Öykü, bir olayın ya da durumun hüküm sürdüğü evreni aktarırken, dilin işlevselliğiyle okuru büyüleyen bir sanat eseriyse, Şeyma Samur’un Açık Deniz isimli kitabıyla bunu tam olarak yerine getirdiğini söylemek mümkündür. Kısa zaman önce Ketebe Yayınları’ndan çıkan kitap, acemi bir yazarın ilk kitabından ziyade edebi rüştünü ispatlamış mahir bir kalemin elinden çıkmış gibidir. Popüler anlatının üstünde bir dil kullanan Samur, kendini genel okur beklentisinden bağımsızlaştırarak, ciddi okurlardan sabır ve dikkat talep etmektedir. Çağımız okurunun özelliğine pek de uygun düşmeyen bu yoğun anlatım, yazarın genel okura karşı olan cesaretini ve edebiyat bilincini öne çıkarmaktadır. Kitap, “Tını” ve “Kazı” olmak üzere iki ayrı bölüme ayrılmış toplam on üç öyküden oluşmaktadır. Kitaptaki metinler okundukça yazarın bölümlere neden bu isimleri verdiği anlaşılmaktadır. Zira dilin ritmi oldukça müzikseldir, kendine has bir TINIsı vardır. Aynı zamanda metinleri anlamak için katmanlardan oluşan öyküleri bir arkeolog gibi dikkatlice KAZImak gerekmektedir.

Kitabın tamamının bir inceleme metniyle anlatılması zannımca mümkün olmadığından bir öyküyü odak olarak alıp Şeyma Samur’un yazın dünyasına girmeye çalışacağım. Öykünün adı: Cim Karnında Nokta. Üç bölümlü yazılmış öykünün bölüm girizgâhları remil notlarından oluşmaktadır. Remil, özellikle Orta Çağda İslam dünyasında yaygınlaşmış bir fal bakma çeşididir. Öyküde üç ana karakter vardır ve her bölümde bir karakterin dünyasına gireriz. Öykünün birinci bölümünde verilen remil notunda karakterlerden Mansur’la ilgili kısa bir bilgi verilmektedir.

“Beyoğlu’nda, işlek bir köşe başında bonmarşe dükkânı açmak Mansur’un en büyük hayaliydi.” (s.27)

Bu küçük girizgâhta Mansur karakterinin geçmişinden kısaca söz eden yazar, bölümü şu cümleyle bitirerek, karakterin remil ile anlatılmış yazgısına işaret eder:

“Başına gelecekleri önceden bilseydi, adım bile atmazdı köyünden dışarı.” (s.27)

Girizgâhtan sonra Mansur’un köyünden eski bir arkadaşıyla Pera’da açtığı bonmarşeden söz eden anlatıcı, mekân olarak verilmiş Beyoğlu’nun haritasını koku ile çizer.

“Mekânların kâfurlu mumlarla aydınlandığı, tütsülerin yakıldığı, amberli kahvelerin içildiği mezat bahislerinin miskli mürekkeplerle yazılmış kitap nüshalarından açıldığı Pera muhitinde kokusuz olmak suç mahallinde tedbirsiz dolaşmak gibilerinden tuhaf bulunur hatta ayıplanırdı.” (s.28)

Kokusuz olmanın suç mahallinde tedbirsiz dolaşmak gibi olduğunu söyleyen yazar, sınıfsal tabakalaşmanın suç olduğunu ironik bir biçimde vurgular. Fransız sosyolog Pierre Bourdieu, Distinction isimli kitabında sosyal tabakalaşmadan söz ederken gündelik yemek ve giyim tercihlerinden daha ince estetik beğeni göstergelerine kadar her türlü simgesel ayrım pratiğinin temel bir içerme ve dışlama mantığını nasıl somutlaştırdığını gösterir.[1] Giyim tarzı ve yemek tercihine göre belli bir sınıfa dâhil olduğu düşünülen insanların, kokuları ile de sınıfsal düzenin neresinde olduğunu anlamak mümkündür. Samur, öyküsünde bunu şu cümle ile vurgularken duruma üstü kapalı bir eleştiri de getirmektedir:

