Dördüncü Gün: Belmonte – El Toboso
“Âşık ile Maşuk”
Kim demiş aşk sadece var olan bir insana duyulur diye. Pekâlâ olmayan insana da duyulur. Bunun örneği hayalindeki Dulcinea’ya olan aşkıyla sadece dedem değil ki! Metin Erksan’ın Sevmek Zamanı filmini bilirsiniz. Oradaki Halil, resme aşık değil miydi? Tıpkı dedem gibi sevgisi varlıkla değil hayalle kuruluydu. Ve eğer dedeme deli deniyorsa filmdeki Halil’e zır deli mi diyeceksiniz? Resmin öznesi olan kadın, Halil’e bu aşk için yalvarıyordu ama Halil, hayallerinin yıkımı pahasına gerçeği yaşamaya razı değildi. Şüphesiz Metin Erksan da dedemin torunlarından biri.
Belmonte’den El Toboso’ya gitmek çok kolay. Yirmi dakikalık bir araba yolculuğuyla bu büyülü köye vardım. Konaklamak için iki üç güzel han var. Bu kelimeyi özellikle seçtim çünkü köy dedemin zamanından bu yana değişmeden kalmış tek tük yerlerden. Gerçekten de eski hanlar otantik yapısını korumuş. Casa de La Torre ve benim kaldığım El Quijote bunlardan ikisi.
El Toboso, kitapta da Dulcinea’nın ismiyle özdeşleştiği üzere dedemin sevdiceğinin köyü. Bu kasaba romanda tam 165 kez anılmış. Ziyarete başlanacak ilk yer elbette sevgili büyükannemin evi. 16. yüzyıldan kalma bu yapı kasabanın girişinde ve ziyaret ücretsiz. Geleneksel Manchego mimarisi korunarak restore edilmiş. Şimdi de müze olarak kullanılıyor. İçi dönemin yaşam tarzını yansıtan eşyalarla donatılmış. Arkada, kocaman bir çınar ağacının gölgesinde dinlenebileceğiniz keyifli bir bahçesi var. Evin içindeki eşyalar ve avlulu plan, Anadolu’daki geleneksel evlerle şaşırtıcı derecede benzerlikler gösteriyor. Ahşap sandıklar, dokuma kilimler, bakır kap kacaklar, taş fırın, mutfaktaki duvara dizili raf üstü kap kacak sistemi, evdeki dokuma tezgahı… Bütün bu eşyalar akrabalığımızın kanıtı olarak bu yazıyla kayda geçti.

Buradan çıkar çıkmaz, köy meydanınından geçip (sevgili dedem ve büyükannemin heykelleri yanında poz vermeyi ihmal etmeden) İstanbul’dan beri görmeyi merakla beklediğim Museo Cervanti’nin kapısında aldım soluğu. Romanın farklı dillerdeki baskıları, imzalı kopyaları, kitap kapakları ve çizimleriyle dolu, edebi açıdan muhteşem bir müze burası. Müzeyi gezerken dedemin 400 sene boyunca insanları kuşaktan kuşağa nasıl etkilediğine iyice şahit oldum.

Buralardan ayrılmadan önce –ki bu bahsi seyahatimin sonunda size anlatacağım– Burleta, Infanto ve Sardinero da bana aynı soruyu sordu: “Bizim çılgın Don Kişot, delilerin delisi, dünyanın zır delisi nasıl oldu da yüz yıllardır unutulmadı, bu mucizenin sebebi nedir?” Ben de dilim döndüğünce, okuduklarımdan öğrendiğimce onlara bildiklerimi anlattım.
Ama şimdi terimizi soğutmadan Alcazar De San Juan’a gidelim.
Cervantes’in doğum yeri olarak Alcala de Henares kabul edilse de Alcazar halkı, asıl doğduğu yer burası diyor. Varsın desinler. Ben nasıl toruyum diyorsam onlar da istediklerini desin. Arabayla dokuz kilometre civarı bir yolculuktan sonra kasabaya vardım. Belmonte ve El Toboso’ya göre biraz daha büyük bir kasaba. Burada da yel değirmenleri var. Kasabada her sene Kasım ayında Qervantino Şarap ve Doğum Festivali düzenleniyor. Cervantes’in bu kasabada vaftiz edildiğini öne sürüp kasabanın merkezinde yer alan Santa Maria la Mayor kilisesinde bunu kutluyorlar. Bütün bölgenin olduğu gibi buranın da yerel lezzetlerinin başında manchego peyniri geliyor. Kızarmış ekmekler eşliğinde zeytinyağı ile minik bir tapas olarak deneyebilirsiniz. Hem de dedem ve biricik yaverinin bronz heykellerine karşı oturup onları da anarak…

