akım. Bu yönüyle bizdeki toplumcu gerçekçi akıma çok benziyor.

Kitap, güneybatı Hindistan’daki Karnataka eyaletinde yaklaşık 65 milyon kişinin konuştuğu Kannada dilinde yazılmış. Geniş bir coğrafyada konuşulan bu dilin değişik lehçeleri var. Akdeniz dilleri gibi, konuşurken sadece dili değil, elleri ve mimikleri de çok kullanan Kannada, değişik bir müzikaliteye sahip diyebilirim.

Yazar bir kadın ve kadın hakları savunucusu, dolayısıyla yazın hayatı boyunca kadın hikâyelerine odaklanmış. Ancak sadece kadınları değil, erkekleri de ustalıkla anlatıp hikâyelerine eklediğini söyleyebilirim. Öykülerdeki erkek karakterlerin çoğu zaman kötü karakterler olarak resmedilmesi ise olumsuz yöndeki eleştirilerin hedefi olabilir.

Kitabın çevirmeni Deepa Bhashti, 1983’te doğmuş, Banu Mushtaq’a göre genç bir yazar. Banu Mushtaq’ın aksine Müslüman değil ve anladığım kadarıyla biraz daha farklı bir sınıfa mensup. Kitabın sonundaki “İtaliğe Karşı” bölümünde şöyle diyor:

“Banu’nun hikâyeleriyle çalışmaya başladığımda, bu projenin sonuyla ilgili tereddüde düştüm: Benim gibi, Hindu inancından uzaklaşmış üst kasttan biri, azınlık bir sesi yabancı bir dile çeviriyordu.”

Hindular arasındaki kast sistemi birçoğumuzun malumu. Hindu kast sisteminin en altındaki Dalit sınıfının sorunları, İsyan Edebiyatı’nda yaygın olarak temsil ediliyor. Hint Müslümanlarının arasında da Hindularınki kadar güçlü olmasa da bir çeşit kast sistemi varmış. Müslümanların toplumdaki eğitim seviyesi ve buna bağlı olarak okur-yazarlık oranı, Hindulara göre düşük. Müslümanlar arasındaki nispi düşük eğitim seviyesinin nedenlerinden biri, Müslüman ebeveynlerin çocukları medrese dedikleri dinî eğitim yerlerine göndermeyi eğitim için yeterli görmeleri.

Hint Müslümanlarının günlük hayatında camiler önemli yer tutuyor. Camiler çoğunlukla bir vakıf tarafından inşa edilip yönetiliyor. Bu vakıfların mütevelli heyetine seçilen kişiler toplumun gözünde büyük itibar sahibi oluyor. Görevleri sadece caminin vakıftan gelen gelirini yönetmek değil; cami cemaatinin düğün, evlilik, cenaze gibi işlerinde yardımcı olmak ve aralarındaki anlaşmazlıkların çözümüne katkıda bulunmak da bunların başlıca görevleri arasında. Bu bilgileri, kitabı okuyacaklara yardımcı olacağı düşüncesiyle verdim.

Dil

Özelde Kannada dilinin, genelde Hint kültürünün bizim dilimizle ve kültürümüzle benzeşen yönleri var. Türkçede olduğu gibi, Kannada dilinde de “yenge, abi, abla, hocam” vs. gibi bizim de günlük dilde kullandığımız hitaplar kullanılıyor. Kendisinden büyük birisinden bahseden birisi, o kişinin adına “amca, abi, abla, yenge, teyze” gibi hitaplar ekliyor. Bu hitaplar İngilizcede kullanılmıyor.

Sadece bu hitap sözcükleri değil, bazı deyimler ve ölçü birimleri de öykülerde geçiyor. Ben ilk öyküyü okumaya başladığımda, bu terimlerin Kannada dilindeki karşılıklarının aynen, yani İngilizceye çevrilmeden aktarıldığını görünce şaşırdım. Bir elimde telefon, bir elimde kitap, bu kelimelerin anlamını tercüme uygulamalarından kontrol ederek okudum.

Çevirmen Deepa Bhashti, Kannada dilinin müzikalitesinin çoğunun İngilizceye çevrilirken kaybolduğunu, öykülerin ruhunu ve yerel kimliğini muhafaza edebilmek için kendisinin “aksanlı çeviri” dediği yöntemi kullandığını söylüyor:

“Ben buna aksanlı çeviri diyorum. Okura, başka bir kültürde geçen bir metin okuduklarını hissettirmek ama bunu egzotikleştirmeden yapmak istedim.”

