Kardeşimi bugün üzgün gördüm. Nedenini sordum, metin çevirisi ödevinden beklediğinin altında not aldığını söyledi. Ama asıl sorun not değilmiş. Birkaç hocası çeviri konusunda en umutlu olduğu öğrencinin o olduğunu söylemiş diye beklentilerini yeterince karşılayamadığını düşündüğü için üzülmüş. “İyi bir gerekçen var, dilediğin kadar üzülebilirsin,” dedim. Sonra hangi metni çevirdiğini sordum, Ferid Edgü’nün Bir Gemide eserinden iki öykü seçtiğini söyledi. Harika bir seçimdi, alnından öptüm. Ardından hangi öyküleri çevirdiğini sordum, “Bir Gemide” ile “Kaza” dedi. Beni yarı hayal kırıklığına uğrattı. “Bir Gemide” yerinde bir seçimdi ama ikinci tercihini nasıl oldu da “Kentin Üzerinde Dayanılmaz Bir Koku”dan yana kullanmadı, yadırgadım.

Kitap masada duruyordu. Sayfalarını karıştırırken kitabı aldığım günü, Edgü’yü niçin okumak istediğimi ansıdım, biraz ondan söz etmek istiyorum. O sıralar, bir süre Çağdaş Türk Edebiyatı okumaya karar vermiştim. Arada böyle şeyler yapar, birkaç ay sürecek hedef okuma listeleri hazırlardım kendime: Rus Edebiyatı, Amerikan Edebiyatı, Fransız Edebiyatı… Bazen sadece öykü okur, bir yazarın dünyasında kaybolmaya çalışırdım: Poe, Ali, Çehov… Amacım hem kitap seçimini kolaylaştırmaktı hem de dönem, yazar ya da ülkenin edebiyatını etraflıca öğrenmekti. Merakıma göre listeler yapar, sırayla okurdum.

Bu listeler içinde beni en çok eğlendiren Tanzimat Dönemi Edebiyatı’ydı. Benzersiz bir dönem olduğunu düşünüyorum. Bana sorarsanız, edebi bağlamda böylesi bir romantik dönem Fransa’da bile yaşanmadı. Tanzimatçıların romantikliği, eserlerinden çok eylemlerinde belirgindir; o çabanın, o inadın kendisinde. Şunu açıkça söyleyebilirim: Dönemin eserlerini değerli kılan şey, metinlerin edebi niteliği bir yana, yazarların o eserleri ortaya çıkarmak için gösterdikleri olağanüstü gayrettir. Bu cümleyi sadece onlar adına övgü maksadıyla kullanabilirim: Yazdıkları eserlerin öneminin her daim üstünde kalacaklar.

Çabaları sayesinde sonunda gerçekten özgün işler de çıkardılar. Bunlardan biri, en sevdiğim eserlerden Araba Sevdası. Ne zaman hatırıma gelse gülümsüyorum ve onları zihnimde Raffaello’nun Atina Okulu eserinde filozoflara yaptığına benzer bir salona yerleştiriyorum. Kafalarında fes, kimisi önünde bir daktiloyla köşesine çekilmiş, birbirleriyle yarışırcasına yazıyorlar. Hiç “şu olur, bu olmaz” yok; Allah ne verdiyse… Hikâye, oyun, şiir, tarih, roman, sözlük, ansiklopedi, makale, eleştiri… O vakitler sinema olsaydı ona da bulaşırlardı. Bir tarafta Namık Kemal, diğer tarafta Şinasi, öbür tarafta Ahmet Mithat Efendi, onun karşısında Ziya Paşa… Kimisi de ayakta duruyor, birbirleriyle ya tartışıyor ya da ötekilerine çalışmalarından söz ediyor. Muallim Naci ile Recaizade Mahmud Ekrem, Platon’la Aristoteles’in yerindeler. İlki gözüne işaret ediyor, diğeri kulağını tutuyor. Atina Okulu eseri gibi bir Tanzimat Okulu eserimiz olsaydı, fena mı oldurdu? Hiç de orijinal olmayan ama keyif veren hayaller…