“Bütçesi ancak bonmarşeden aldıkları taklit kokulara yeten müşterilerin arasında, Beyoğlu’nda dolaşabilmek için güzel kokmanın şart olduğunu düşünen memur takımı, yaşı gelmiş kızlarını evlendirmek isteyen tasalı anneler, iyi günlere olan bütün inancını güzel kokmaya bağlayan çengel burunlu, buruşuk yüzlü yaşlı kadınlar bulunurdu.” (s.28)

Daha sonrasında Mansur’un Sabri isimli arkadaşından söz edilir. Sabri’nin koku almak için yanına gelen Nermin isimli bir kıza âşık olması ve evlenme girişimi anlatılır. Nermin’in babası vaktinde Şişli Etfal Hastane’sinde hademelik yapmış ve hastanede bir dönem çıkan büyük bir yangından sonra işi bırakmıştır. Mansur’un da onlarla birlikte olduğu bir gece kokulu mumlar yakıp gökyüzünü izlerler. O gece Nermin’in babası Vedat Efendi mum hafızası diye bir şeyden söz eder:

“Mum hafızası der eskiler. İlk yakıldığında katı kalan bir tümseği oldu mu, hep aynı yerden yanar artık.” (s.30)

Mum hafızası, mumun eriyip tekrar donduktan sonraki davranışını adlandırmak için kullanılan bir terimdir. Mum ilk yakıldığı zaman yanma tamamlanmazsa, tünel biçiminde kendi içine doğru şekil alır. Samur’un öyküsünde kullandığı mum hafızası terimiyle asıl anlatılmak istenen kişinin yaşadığı acı bir olayın zihinsel anlamda tamamlanmaması / anlamlandırılamaması sonucunda travmaya dönüşmesidir. Zira son zamanların meşhur spiritüel söylemlerinden birinde aktarıldığı üzere zihin / hayat boşluk kabul etmez ve bu boşlukları kendi öğrendiği biçimle tamamlar. Yaşadığımız acı olaylar bir mum hafızası gibi tünel kazıyarak içimize yerleşir, boşluk bulduğu anda da tetikleyici bir unsurla meydana çıkar. Şeyma Samur, bu ortaya çıkışın tetikleyici unsurunu koku olarak verir. Keza birinci bölümde yakılan mumların kokusu, öykünün ikinci bölümünde Mansur’un travmasını tetikler.

Öykünün ikinci bölümü de tekrar bir remil yazısıyla açılır:

“İnsanların rivayetlerle yaşadığı zamanlardan bir söylentiydi bu. Mum fitili beşerin avuç izini gösterirdi. Mansur’un avucundaki yaşam çizgisiyse hep aynı yerde düğümleniyordu; kızı Leyla’nın olduğu Beyoğlu gecesinde.” (s.31)

Bu bölümde Mansur karakteri, tuhaf bir kokuya uyanır. Bu koku erimiş mum kokusudur. Evini, üstünü başını kontrol eder. Kokunun nereden geldiğini arar. Ardından dışarıya çıkar ve burnuna düğümlenmiş kokunun peşine düşer. Çocuklara, midyecilere, balıkçılara, kasaba, terziye, manava, dilencilere sorar. Kokunun kaynağını bulamaz. En son Natya isimli bir remmale gider. Natya remil atar, fakat o da Mansur’un sorusunun cevabını veremez ve şunu söyler:

“İçinde yüzen kıymıklar gün gelir etine saplanır. Sende yıllardır gezinen kıymık şimdi nerede, hangi sinir ucunda, neden acıtıyor, nereden acıyor, kendin bulacaksın.” (s.33)