Çevirmen sözlerini şöyle bitiriyor:

“İtalik yazılar yalnızca görsel olarak dikkati dağıtmakla kalmıyor, daha da önemlisi, kelimeleri başka bir dilden alınmış olduklarını ilan ederek egzotikleştiriyor. İngilizceye yabancı hale getiriyor. Ben italik kullanmayarak, okuyucunun bu kelimelere herhangi bir müdahale olmaksızın yaklaşabilmesini ve okuma akışı içinde belki de başka bir dilde bir iki yeni kelime öğrenmesini umuyorum. Dipnotlar için de aynı şey geçerli; italikler gibi onlar da bu kitapta yer almıyor.”

Katılmak mümkün değil. Benim aklımda sadece kitapta çok geçen, anne anlamına gelen ammi kelimesi kaldı. Muhtemelen onu da yakında unuturum.

Kurgu

Tahkiye genel olarak iyi; sade ve abartısız. Bazı öykülerde ana hikâyenin yanı sıra devam eden minik yan hikâyelerin de anlatıldığı, çok katmanlı bir anlatım tekniği kullanılmış. Bu küçük hikâyeler de genel olarak yine kadın odaklı anlatılardan oluşuyor.

“Hikâyenin sonunu yazabilmek için iyi dram yazmayı bilmek gerekir,” diyen usta bir yazarın sözünü hatırladım. Yazar kimi hikâyelerinde bunu başarmış, kimi hikâyelerinde ise melodrama kadar giden bir anlatımla karşılaştım.

Bazı öykülerde, bir an durup Hint kültürüne ait sosyokültürel bir olgunun didaktik bir şekilde açıklandığı bölümler var ki insana kitabın sanki yabancılar için yazıldığı hissini uyandırıyor. Yani neden Kannada dilinde bir kitap yazıp o bölgenin okurlarına, hayatlarında her gün karşılaştıkları bir olguyu açıklamak zorunda olduğunu düşünmek bana abesle iştigal gibi geldi. Belki de çeviri sırasında bazı değişiklikler yapılmıştır. Orijinal metni okuyamayacağım için emin olmam mümkün değil.

Öte yandan bizzat yaşadığım bir olay bunun pekâlâ mümkün olabileceğini düşündürdü. Yıllar önce çalıştığım yerdeki arkadaşım Hindistan’ın güneyinden İngiltere’ye göç etmiş bir Hristiyandı. Hz. Davut’tan bahsettiğimi duyunca “Sen onu nereden biliyorsun?” diyerek şaşırmıştı. Müslümanların kitabında onun adının geçtiğini ve kıssasının anlatıldığını duyunca hayret etmişti. Yani Hindistan’dan gelen birisinin oradaki pek çok Müslümandan birisiyle oturmuş konuşmuş olması gerekirdi diye düşündüm. Ancak anladığım kadarıyla toplumun farklı grupları arasındaki iletişim ve temas çok da kuvvetli değil. Yani bazı kavramları yabancıya anlatır gibi anlatmak mümkün olabilir.

Kitaptaki öykülerde ziyadesiyle İslamî referanslar var. Dilerim bu kitabı Türkçeye çevirecek kişi iyi seçilir. İslamî terminolojiye ve geleneğe hâkim bir çevirmenin seçilmesinin çok yararlı olacağı kanaatindeyim. Aksi hâlde bu kitabın Türkçe basımı, örneklerini daha önce gördüğümüz ruhsuz tercümelerden birisi olur.

Üslup

Kitabın İngilizceye çevriliş şekli, üslubu yansıtmaya hem olumlu hem de olumsuz etki ediyor. Güney Hindistan’daki toplumun günlük hayatını anlatırken orijinal terimlerin kullanılması, sosyal ilişkileri anlamaya yardım ediyor. Öte yandan okuma zorluğu yarattığı da muhakkak.

Genel olarak yazarın yaşadığı toplumu anlatırken yansıtmacı anlayışı benimsediğini söylemek yanlış olmaz. Yazar, hikâyelerindeki olayları ve kişileri gerçek olaylardan ve kişilerden seçiyormuş, bunu bir yerde okumuştum. Bir avukat ve kadın hakları aktivisti olduğu için muhakkak çok fazla kadınla ve çok çeşitli problemlerle karşılaşmıştır. Hikâyelerdeki gerçekçi anlatımın kaynağı bu gerçek kişiler ve olaylar olsa gerek.