İllüstrasyon: ChatGPT

Bu topraklarda eleştiri geleneğini başlatan da onlardır. Öyle ya, bir an önce aydınlanmayı Osmanlı topraklarında gerçekleştirmek gerekiyordu. Ama işte, olağanüstü politik, ekonomik ve teknik destek olmadan, yalnızca edebiyatla uğraşarak, toplumun yüzde birinin ancak okuyabileceği eserler üretmekle aydınlanma gerçekleşmiyor. Yine de, sadece Osmanlı’nın o vakte kadar süregelen renksiz edebiyatından bizi kurtardıkları için onlara ne kadar minnet duysak azdır. Yazdıkları metinlerin bazıları bugün okunduğunda, günümüz okuruna Wattpad’den çıkmış gibi gelebilir ama yazanlara bakıyorsunuz ya paşa ya efendi ya da bey. Şakası bir yana, maksatları ortaktı ve kararlıydılar: Edebiyat devrimi yapmak. Başardılar. Gerçekten tuhaf ve büyüleyici bir dönem.

Tanzimat’tan neden liste yaptığımı anlatmak için söz açtım. Dönemleri bilmeden, yazarları tanımadan rastgele bir eser seçip okumanın beni eğlendirmediğini fark etmiştim. Asıl eğlence, tarihsel koşulları kavrayarak okumaktı. Çağdaş Türk Edebiyatı’na yönelik liste hazırlarken de böyle düşünmüştüm. O dönemin yazar ya da akımlarından da haberim yoktu; herkes gibi okuya okuya öğreniyordum, yanı sıra eğleniyordum. Bakıyorsunuz bir zamanlar saray çevresine, aydınlara kafayı takmışlar; bir zamanlarsa kafayı köylüye, eşkıyaya, işçiye takmışlar, onları kim daha gerçekçi ve yerinde anlatacak yarışına girmişler. Yerinde durdukları da yok, akım üstüne akım çıkarıyorlar, kitleleri peşlerinden sürükleyip Avrupa’nın beş asırda yaşadığı entelektüel macerayı yarım asra sığdırmaya çalışıyorlar. Sinemada da çok iyiydik de keşke diyorum bazen, benzer macera felsefede de yaşansaydı. Filozofumuz var mı diye soruyorlardı geçen yıl. Felsefenin edebiyatınkine benzer maceraları olmadı ki hiç, içinden dağ delen maceracılar çıksın.

Çağdaş edebiyatçılara geri dönelim. Hazırladığım listede Edgü’nün sırası öndeydi. Hakkari’de Bir Mevsim’i yazmıştım listeye. Okumam gereken o kadar çok yazar vardı ki, her yazardan ancak bir eser yazabiliyordum. Bazılarını hatırlıyorum: Necati Cumali’den Zeliş, Bilge Karasu’dan Göçmüş Kediler Bahçesi, Yakup Kadri’den Yaban, Yaşar Kemal’den Demirciler Çarşısı Cinayeti, Orhan Kemal’den Bereketli Topraklar Üzerinde, Fakir Baykurt’tan Yılanların Öcü, Tanpınar’dan Huzur. Bunlar okuyabildiklerim. Okuyamadıklarım da var; örneğin, Hakkari’de Bir Mevsim… Sıra ona geldiğinde kitapçıda eseri bulamamıştım. Rafta yazarın başka eserleri duruyordu. Okunmak için en heyecanlı görünen Bir Gemide eseriydi. “Demek ki önce seni okumam gerekiyor,” dedim, onu aldım. Sonrasında Edgü’nün diğer öykülerini de okudum. Ama ne niyetlenmemin üzerinden geçen beş yıl ne de diğer kitaplar, beni Hakkari’de Bir Mevsim’e götüremedi.

Edgü’nün vefat haberini aldığımda, ilk düşündüğüm şey bu oldu: Hakkari’de Bir Mevsim’i hâlâ okumadım. Kötü hissettim. Yaşadığından haberdar olmadığınız bir yazarın ölüm haberini almak, sevdiğini sandığınız biri hakkında sizi fena yakalıyor. Sonrasında okudum mu peki? Hayır. Aradan bir sene geçti, yine de okumadım. Sanırım, hep okunması istenen ancak hiç okunmayan kitaplar arasında kalacak benim için. Öyle işte…

Edgü’nün en sevdiğim öyküsü “Koku”dur. En sevdiğimiz yazarlarda olsun, hep bir en’imiz vardır. Birkaç örnek vereyim. Evet, örnek vermeye bayılıyorum, çünkü bu sayede, en azından, hafızamın bir işe yaradığını hissediyorum. Örneğin, Poe’nun öykülerini severim ama en çok “Gammaz Yürek” öyküsünü. Osman Saba’yı da severim ama “Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi”nin yeri ayrıdır. Tanpınar’ın “Geçmiş Zaman Elbiseleri”ni romanlarından daha çok severim. Sabahattin Ali’nin okumadığım tek öyküsü kalmadı ama en sevdiğim öyküsü daima “Hasan Boğuldu” olacak.

