Ayşe Nilay Özkan ismini çeşitli yarışmalarda aldığı derecelerden, dergilerde ve çeşitli internet mecralarında çıkan öykülerinden tanıyordum elbette. Neticede bir kitapla merhaba demesi benim için sürpriz olmadı ve şubat ayında Vacilando Yayınları’ndan çıkan “Münzevi Sesler Korosu”nu bir solukta okuyunca “vakti gelmiş” diye düşündüm. Böylelikle yepyeni öykülerinin izinde kâh edebiyata kâh dünyaya bakışını içeren bir söyleşi yapmak istedim.

Üzeyir Karahasanoğlu

Ayşe Nilay Özkan

Öykülerini, edebiyata ve dünyaya bakışını daha iyi anlamak için öncelikle birkaç kişisel sorum olacak. İzin verirsen senin hikâyenle başlamak istiyorum Nilay. Nasıl bir çocuktun? Çok mu meraklıydın? Ne zaman, nasıl başladın yazmaya?

Öncelikle söyleşi fırsatı için çok teşekkür ediyorum. Çocukluğum orta yaşlı ana babanın tekne kazıntısı kızları olduğum için biraz sıkıcı geçti. Beş yaşıma geldiğimde iki ablam da üniversite öğrenimi için evden ayrılmışlardı. Gündüz evde annemle baş başaydım, genelde dışarıda oyun oynamama da izin vermezdi. Ciddi ve büyüklere göre kitaplarla dolu bir kütüphanemiz vardı. Kitapları merak ederdim ama elime alıp resimlerine bakabileceğim bir tanesi bile yoktu. Okumayı söktükten sonra Nikolay Çernişevski’nin Nasıl Yapmalı ciltlerinin gözümde nasıl büyüdüğünü hatırlıyorum. Onları seyrettiğim yerden, aşağıdan, bana çok sıkıcı görünürlerdi. Ben de zaman geçirmek için kâğıt kaleme davranıp bulduğum her kâğıda çemberler çizerdim. Yaşıma uygun ilk kitap ilkokul birinci sınıfta komşumuz tarafından hediye edildi: Kelime ve Dimne. Kapak çizimi renkliydi ve farklı bir desenle bezeliydi. O Hint desenleriyle kaplı cildi gördüğümde sıkıcı zannettiğim kitaplarla ilgili fikirlerim değişmeye başladı. Okumaya başlayınca da kitapların içlerinin dışlarından daha eğlenceli olduğunu anladım.

Lise döneminde sevdiğim şiirleri el yazımla topladığım bir defterim vardı, şiirleri tekrar okumak kadar el yazımı temiz beyaz bir sayfada o güzel sözlerle görmekten farklı bir haz duyardım. Tuttuğum günlükleri ise el yazım bile bana tekrar okutamadı, yazıp hemen yok ediyordum birileri sırlarımı okuyup öğrenmesin diye.

Çalışma hayatına atıldıktan sonra işitme duyumu yavaş yavaş kaybettiğimi öğrendim. Kayıp, yasıyla birlikte geldi. Yasın her dönemini derinlemesine yaşadıktan sonra içimi dökmek amacıyla bir blog açtım. İşitme kaybımla ilgili anılarımı, gündelik hayatta karşılaştığım zorlukları, bunlara karşı bulduğum kurtarıcı tüyoları mizahi bir dille yazmaya başladım. Başta blogu duyurmaya çekindim, kendim yazıp kendim okuyordum. Sonra yavaş yavaş yakın arkadaşlarım, ailem ve akrabalarımla paylaştım. Onlardan güzel yorumlar almak beni motive etti. Haftada beş gün paylaşım yapma hedefi koydum, yüzün üzerinde metin yazdım. Çevremdekilerde konuyla ilgili farkındalık gelişti, artık konuştukları zaman yüzümde oluşan anlamsız ifadelerin ve bakışların sebebini öğrenmişlerdi. Üstüne çok düşünüp çok yazdıktan sonra anlayamadığım her kelime için üzülmek yerine karşımdakiyle beraber gülmeye başlayabildim.

