Parşömen’in 7 yıldır sürdürdüğü soruşturmalara verilen yanıtların, edebiyat tarihimiz açısından önemli bir kaynak olacağına inanıyoruz.
Bu yıl da okurlara, yazarlara, yayın emekçilerine ve akademisyenlere yönelttik sorularımızı.
İyi kitaplar okuyacağımız bir yıl olsun 2026.

2025 yılında yayımlanan kitaplardan beğendiğiniz beş tanesini, beğenme nedenlerinizden kısaca bahsederek bizimle paylaşır mısınız?
2025, kurmaca okumaya yeterince vakit ayırabildiğim bir yıl olmadı maalesef. Okuyabildiklerim arasından seçerek yanıtlamaya çalışayım.
Ahmet Büke’nin Kırmızı Buğday’ı. Hakkında zaten epey yazıldı çizildi, okurların gözünden kaçacağını zannettiğim bir kitap değil. Her şey bir yana, edebiyata olan inancımızı tazeledi.
Bir polisiye okuru olarak sıkı takipçisi olduğum Elçin Poyrazlar’ın Gölgenin Eli kitabı. Susurluk kazasından günümüze, günümüzden Susurluk kazası dönemine dönüşlerle oldukça cesur, oldukça sürükleyici bir hikâye.
Sarı Yüz. İlginçtir bu kitabın hakkı bizim ülkede yeterince teslim edilmedi. Oysa epey güncel bir konu. Zarif, eğlenceli bir anlatım. Sosyal medya çağında üretmek ne demektir, hatta sosyal medya çağında var olmak ne demektir, filtresiz bir politik doğruculuk niteliğe ve hakikate doğrultulmuş bir silah haline de gelebilir mi… Bu soruları sordurması bakımından 2025 yılında en sevdiklerim arasına girdi. Bir kitap daha ne yapsın yani bilemiyorum. Herhalde kolay okunuyor diye veya içinde altı çizilecek aforizma yok diye pek sevilmedi.

Paçinko Bilyeleri. Benim tam “Ailemizle iletişim kurmak mümkün müdür, kursak da bir işe yarıyor mu?” gibi şeyler düşündüğüm bir döneme denk geldi ve bu bakımdan beni yakaladı.
Son olarak Misafir Odası ile tanıyıp çok sevdiğim Helen Garner’ın 2024 yılında Roza Hakmen tarafından dilimize kazandırılan Bu Yas Yuvası kitabını anmadan geçmeyeyim.
Size göre 2025 yılının önemli, dikkat çeken, üzerinde konuşmaya değer edebiyat olayları, konuları nelerdi?
Bir edebiyat olayı denebilir mi bilmiyorum ama yapay zekâ ile edebiyat üretmek veya yapay zekâya kitap çevirtmek gündemini ilgiyle takip ettim. Araştırmalar aktif okurların yapay zekâ ile üretilen edebiyatı, insanın ürettiğinden kolaylıkla ayıramayabileceğini söylüyor. Yarı yarıya gibi bir oran var hatta. Ben insanın ezeli ebedi manuel olduğunu düşünüyorum, buna inanmak istiyorum. Buna inanmak işime geliyor. Makineler edebiyatı elimizden umarım alamazlar.
Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar görüyorsunuz?
Bu soruya sayfalarca cevap yazabilirim. Edebiyatımızın sorunlarıyla dertlenmediğim tek bir günüm olmadı son zamanlarda. Günümün yarısı edebiyatımızın sorunlarını düşünerek geçiyor desem abartmış olmam.
Tabii sistemsel sorunlar ayrı, teknikle, içerikle ilgili sorunlar ayrıdır. İlki zaten herkesin malumu: kâğıt fiyatlarıyla birlikte küçülmeye giden köklü yayınevleri risk almadığı için şans verilmeyen yetenekli yeni yazarlar örneğin. Ya da networkler, elli kişilik bir ekibin birbirini övüp durması. Edebiyat kritiğinin tür olarak ölmesi, eleştirilince linç ediliyorum zanneden dokunulmaz yazarlar ve onların sadık okurları filan. Bunlar konuşuldu, konuşuluyor.
Ben bir okur olarak edebiyatımızın, özellikle de öykümüzün ve öykü yazarlarımızın içerikle, teknikle ilgili sorunlarına değinmek istiyorum. Elbette değineceğim sorunları hiç gözlemlemediğim kurmacalar da vardır, olacak. Genel itibariyle konuşacağımı peşinen söylemek isterim.