Karakterin geçmişe dair yaşadığı bir şey, mum kokusuyla kendisini hatırlatmaya başlamıştır. Aynı şeyi Proust, Kayıp Zamanın İzinde adlı kitabında yapmış ve karakterinin yediği bir parça kek onu çocukluğunda yaşadığı bir anıya götürmüştür. İstemsiz hafızayı tetikleyen en önemli şeyin duyusal algılarımız olduğu bir gerçektir. Hatırlamak için zihnimizi ne kadar çalıştırırsak çalıştıralım gün yüzüne çıkaramadığımız herhangi bir anımız hiç beklemediğimiz bir anda, bir koku, bir ses bir tat ile kolaylıkla ortaya çıkabilmektedir. Aynı biçimde Orhan Pamuk da nesnelerle (sigara izmariti, elbise, vitrin, vb.) yazılarında istemsiz hafızayı harekete geçirir. Samur’un öyküsünde de gördüğümüz duyulara bağlı bu bilinç sıçraması öyküye psikolojik bir derinlik kazandırır.

Öykünün üçüncü bölümü yine bir remil yazısıyla açılır. Bu defaki remil yazısında Leyla isimli bir karakterden söz edilir. Leyla, Mansur’un kızıdır. Bu bölümde anlatılan Leyla karakteri yaşadığı bir kaza sonucu koku alma duyusu haricinde bütün duyusal yeteneklerini kaybetmiştir. Moiz adında birinin evine temizliğe giderek yaşamını sürdürmektedir. Yolunu kokuyla bulan karakter bir gün Moiz’in evine giderken havaya salınmış bir böcek ilacı kokusu dışında hiçbir kokuyu alamaz ve kaybolur. Karakter bu kaybolma esnasında tanımadığı birinin kokusunun peşine düşer. Bu kişi onu “Vetus Fumum” (Kadim Duman) isimli bir koku sergisine sürükler. Leyla bu sergide bir anda bir kokuya dönüşür. Bu metamorfoz bir soyut dönüşümdür. Fantastik bir anlatım biçimiyle verilen bu kısımda kokuya dönüşen Leyla şehirde birçok şeye koku olarak karışır. Hikâyenin sonunda Leyla’nın Mansur’a ait bir travma olduğunu düşünmek mümkündür. Yazar, bu bölümü muhtemelen bilerek belirsiz bırakarak okura düşünebileceği bir boşluk bırakmıştır. Zira hayat / zihin boşluğu kabul etmeyecektir. Samur, kolay tüketilmeye direnç gösteren bu öyküsünde uzun ve kıvrımlı cümleler kullanır. Edebiyatta duyusal anlatıların çoğunda olduğu gibi okur metni bitirdikten sonra bir koku, bir tat, bir görü gibi soyut bir hisle baş başa kalır ve kendisine ait cim karnındaki noktayı hareket ettirecek duyusal algının ne olduğunu düşünerek kapatır öyküyü.

Son kertede “Cim Karnında Nokta” yalnızca bir travma anlatısı değil; hatırlamanın, duyular aracılığıyla kendini dayatan o inatçı ve kaçınılmaz doğasının edebî bir temsili olarak okunmalıdır. Şeyma Samur, kokuyu hem anlatının taşıyıcısı hem de bilinçdışının kapısını aralayan bir anahtar olarak kullanırken, okuru edilgen bir izleyici olmaktan çıkarıp metnin ortak hafızasına eşlik ederek kendi içine dönmeye çağırır. Öykü sona erdiğinde Leyla’nın gerçekten bir karakter mi, yoksa Mansur’un tamamlanmamış acısının cisimsiz bir yansıması mı olduğu sorusu cevapsız kalır. Fakat tam da bu cevapsızlık, metnin gücünün kurulduğu yerdir. Samur, okuru netlikten mahrum bırakarak onu kendi içindeki mum hafızasıyla yüzleşmeye zorlar. Böylece “Cim Karnında Nokta” anlatılanın ötesinde, okurun kendi bilinçsiz belleğinde yankılanan bir boşluk olarak varlığını sürdürür; kapanmaz, sönmez.

Hicret Birik


[1] Bourdieu’nün Tabakalaşma Teorisi Bağlamında Üst Sınıftan Alt Sınıfa Doğru Hayat Tarzı Tahakkümü, Ahmet Zeki Ünal.