Ulan Hasan… Zorlasaydın kendini az daha, çıkarsaydın kırk okkalık tuz çuvallarını obaya, kavuşsaydın muhteşem kadınına ne olurdu sanki? Az daha sıksaydın kendini, bıraksaydın da yansaydı avuçlarının içi, yüreğinin sönmesindense ne olurdu sanki? Ben de çıkaramadım Hasan. Yüz karası Hasan. Taşıyamadım tuz çuvallarını ve şimdi boğuluyorum. Muhteşem kadınsa yürüdü gitti, obasına vardı.

“Koku”yu o kadar sevmiştim ki ilk kez bir öykü üzerine yazmak istedim. Ama yazamadım. Canım sıkıldı. Bari sosyal medyada kısa bir paylaşım yapayım dedim, bir şeyler yazdım. Öyküyü bunca sevmem nedensiz değil. Rahatsız olduğum kokudan bahseden biri olduğu için yalnız olmadığımı hissettim. Anlatıcı gibi ben de sokak sokak, “Nereden geliyor bu pis, aşağılık koku?” deyip çok gezdim İstanbul yokuşlarında. İstanbul’la kalsa yine iyi olurdu. Koku tüm kentlere yayıldı, durmaksızın yükseliyor, yükseliyor yokuşlar. Şimdi ne çıkması mümkün ne de inmesi, arada kaldık biçare. Keşke Edgü’yle tanışsaydım da ona söyleseydim. “Haber bana kadar ulaştı,” deseydim. “Anlatıcının içi rahat olsun, yalnız hissetmesin kendini. Şimdi bana adresini verin, ona bir mektup yazayım. Ben de uyarayım insan kardeşimi.”

Üstelik, Edgü 88 yaşında vefat etti. Son yılını beni bekleyerek geçirmiş gibi hissediyorum. Baktı ki benim gittiğim yok, o da dedi ki, “yahu bu herifin geleceği yok,” çekip gitti öylece. Azıcık daha bekleyemez miydin? Dönüp duruyor zihnimin içinde. Çok değil, birkaç ay daha bekleyemez miydin? İnsanın sevdiklerinden, en çok da zaman istemeye hakkı yok. Onun bende bıraktığına benzer bir etki bırakan başka biri var mı düşündüm. Hatırıma kimse gelmedi. Olsa ne fark ederdi ki? Ne yapar eder, ona da geç kalırdım. İyi ki de yokmuş.

Evet, bir mektup yazmak. Şimdi de yazabilirim, öyle değil mi? Kimisi yazıyor. Geçenlerde Kestevur’un Oğuz Atay’a yazdığı mektubu[1] okudum. Okurken aklımdan geçiverdi, “Eğer böyle bir şey yazsaydın o hangi yazara olurdu?” diye. Aklımdan ilk geçen Edgü’ydü. Peki yazar mıyım? Sanmıyorum. Bir insan niçin böyle şeyler yazar ki? Hah, ille yazacaksam, belki, “Koku”nun anlatıcısına yazabilirim. Aslında düşünmedim sayılmaz, ama mektup değil de bir karşı-öykü yazmayı düşünmüştüm. Onu da yazamadım. Ama nasıl yazmayı düşündüğümü ansıyorum biraz.