Blog sayesinde bir noktada duyu kaybımla hesaplaştım. Yazmaya başlamıştım bir kere, şimdi sıra neye geldi, dedim. Yakın bir dostumun önerisiyle Uğur Mumcu Araştırma Geliştirme Vakfı’nın Yazma Semineri’ne gittim. Böylece edebiyat hayatımdaki öncelik haline geldi.

Yaşadığın işitme kaybının öykülerindeki sesleri belirgin kıldığını, hatta yükselttiğini düşünüyor musun? İçindeki münzevi seslerin açığa çıkmasına katkısı olmuş mudur?

İşitme kaybım olmasa yazmaya başlamazdım. Yıllarca eğitimini aldığım işleri yapar, toplumun ve ailemin benden beklentilerini karşılayıp yaşar giderdim. Ama yazmaya başladım ve asıl benliğimi, beni ben yapan içimdeki kor maddeyi keşfettim. Keşif yaptıktan sonra onu paylaşması daha kolaylaştı. İçimde dışarıya çıkmayı bekleyen, duyulmak için can atan seslere önce çekinerek, sonrasında ise tüneli hem derinleştirip hem genişleterek bir kanal açtım. Akacakları yatağı bulunca sesleri güçlendi, önlerindeki setleri yıkar hale geldiler.

Farklı sesler, farklı kişiler, bilhassa farklı kişilikler okuyoruz Münzevi Sesler Korosu’nda. Sahiden ismiyle müsemma, tam bir koro. Dengeli, uyumlu. Öte yandan farklı seslerin peşindeyken dahi arayışlara açıksın. Anlatıcıların değişiyor, farklı kiplerle yazıyorsun, üstkurmacayı kullanıyorsun… Postmodern öyküye de yatkın dinamik bir seçki okuyoruz. Gelgelelim tam da buradan bakınca klasiğe, hatta sıradana aşina okur için zorlayıcı öyküler yazdığını düşünmüyor musun?

Yazarken kafamdaki karakteri ve kurguyu takip etmekten, onlara uygun kıyafeti dilden biçmekten başka bir şey yapmıyorum. Yani şu tür yazayım, böyle bir şey deneyeyim diye başlamıyorum asla. Karakteri, kendisine en yakışır biçimde kurguyla bütünleştirmeye çalışıyorum. Okurun sağduyusuna ve zekâsına güveniyorum. Sen bu soruyu sorana değin okuru zorluyor muyum acaba diye hiç düşünmemiştim…

Ayşe Nilay Özkan’ın öykülerinde ayırt edici bir yan bulunduğunu düşünüyorum. İyi okurların, titiz öykücülerin gözünden kaçmayan bu meziyet, detaycılığın. Öykü için bir risk aynı zamanda ama sana yakışmış. Var mı detaycılığının bir izahı?

Anlayamadığım, işitemediğim, kaybettiğim kelimelerin peşine gözlerimle, gönlümle ve iç sesimle düşüyorum. İletişim kurmak için mutlaka görmem, hissetmem bazen de dokunmam gerekiyor. Duyabildiğim kelimelerden konunun gidişatına göre mantıklı cümleler kurup karşımdakini anlamaya çalışıyorum. Anlamama yardımcı olarak her türlü delile ihtiyacım var. Gözlerimi açarak dedektifçilik oynamak durumundayım. Bu bakış açısıyla her yer ipucu olabilecek kocaman kocaman resimlerle doluyor benim için. Benim kocaman resim dediklerimi normal insanlar detay olarak adlandırıyor. Hal böyleyken yazımım bana göre kocaman resimlerle, size göre ise detaylarla dolup taşıyor.