Yel değirmenleri kasabaya 2-3 km mesafede bir tepede. Buradaki dört değirmen de diğerleri gibi 16. yüzyıldan kalma. Birinin ismi Fierabras. Anlattığına göre, o dönemler La Mancha bölgesindeki su değirmenlerinin yetersizliği rüzgar gücüyle çalışan yel değirmenlerini popüler hale getirmiş. Şimdi dört kişi kaldığımıza bakma dedi, eskiden bu tepede on dört kişiydik biz.
Eski anılara daha fazla dalmadan El Toboso’ya geri dönmek istedim. Çünkü akşam köyün kilisesinde bir konser vardı ve köyde görmek istediğim bir müze daha. İsmi: Museo del Humar Grafico.[1]
Köye yeniden vardığımda meydan panayır alanına dönmüştü. Çocukların oynayacağı langırt, beş taş, seksek için oyun alanları kurulmuş, minik bir atlı karınca, üç beş çocuğun bineceği, kas gücüyle sallanan gondol, şekerlemeciler, pamuk helvacılar, büyükler için sosis-bira, üstelik giydikleri kostümler ve boyadıkları yüzleriyle adeta herkes 16. yüzyıldan kalmaydı.

Konsere kadar ben de bu cümbüşün içine daldım. Kasabanın sokaklarında, romanın ikinci cildinin dokuzuncu bölümünden alıntılarla oluşturulmuş bir de rota var: Edebiyat Rotası. “Con la ıglesia hemos dado Sancho!”[2], “Habla con Respeto Sancho”[3] gibi kitapta geçen cümleler ve söylendiği yerler işaretlenmiş. Sonradan öğrendim ki orada bulunduğum hafta, Nisan ayında kutlanan Cervantes şenliklerine denk düşmüşüm. Bu da dedemin bana sürpriz hediyesi oldu bence.
Kaldığım hanın “comedor” denen yemek kısmında, duvara dizi dizi domuz butları sıralanmıştı. Koskoca La Mancha’da domuz tuzlamada en maharetli kadın ünvanı, büyükanneme boşuna verilmemiş. Günümüzde hâlen Dulcinea’nın köyünde domuz butları tuzlanıp kurutularak ince dilimler halinde kızarmış ekmeklerin üzerine konarak yeniyor.
El Toboso bu seyahatin en önemli duraklardan biri. Neden mi? Dedem bu yolculuğa çıkarken yüce amaçlarını gerçekleştirecek itici gücü aşkta bulmuştu. Aşkı olmayan bir gezgin şövalyenin meşruiyeti yoktur, derdi. Ne mutlu büyükanneme ki böylesi derin bir tutkuyla sevilmeye mazhar oldu.

Beşinci Gün: El Toboso – Almagro
Yavaş yavaş seyahatimin sonuna yaklaşıyordum.
Beşinci geceyi geçireceğim kasaba Almagro, La Mancha’nın kültür merkezlerinden biri olarak diğerleri kadar eski bir yerleşimdi. Kasabanın tam meydanında yer alan “Corral de Comedias” orijinal yapısını koruyarak bugüne ulaşmayı başarmış, Avrupa’nın tek klasik açık hava tiyatrosu olarak ihtişamını koruyor.
1628 yılında burası han olarak inşaa edilmiş. Sonradan tiyatroya dönüştürülmüş. Cervantes’in çağdaşlarından, Lope de Vega gibi oyun yazarlarının eserleri de burada sahnelenmiş.
Temmuz ayında gerçekleşen tiyatro festivaline de ev sahipliği yapan Almagro’nun[4] yüz yıllara meydan okuyan Corral de Comedias’ı, Plaza Mayor’da bulunuyor ve akşamları Don Kişot temalı oyunlar sergileniyor. 25 euro gibi bir ücretle bu oyunları izlemek mümkün.