Anlatıcı yine birinci tekil olacaktı. Bu kez bir kadın, işiyse kuaförlük. Dükkâna sevdiği birkaç gazeteyle gitmeyi alışkanlık edinmiş. Gazeteleri gündemden hem haberdar olmak için hem de onları müşteriye paylaşıp sohbet açabilsin diye okuyor. Kahve olmazsa olmazı. Sohbeti zanaatından daha tatlı olan anlatıcımız, gazetenin sayfalarını karıştırırken, “Koku” öyküsünün anlatıcısının yazdığı habere denk geliyor: Kentin Üzerinde Dayanılmaz Bir Koku Var! Yazıyı dikkatle okuyor ve o da ne, kokuyu kendisi de almaya başlıyor. Önce içtiği kahveden alıyor kokuyu. Öyle kötü kokuyor ki içtiğini oracıkta geri bırakıyor, gazetenin üstüne püskürüyor. İlk başta ciddiye almıyor, gülüp geçiyor ama bakıyor ki kokunun şiddeti devamlı artıyor, dayanamıyor artık, bir zihin bulanıklığı içinde, diğer anlatıcının yaptığı gibi kokuyu takip etmeye başlıyor. Buraya kadarki serim bölümüydü. Hikâye nasıl devam edecek ve sonu nasıl bitecekti açıkça ansımıyorum. Bu bir fikir olarak kaldı. Ne zaman yazmaya kalksam, koku burnuma yeniden geliyordu, yazmaktan vazgeçiyordum. Şimdi de burnumun direğini kırıp duruyor kahrolası.

Öyküde beni etkileyenin ne olduğunu söylesem de yazarında beni etkileyenin ne olduğunu söylemedim. Düşünüyorum… Elimizdeki, anlatılmak istenen her şeyin yazılmadığı bir öykü. Yazar okurunu aptal yerine koymuyor. Başlığında Kent öznesi yer almasaydı, okur, anlatıcının peşine düştüğü kokunun kaynağı hakkında istediğini düşünebilir, onun bir aşk hikayesi olduğunu da sanabilirdi. Yazar başlığı atmadan önce bunları düşünmüş olmalı. Demek ki okurunu bilge yerine de koymuyor. Yine de, “Kent” öznesi hikâyenin sadece yeri hakkında bize bilgi vermiyor; yerin anlatıcıda nasıl bir zihinsel değişime uğradığı, yerin anlatıcıda hangi duyguları uyandırdığı hakkında da bir bilgi veriyor ve bu süreç öykünün sonunda, bir kentlinin “kentin sorunu” karşısındaki tedirginliğini anlatan harika bir hicve dönüşüyor. O halde yazar, okurunu sadece, okur yerine koyuyor.

Demek ki, asıl anlatıcı Kent’tir fakat onun dili yok ki bize derdini anlatsın. Bir kenti okumak… Anlatılanla anlatılmak istenen arasında örtük veya açık bir aşama olmalı ki, “Nerede bu eserin sanatı?” sorusuna ilgili aşamanın edebi sıçrayışına dayanarak bir cevap verebileyim. Öteki türlü, yazar makale yazsın, öyküyle ne işi var? Tamam, buldum! Ben Edgü’den öykü sanatı hakkında bir şeyler öğrendim diye etkilendim. Fakat uyarayım, öyküde anlatılan başka şeyler de olabilir, ben onu anlamamış da olabilirim. Neden olmasın? Belki de düşündüğümün aksine o bir aşk öyküsüdür. (Öyküyü derli toplu özetlemek isterdim ama Övün’ü çıldırtmak istemem).[2] Okur onu ancak okursa değerlendirmemin geçerliğini sınayabilir.

Yazıyı Edgü’nün küçürek bir öyküsüyle bitireyim.

Düşüş[3]

Kent düşecek, dedi kadın.

Kent düşmek üzere, dedi erkek.

Kent düşüyor, dedi, -bir başka- kadın.

Ağzından yel alsın, dedi, -bir başka- erkek.

Ağzımdan yel alamadı, dedi -aynı- kadın.

Kent çoktan düştü bile.

Nerden çıkarıyorsun, şom ağızlı, dedi -aynı- erkek.

Senin burda olmandan. Bir de kulağıma gelen uğultulardan, dedi kadın.

Hasan Orhan


[1] Nilay Kestevur, Tutunamayandan Tutunamayanlar’ın Yazarı Oğuz Atay’a Mektup, D’oku Sanat ve Edebiyat Dergisi 1. Sayı.

[2] Mesut Barış Övün, Öykünün Özetlenemezliği Üzerine, Parşömen.

[3] Ferid Edgü, Leş (Toplu Öyküleri), Sel Yayınları, s.27.