Mahmut Aksoy’un yeni kitabı “Tabuta Ojeyle Yazılan Dualar” Ocak 2025’te yayımlandı. Bu vesileyle hem geçmişe hem geleceğe dönük bazı sorular yönelttim Aksoy’a.
Mirza Şahin

Tabuta Ojeyle Yazılan Dualar bir dua kitabı. Gazellertesi’nde muhatabın insanken bu kitapta seslendiğin “şey” Tanrı. İnsandan vazgeçtiğin söylenebilir mi, ne dersin?
İnsandan vazgeçtiğim söylenebilir ama bu insanlıktan vazgeçtiğim anlamı taşısın istemem. İnsanı başka, insanlığı başka kavramak gerektiği konusunda ayrıma özendiğim zaman diliminde yazıldı Tabuta Ojeyle Yazılan Dualar adlı kitabımdaki kısa şiirler. “Hayatıma değen insan ya da insanlar özerk deneyimlerimin toplamı ama ya insanlığa dair deneyimim?” diye sorar oldum kendime. Bu sorunun birçok yanıtı peyda oldu elbette bende. Gözlemime göre Tanrı olgusu tüm bu yanıtların üstünde oluşmuş tabaka olarak gözüktü. Bu sefer “Öyleyse başa dönmem gerekir.” dedim kendi kendime. Böylece insana meyilli şiirlerin toplandığı Gazellertesi adlı şiir kitabımdan Tanrı’ya meyilli şiirlerin yan yana geldiği Tabuta Ojeyle Yazılan Dualar adlı şiir kitabıma varan bir süreç yaşadım. Biliyorsun, bu süreç içinde biri anlatı (Sessizliğe İsim Verme Masrafları), biri roman (Ölü Makyajı) olmak üzere iki kitabım yayımlandı.
Şunu da eklemek isterim, bu kitabımın şimdi basılması hakkında hiç düşünmemiştim, aksine hâlâ yazmakta olduğum romanı bitirip basılması hakkında düşünüyordum, ta ki Nilgün Emre benden bir şiir dosyası isteyene dek. Bir anda Orlando Art yayınevinin kendine özgü yayıncılığının efsununa kapıldım ve Tabuta Ojeyle Yazılan Dualar adlı şiir kitabımı benden şiir dosyası isteyen Nilgün Emre’ye verdim.

Kitapta on üç dua yer alıyor. İçinde bulunduğumuz yüzyıldan başlayarak 33. yüzyıla kadar yüzyıl başına bir dua. Geçmişin izine rastlanmıyor, yüzün hep geleceğe dönük. Bu dualar yarınlara dair tahminler mi, temenniler mi?
İkisi de diyebiliriz. Kitaptaki temenni odaklı olan tek şey kendi adıma yoğunlaştığım alanlara dair. Tahminlerim ise hepimize odaklı.
Duaların tümü sorgulamaya değer metinler. Düşünce, yalın bir dille harmanlanmış. Şiir ve dua. Ben bu noktada şiir ve şiirsel ayrımına başvuracağım. Bu metinlerin şiir olduğu söylemine pek çok önermeyle itiraz etmek mümkün. Duaların sana göre şiir mi, şiirsel mi? Metinlerin dayanak noktasını merak ediyorum.
Asıl amacım –şiirleri yazarken değil de– şiirleri bir kitap oylumuna hazırladığım sırada sorgulama yetisine kendimi ittirdiğimle ilgili olduğuna kani oldum. Zaten şiirleri okuyacak olanlar bunu görecekler. Şimdi evet, hepimiz sorgulayalım istiyorum, devam etsin sorgulama hem bende hem okurda.
Duaların şiir mi, şiirsel mi olduğu konusuna gelince… Format olarak şiir, izlekleri bakımından şiirsel metinler diyebiliriz. Aynı zamanda salt dua da denilebilir.
Metinlerin dayanak noktası için şöyle diyebilirim: “Karanlığa çok bakarsam, gözükmesi imkânsız olan her şeyi çizmeye mecbur kalırım. Böylece karanlığı, yani mistik düşüncelerimize yapışmış olan karanlığı bir şeyi göstermesi için ortadan kaldırmak yerine, onun varlığına karşın, onunla, onun içinde kendimize gösterebiliriz aradığımız şeyleri.”
21. Yüzyıl Duası: “Tanrım, / saçmalamayı / bırakırsak / konuşmaya / devam / edebilir / miyiz?” Bu duadan yola çıkarak Türk şiirinin sabuklamaya itildiğini söylemek yerinde midir?
Siyaset, kültür, sanat ve ekonominin daima sarsıntılı olduğu bir ülkede saçma şiire kayma olmayacak da neye olacak? (Saçma şiiri olumsuz ya da olumlu anlamda söylemiyorum, salt kendi anlamında söylüyorum.) Bak yazılan şiirlere, saçmayı kenara bırakıp yazılan şiir nerede yok denecek kadar azaldı. Zaten lazım olan saçmayı bulmak. Ama ülkemizde –bana kalırsa– sorun şu, şairler ıstırabın katlanılamaz hâlinden sonraki evre olan saçma kavramının şiirlerinde ve toplumsal sarsıntıdaki yerine pek bakmıyorlar, oysa saçma kavramından sıçrayıp alternatif yaratma ehemmiyetine özen gösterilebilir. Türk şiiri başta dediğim gibi kültürel ve siyasal sarsıntılar yüzünden hep zorlanmak durumunda bırakıldı, şairler bu bitmeyen sarsıntılar yüzünden bugün hâlâ saçma şiire özen gösteriyor. Böyle olması ya da olmaması bir yana, gerçek bu: Türkiye’de rayında giden pek az şey var.