Şimdiki kuşakların anlaması zor ama bizim kuşaklar bir kitap alırsa bir kaset alır, ne edebiyattan ne müzikten vazgeçerdi. Kendi niteliklimizi kendimiz keşfederdik. Söz gelimi bir müzik albümünde on şarkı varsa bunların bir tanesinin sıkı şarkı olması bize yeterdi. Öykü kitaplarına da bu gözle bakıyorum ben. O sayfalardan bir öykü olsun durdurup düşündürmeli beni, biraz zorlamalı, afallatmalı, demlendikçe tadı değişmeli ve bir vakit sonra yeniden çağırmalı… Senin on iki öykülük kitabında okurları memnun edecek sayı kesinlikle daha fazla. Bunda Refika Kurter gibi, kâğıtçı gibi kâh bireysele kâh toplumsala dokunan başarılı karakterlerinin ciddi payı var diye düşünüyorum. Bu bağlamda öykü kişilerini nasıl oluşturduğunu merak ediyorum.

İçimde bir şey var Üzeyir, ona yaptıklarımı beğendirmem çok zor. Sürekli eleştiren, homurdanan, yapa yapa bunu mu becerebildin diyen bir ses. O sesi duymamak için çok çalışıyorum. Kendi potansiyelimce, aklımca, deneyimim ve görgümle hep daha iyisi için azmediyorum. İnan dosya hazırlarken hiç stratejik düşünmedim. Her bir öyküye adaletli biçimde çok değer, zaman ve emek verdim. Öyküyü yazarken onu hayatımdaki en önemli şey haline getirdim.

Refika Kurter demişsin, oturduğumuz sitede üç ayaklı bastonuyla, zorlukla ama her gün yürüyen, sürekli gri kıyafetler giyinen yaşlı bir hanım görmeye başladım bundan altı yedi yıl önce. İki büklüm olsa da yürüyüş yapan bu kadın üstündeki gri renklerden ibaret olamaz, muhtemelen rengârenk bir ruhu vardır diye hayal ettim. Ressam olmasına hükmettim. Yaşına uygun yaptığım hesaplamayla Türkiye’den Paris’e giderek orada eğitim almış akademililerden biri olabilir dedim. O dönemin Paris’ini ve oradaki Türk sanatçıları araştırdım. Direkt alakalı olmasa da Ferid Edgü ve Abidin Dino dostluğu dikkatimi çekti. Dikkat demişken bende olan dikkat eksikliği ve hiparaktivite bozukluğu sebebiyle konularda, konuşmalarda dağılmaya çok yatkınım. Konu grili kadından çıktı bambaşka noktalara geldi. Uzun süre Paris, resim sanatı, İkinci Dünya Savaşı ve sonrası hakkında okudum. Sergilere gittim. Oradan kardığım hamurdan “Öf” öyküsü ve canlı kanlı bir Refika Kurter çıktı. Grili kadını kafama taktıktan tam altı yıl sonra…

Bir dönem içimdeki huysuz ses “Sen politik yazamazsın, yazamıyorsun,” dedi. Doğru, yazamıyordum, çünkü çekilen çileler sonrasında özellikle apolitik yetiştirilmiş bir kız çocuğuydum. Bunlara dikkat kesildiğim zamana denk, sevgili Ümit Kaftancıoğlu anısına verilen öykü ödülü duyurusu önüme çıktı. Bu bir işaret olmalı, kesinlikle 1980 darbesini konu edinmeliyim, dedim. Fazla bilgim yoktu, kitaplardan okurdum okumasına ama yaşanmışlıkları merak ettim ve yardım almaya karar verdim. Ablalarımın 1980’lerde fiilen devrim hareketinin içinde olan arkadaşlarından bir grup kurdum. Pandemide herkesin evde olmasından yararlanarak dört abimle iki üç ay boyunca düzenli zoom toplantıları yaptık. Ne aradığımı bilmiyordum ama sonsuz bir merakla ve iştahla dinledim, onlara her şeyi anlattırdım. Sonunda okul çıkışlarında yanlarına uğradıkları bir kâğıt toplayıcısından bahsettiler. Sahaf değildi, kâğıtların arasından çıkan kitapları sadece ablamın arkadaşları için saklayan bir esnaftı sadece. Tahsin karakterinin tohumu böyle atıldı. Sonrasında da ben o tohumu büyüttüm. Bana çok şey katan, beni eğiten bir süreç oldu. Öykü Ümit Kaftancıoğlu Öykü Ödülleri’nde mansiyon aldıktan sonra gruptaki abilerime Tur-Gen-Yev abileri ismini verdim. Şimdi sağ olsunlar her türlü etkinlik ve ortamda bana destek olmak için yanımdalar.