Yazarın muhtemelen eleştiriye maruz kalacağı bir nokta da kitaptaki erkek karakterlerin çoğunlukla kötü olarak resmedilmesi. Katı bir ataerkil toplumdaki kadın sorunlarından bahseden bir yazar, kadınların sıklıkla problem yaşadığı erkekler yerine başka neyden bahsedebilirdi, bilemiyorum.

Kitaptaki öykülerin neredeyse hepsinde az ya da çok İslamî motifler var. Yazar, kadınların yaşadığı sıkıntılardan dolayı dinin kendisini değil, dini kendilerine göre yorumlayan erkekleri ve cehaleti sorumlu tutuyor. “Kara Kobralar” öyküsündeki eğitimli bir kadın karakter şunları söylüyor:

“Bak, en büyük sorun da burada. Cemaatlerimizdeki insanların çoğu ve mütevelliler heyetindekiler hukukun kurallarını kendileri bile bilmiyor. İkincisi, kanunu uygulayacak yetkileri de yok. Üçüncüsü, zaten kimse onları dinlemiyor. Ve sonra sadece kanunların işlerine gelen kısımlarını kabul ediyorlar. Böylece bu şeriatın ağırlığı, senin gibi, bu Munni gibi yoksul kadınların omuzlarına kalıyor.”

Öykülerde çok örtük bir mizahı anlatım da var. “Ateş Yağmuru” ile “Arapça Öğretmeni ve “Gobi Manchuri” öyküleri buna örnek gösterilebilir. Ancak buradaki mizah kör gözüm parmağına cinsinden değil.

Kitapta on iki öykü var. Öykülerde işlenen genel temalar ölüm, ayrılık, sınıf çatışması, aile içi mücadeleler ve elbette kadınların karşılaştığı sosyal ve ekonomik zorluklar.

Kitaptaki ilk öyküden şu güzel alıntıyı yapmadan geçemedim:

“Evet, büyükannem şöyle derdi: Karısı ölen bir koca için bu dirsek çarpması gibidir. Bilirsin ya Zînet, dirseğini çarptığında o ilk an dayanılmaz bir acı hissedersin, öyle keskindir ki. Ama sadece birkaç saniye sürer, ardından hiçbir şey kalmaz. Ne yara izi ne kan ne de acı…”

Sonsöz

Kitabın Türkçeye Kannada’dan çevrileceğini sanmıyorum. Muhtemelen İngilizceden çevrilecek ve kısa bir süre içinde Türkiye’deki kitapçı raflarında yerini alacak. Çünkü yayıncılarımız yabancı kitabı seviyor. Belki de birileri, bir yerlerde kitabı çevirmeye çoktan başlamıştır. Benim, kitabı çevireceklere ve yayımlayacaklara naçizane birkaç önerim olacak.

Birincisi, kitabı İngilizceye çeviren Deepa Bhasthi’nin aksanlı tercümesine bağlı kalmak zorunda hissetmeyin.

İkincisi, eğer aksanlı tercümeye bağlı kalacaksanız kitabı, İngilizce çevirmeni çok karşı bile olsa, dipnotlarda Kannada dilindeki kelimelerin anlamlarını verin ya da kitabın sonuna bir sözlük kısmı ekleyin. Bu, okuma zevkini artıran bir uygulama olur.

Üçüncüsü, kitabın sonunda yer alan ve çevirmenin kitabı çevirirken neyi neden yaptığını açıkladığı “İtaliğe Karşı” bölümünü başa alın. Bu bölümün sonda olması, yemeğin sonunda çorba içmek gibi olmuş.

Dördüncüsü, önceki bölümlerde de belirttiğim gibi çevirmenin İslamî terminolojiyi ve gelenekleri bilmesi, kitabın Türkçe çevirisinin kalitesine olumlu katkı yapar.

Son olarak, önemli bir kitap mı? Hayır, değil. İyi mi? Bence vasat ile vasat üstü arasında kendine yer bulur. Ancak bir ömrün bir dava uğruna harcanması açısından takdire şayan. Banu Mushtaq muhtemelen 50 yıl önce oturup “Bir hikâye yazayım, belki ileride bir gün bana uluslararası bir ödül verirler,” diyerek yazmaya başlamadı. Mücadelesinin ve çabalarının tanınması ve takdir edilmesi kimseyi rahatsız etmemeli.

Bir erkek okur olarak kitapla ilgili görüşlerimde önyargılı görünmüş olabilirim; ancak öyle bir amaçla bu yazıyı kaleme almadım. Ülkemizdeki kadın okurların kitapla ilgili düşüncelerini şimdiden merak ediyorum.

Menderes Doğan