Bu tiyatronun bir benzeri Londra’da Thames nehri kıyısındaki Shakespeare Globe Theatre. Her ikisinin de yapım tarihleri birbirlerine çok yakın. Biri 1599, diğeri 1600’lerin başında inşa edilmiş. Bu yüzden her ikisi de rönesans döneminin tiyatro mimarisini temsil eden özelliklere sahip. Açık alanda, doğal ışıkta, seyirci ve oyuncu arasındaki sınırın silikleştiği ve seyircinin sahneyi üç taraftan kuşattığı bir tiyatro düzeninde oyunlar sahneleniyor. İzleyici bu konumuyla sadece izleyen değil neredeyse oyunun içinden bir parça gibi. Londra’daki tiyatro, muhtelif yangınlar ve yıkımlar geçirdiği için 1997 yılında aslına sadık kalınarak yeniden inşaa edilmiş. Comedias ise 1950’lerde tesadüfen keşfedilerek onarılmış ve o günden bu yana hiç yıkılmamış.
Kitapta çok sık geçen, salamura patlıcan turşusunu denemek Almagro’da mümkün oldu. Patlıcan, İspanyolcada “Berenjena” olarak söyleniyor. Kitabın birinci cildinde geçen: “La Mancha’lı Don Quijote’nin Hikâyesi, yazarı: Arap tarihçi Seyyid Hâmid Badincani”[5] bu yüzden komik bir isim. Çünkü burada geçen, badicani kelimesi, patlıcan rengi anlamına geliyor.
Almagro şehrinin adı kırmızı kil anlamına gelen Al-Magro kelimesinden türetilmiş. Burası aynı zamanda, La Mancha’ya 18. yüzyılda başkentlik yapmış bir şehir. Geleneksel dantel işlerini sergileyip sattıkları küçük dükkanlara her köşe başında rastlamak mümkün. Bu danteller El Toboso’da Dulcinea’nın müze evinde, sedirlerin kenarını ve pano olarak duvarları süslüyor.

Almagro bu seyahatteki son duraktı. Bir romanın izini sürmek için başlayan yolculuk, günler ilerledikçe, içine beni de katarak romanın kendisine dönüşmüştü. Yol boyunca bana eşlik eden değirmenlerle vedalaşmak üzere başlangıç noktasına geri döndüm.
Burleta, Infanto, Sardinero, Sancho, Bolero, Cardeno, Clavileno…
Onların da benden öğrenmek istedikleri şeyler vardı. Nasıl oluyor da Cervantes’in bu romanı La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote yani dedem, yüz yıllardır bıkmadan okunmaya devam etmişti. Resmi kaynaklara göre 145 dile çevrilmişti. Bu onu İncil, Küçük Prens gibi kitaplarla birlikte dünyada en çok dile çevrilenler kitaplar arasına yerleştiriyordu. Sırf 17. ve 18. yüzyıllarda yabancı çevirileriyle birlikte 690 baskı yapmıştı.[6] Kurgu olarak en çok baskısı olan kitaplar arasında, tahmini 500 milyon kopyayla birinci sıradaydı. Unesco’nun translation index veri tabanında en çok çevirilen kurgu eserlerden biri olarak listelenen kitap, nasıl olmuş da herkesi bu kadar etkileyebilmişti. Onda bulduğumuz şey neydi?
Bunları öğrenebilmek için sessizce beklediler. Güzel bir soruydu ama cevabını bildiğimi söyleyemem. Yine de okuduklarımdan öğrendiklerim ve dedemle kurduğum o içsel bağ sayesinde, anlatmaya çalıştım. Çünkü bazen insan, anlatırken düşünür; düşündükçe de anlamaya yaklaşır.
Öznur Unat
Tefrikanın 4. bölümünü okumak için tıklayın.
[1] Museo de Humor Grafico, Don Kişot temalı karikatürlerin sergilendiği mizah müzesidir.
[2] “Kiliseye tosladık Sancho.” (Don Kişot, El Toboso’da Dulcinea’nın sarayını ararken kiliseyle karşılaştığında söylediği cümle.)
[3] “Saygılı konuş Sancho.”
[4] 3-27 Temmuz tarihleri arasında düzenlenen Almagro Uluslararası Tiyatro Festivali.
[5] Cilt 1, 9. Bölüm, s.93.
[6] Beş yıldır, sosyal ve beşeri bilimler üzerine akademik yayınlar yapan dergi olup ilgili sayılar bu dergide yayınlanan Laura Santana Burgos tarafından yazılmış bir makaleden alınmıştır. Link.