Öykümüzde gördüğüm ilk sorun, özgünlük. “Ayın mevtası” kapaklarıyla çıkan çeşitli yayınların, öykümüzün bugünkü durumuna sebep olduğunu düşünüyorum. Bu dergilerde her biri belki bir interaktif sözlük girdisi olabilecek metinler bir öykü olarak değil kendine özgü başka bir tür olarak değerlendirilseydi, öykümüzün bugününe belki yön veremezlerdi. O etki alanını bulamayabilirlerdi. Önce okurun seviyesini tayin ettiler, sonra hemen herkes aynı şeyleri yazmaya başladı. Biraz arabesk, biraz doksanlar, biraz eski mahalle nostaljisi, kalender abiler, fırlamalık, bireyin ev içinde ne olduğunu anlamadığımız bunalımları, hayatın sillesini yemiş olmalarına rağmen neşesinden kaybetmemiş ablalar, sardunyalar, saksılar, semt pazarları, anneler, teyzeler… Kabul etmek lazım ki son on yıldır filan çok az öykücümüz bu temaların dışına çıkabildi. Üslup da aynı olunca bu temaların işlendiği beş öyküyü alıp yazarların adlarını silip metinleri birbirine karıştırıp eklesek “Buradan itibaren başka biri yazmış.” demekte zorlanırız. Mesele bu kadar basit olsa iyi. Yoksulluk gibi, kadınlık gibi, kenar mahalleler gibi toplumun özellikle kendine muhalif diyen kesiminde karşılık bulabilecek konuların işlendiği her öykünün sanki ideolojik bir yanı da varmış gibi düşünen okur, kendi muhalifliğinin sağlamasını bu metinlerle yapar hale geldi. Oysa sözünü ettiğim tipte öykülerin çoğu apolitiktir.
Kurmacamızda gördüğüm ikinci sorun, çekimli fiillerdir. “Yapıyordu, ediyordu, şuydu buydu” diye diye üç yüz sayfa öykü kitabı yazılıyor. Bizim başka fiil çekimlerimiz de var. Keşke kullanılsa.
Üçüncü sorun, bizim biricik dilimiz Türkçe. Daha doğrusu Türkçesizlik. Dilimiz ifade olanakları açısından oldukça zengin bir dil. Zenginliği kalabalıklığında değil sadeliğindedir. Türkçenin süsü sadeliktir. Buna imkân tanımasıdır. Metni çarpıcı hale getirme gayesiyle dili çekiştirip durmaya, olmadık benzetmelere metaforlara başvurmaya bu kadar gerek olduğunu sanmıyorum. Türkçe, eğer anlatmaya yeteneğiniz varsa, bu kadar çırpınmaya gerek olmadan da derdinizi anlattırır. “Anlatırken tasarruflu olmak lazım” gibi ilkesel bir tutumum yok ama bu kadar kalabalık laf yazıya hizmet ediyor mu, ona da bakıyorum. Genelde fazlalık gibi duruyor. Okuduğumu anlamıyorum. Türkçe kelimelerle kurulmuş cümlelerden oluşan Türkçe yazılmış bir metni bir Türkçe öğretmeni olarak okurken hiçbir şey anlamadığım çok oldu.
Sorunlar bitmez ama ben burada bitireyim. Son olarak kurmacamızda nakliye sorunu var. Bu sorun artık yavaş yavaş aşılıyor belli ki ama özellikle öykü yazarlarımızın mekânlarını daha hızlı bir şekilde şehre taşımasında fayda görüyorum. Otuz kırk sene öncenin büyük kurmacalarının köyde, taşrada geçmesi olağandı çünkü ülke şehirleşmemişti. Öykücümüz artık bu kolaycılıktan vazgeçmeli. Artık şehirde yaşıyoruz. Parasızlığı şehirde tecrübe ediyoruz, aşk acısını şehirde yaşıyoruz, şehirde işsiz kalıyoruz, şehirde çocuk büyütüyoruz, şehirde ölüyoruz ve şehre gömülüyoruz. İmkân verilirse kurmaca yazarımız kendisini taşıdığı gibi hikâyesini de şehre taşıyacaktır, ben buna inanıyorum. Şehirde geçen öyküde de mekân olarak illa plaza seçmezlerse sevinirim çünkü plazada yaşayıp çalışmayanlarımız da çok. Öykücümüz aslında sadece kendi yaşantısına baksa veya günün yarım saati balkondan insanları izlese ne yazılacağını beş dakikada bulur.
Bir de bütün bunları yazarken daha çarpıcı olacağını varsayıp telgraf çeker gibi bol noktalı, eksiltili cümleler kullanmasalar çok daha kolay okuyacağız. Bu demonte ifadeleri anlamlı bir bütün haline getirip yazsalar, okura bırakmasalar birleştirme işini.
2026 yılı umarım yazarlarımız için, eleştirileri düşmanca bir saldırı olarak değil iyi niyetli birer ikaz olarak gördükleri bir yıl olur. Okurlarımız da 2026 yılında sadece kendi akıllarıyla düşünüp değerlendirseler, çözülmeyecek sorun kalmaz gibi. Herkese iyi yıllar diliyorum ve teşekkür ediyorum.