Böyle yazıyor kitapta: “Bilgisini edindiğin şeylerden zevk almamak. Bir çalı, bir vajina estetiği ya da sabahın erken saatleri.” Birey için ruh bilimsel bir okuma yapabiliriz fakat önce toplumun sermayeyle ilişkisini deşmemiz gerekir. Günümüzde insan kitabında yazdığın gibi çalıda kuru kalmayı öğrenebilir mi, bunun için hangi ön koşullar kabul edilmeli?
Dediğin gibi, değindiğin yer daha çok ruh ile ilgili. Çalıda kuru kalmaktan kastım sermaye ya da endüstriyel bakımdan değil, ruhsal bakımdan. Eğer çalıda kuru kalmaya bu taraftan bakıyor ve böylesinin hangi koşullara bağlı olabileceğini soruyorsan şöyle diyebilirim: Yetinmeli, varlığının ilişkileneceği her şeyle yetinme.
“Daha yavuz bir belge var mıdır ha / Gerçeği ararken parçalanmayı göze almış yüzlerden?” Sen gerçeği ararken yahut Tanrı’dan dilerken şu üç isim nerede duruyor: Neeli Cherkovski, Ali Asker Barut, Erol Özyiğit. Bugün gerçeği ararken parçalanmayı göze almak mı esastır, gerçeği parçalamak mı?
Lise yıllarımda Charles Bukowski’yi okurdum harıl harıl. Liseden mezun olduktan sonra ailem beni İzmir’e ağabeyimin yanına, üniversiteye hazırlanmam için göndermişti. O yıl, yani 2014’te, Neeli Cherkovski ile tanıştım internet üzerinden. Hislerimle çok büyük bir bağ kurmuştum Bukowski ile demek, buna bağlıyorum arkadaşı Cherkovski ile tanışıklığımızı. Çok e-posta kaldı o yıllardan bugüne kadar Neeli ile aramızda. Çeviri ve daha bir sürü şey hakkında konuşurduk. Uzatmayayım, yazın hayatımda Cherkovski sayesinde bağ kurduğumuz her şey bizden ne kadar uzak olsa da –çünkü o da Bukowski de Amerika’da idi– yaşadığımız gerçekleri çok beslediğine kani oldum.
Erol Özyiğit ve Ali Asker Barut hakkında net, kısa söylemek isterim çünkü ikisi de –bana göre– gerçeğin bükülebilir olan edebiyat alanında bükülemeyecek değerleri arıyorlar benim gibi, diğer bir deyişle, ısrarla gerçeği savunmak.
Bugün gerçeği ararken parçalanmayı göze almak mı esastır, gerçeği parçalamak mı? Gerçeği ararken parçalanmayı göze almak daha esastır, cesaret isteyen de bir durum bu. Gerçeklere rağmen birbiriyle dost, eş kalan çok nadir insan vardır, oysa iyi bir bağ bence birbirinden gerçeği istemeye bağlıdır. Gerçeği parçalamak mümkün değil: Birinin ölmesi gerçektir ama onun o ölümü hak edip etmemesi, o ölüm hakkında doğru ya da yanlış yargılar üretmek o gerçeği ortadan kaldırmaz.
Son kitaptaki öz geçmişine ve eserlerine baktığımızda Gazellertesi yer almıyor. İlk kitabını reddetmişsin, neden? Buna rağmen “Hurda”nın bestelendiği eklenmiş, artık ilk kitaptan sadece “Hurda”yı mı dikkate değer buluyorsun?
Reddetmek mi? Pek öyle değil benim açımdan, senin de dediğin gibi biyografilerimde yer verilmesinden yana değilim ya da tüm olarak kitaptan söz etmemek de diyebiliriz. Örneğin kitabın ismi önce Tembelli Yas idi. Kitap basıma gitmeden önce Seçkin Sezgin ile telefonda konuşmuştuk, ısrarla dosyanın içindeki bir şiirin adı olan Gazellertesi’nin daha iyi olacağını söylemişti, ben de onu dinlemiştim. Bu ismi verdiğime pişman oldum mesela. Sırf kitabın adını Tembelli Yas koymayıp şair bir arkadaşımı dinlediğim için hem kendime kızıyor hem de bu kitabı bu adla anmak istemiyorum. O kitaptaki bazı şiirlerden uzaklaşmadım değil, ama tüm olarak reddedeceğim bir yerde durmuyor Gazellertesi. Mesela Hurda adlı şiirim o Sis grubu tarafından bestelendi yıllar sonra, eğer reddetseydim bu şiirin beslenmesine de izin vermezdim.
Tabutta Ojeyle Yazılan Dualar 72 adet basıldı, her kitap numaralandırıldı. Bir kitabın / derginin numaralandırılması senin için bir şey ifade ediyor mu ya da ne ifade ediyor?
Özel okurların elinde olması nedeniyle iyi bir anlam ifade ediyor. Sınırlı sayıda basılan eserlere iyi okurlar hemen ulaşıyor. Ben bu okurların varlığından dolayı memnuniyet duyuyorum.