Karakterlerin ortak çıkış noktalarını düşündüğümde temel olarak görüntülerden tetiklendiğimi söyleyebilirim. Sonrası ise benim için oldukça mesai gerektiren bir süreç oluyor. Senaryo yazmamın da getirdiği deneyimle karakterler nasıl konuşur, ne yer, ne içer hangi mekânlarda bulunur diye düşüne düşüne onları ete kemiğe büründürmeye çalışıyorum. Gözlerimi kapadığımda o özneyi canlandırabiliyor muyum kendimi test ediyorum. Öykülerde yer almaz ama Refika Kurter nasıl yemek yer, Tahsin kâğıt balyalarını nasıl ayıklar, Hanife başörtüsünü saçının gerisine nasıl kaydırır, Berra külotlu çorabını nasıl giyer hepsini biliyorum yazarken.

Kimi öykülerin tanış gibi, akraba gibi kendi aralarında. “Öf” ile “Saklı Lekeler” mesela. Kurduğun öykü iklimi diğerinde mi sürüyor? Yahut şöyle sorayım: Başarılı bir kurmaca, seni yeni öykülere mi yönlendirdi?

“Öf” ve “Saklı Lekeler” için konuşacak olursam yumurta mı tavuktan tavuk mu yumurtadan durumu söz konusu oldu. Annem, babam kendimi bildim bileli yaşlı olduğu için ihtiyarlığın çeşitli hallerine oldukça hâkimim. Ressam karakterinin bir gence ihtiyacı vardı, gencin de daha deneyimli birine. İki öykü birbirini doğurdu, büyüttü; bir eş zamanlılık oldu diyebilirim. Öykülerde aynı zaman aralığını farklı karakterler gözünden farklı şekillerde anlattım. Onları birbirinden ayıramadığımdan dosyada her ikisi de yer aldı. Böylelikle tamamlanmış oldular…

Birçok mevzu gibi kadın sorununu işleyen öyküler de vasat örneklerin çokluğu yüzünden birörnek hissi oluşturuyor. Evet, Münzevi Sesler Korosu’nda da kadını, kadınlık hallerini anlatan öyküler mevcut. Buralarda yer alan erkeklerse toplumun sorunlarını açığa vurur cinsten. Bin bir ayıbı var her birinin ve yakın geçmişle şimdiye ayna tutacak modeller aynı zamanda. Ancak senin öykülerinde yer yer farklı, cesur, ezber bozan ayrıntılar var ki bence asıl önemli olan tam da burası. Ezberin dışındasın. Bunları, kadın soruna dair kalıplaşmış, sıradanlaşmış bir benzerini yazmamak adına mı kurguladın? Diğer bir deyişle sorunlar aynı kalsa da edebiyatın bakış açısı farklılaşmalı mı?

Hayat ne yazık ki siyah beyaz değil, gri alanlar var. İnsan özelinde de; bazen iyi, bazen kötüyüz. Kötülük yapmasak da aklımızdan kötülük geçebiliyor. Belki de çoğunlukla araftayız. Ben bunları öykülere yansıtmak istedim. Benim tercihim olaya daha geniş açıyla, ortada kalan tanımsız alanları da katarak yaklaşmak oldu sadece.

Kadınlar, engelliler, yaşlılar, otoritenin ezmek için can attığı dezavantajlılar toplumdaki sorunları sürdüğü sürece hep yazılmalı, daha çok yazılmalı diye düşünüyorum. Metinler böyle böyle çoğalsa da her birinde kendi yazarının parmak izleri olacaktır. Sonuçta okur da o parmak izlerinden kendisininkine en yakını seçecek yetkinliğe sahip diye düşünüyorum.