Elif Derviş Ağustos 2024’te Bilgi Yayınevi etiketiyle yayımlanan “Hadiseler Cereyan Ederken” adlı öykü kitabında tekinsizliğin sınırlarında dolaşırken, çocukluğun, yaşlılığın, kayıpların ve iç hesaplaşmaların kapısını aralıyor. Aslında dikkatle bakabilsek çokça tanıdık gelen karakterlerin cereyan eden hadiseler içindeki hikâyelerini anlatıyor. Elif Derviş’le hem öykülerini hem de edebiyat hakkındaki görüşlerini konuştuk.

İlknur Demir

Elif Derviş

Gazete ve dergilerde yayımlanan eleştiri yazılarının ve öykülerinin ardından, 2022’de Uyuşma adlı romanın, 2024’te de Hadiseler Cereyan Ederken adlı öykü kitabın okurla buluştu. Edebiyat yolculuğun ve özellikle öykü kitabın hakkında konuşmak isterim. İlk yayımlanan öykünden bugüne kadar katettiğin yol hakkında neler söylemek istersin?

Öykülerimin ilk yayımlanması 2019’da, ben kırk iki yaşındayken oldu. İki öyküm, kadın hakları temalı bir yarışmada ikincilik ve mansiyon alarak bir derlemede yayımlandı. Aslına bakarsan artık ne tür, ne üslup ne de içerik olarak yakın durduğum, yirmili yaşlarıma ait hikâyelerdi. Yine de kendime olan cesaretimin yerine gelmesinde, mükemmeliyetçilik illetini aşıp yazdıklarımı nihayet dünyayla paylaşmamda büyük katkısı oldu o ödülün. Zira sonrasında her yere bir şeyler yollamaya başladım. Dile kolay, kırk iki yıl beklemişim, çeşmenin ağzı bir açıldı pir açıldı. Sonrası epey hızlı gelişti. Dönüp bakınca sadece altı yıl olmuş, şaşırdım şu an hesaplayınca, çok daha uzun zaman geçmiş gibi hissediyordum. Bu altı yıl zarfında bahsettiğin kitaplarım çıktı, edebiyat incelemelerim ve öykülerim dergilerde yayımlandı, başka yarışmalardan da güzel dereceler geldi. Gereksiz iç ve dış seslerden arınınca çok daha üretken bir dönem başladı benim için. Toprağın çok derinlerinde yıllarca kendi kendine akan sular, nihayet yüzeye çıkıp gürül gürül akmaya koyuldu; halen de kendilerine farklı yollar açarak ilerlemeye devam ediyorlar.

İki öykünün derece almasından söz edince, bu yıl Hadiseler Cereyan Ederken’le Sait Faik Hikâye Armağanı kısa listesinde yer almanı da konuşmak isterim. Bu listede yer almak nasıl bir duygu? Ödüllerin motive edici etkisi hakkındaki düşüncelerini öğrenebilir miyim?

Çok heyecan verici elbette. Sait Faik gibi bir ustanın adının civarında bile kendi adımı görmek çok tuhaf bir duyguydu. Sürpriz oldu benim için, zira yayınevinin benim adıma yarışmaya başvurduğunu çoktan unutmuştum ve ne zaman açıklanacağını takip etmiyordum. Sosyal medya da kullanmadığım için, bir anda telefonuma mesajlar gelmeye başlayınca öğrendim ve çok mutlu oldum gerçekten. Ödüllerin kesinlikle motive edici bir yanı var, hele ki benim gibi ara ara “Yazmayı bırakıp örgüye mi başlasam,” şeklinde motivasyon düşüklüğü ya da üşengeçlik yaşayabilenler için. Tabii bu ödül almak için yazıyorum veya ana motivasyonum bu demek değil asla. Yine kendi yoluna devam ediyorsun, ama biraz daha büyük bir gülümsemeyle. Ailenden, sosyal hayatından, dinlenme zamanlarından çalıp bir başına masa başında geçirdiğin saatlerin, ayların, yılların boşa gitmediği hissini, anlık da olsa veren şeyler ödüller. Hele bizim gibi az okunan, henüz adı sanı bilinmeyen yazarlar için. Yoksa aslında en güzel motivasyon okur yorumları bence. Öyle şeyler bana ulaştığında çok mutlu oluyorum. Yarışma sonuçlarından çok daha uzun süreli etkiye sahipler. Tabii ne ödüllere ne de olumlu / olumsuz geribildirimlere çok takılmamak, üretme sürecine dönmek lazım hızlıca.

Kitapta Hadiseler Cereyan Ederken adlı bir öykü bulunmuyor. Öyküler arasında belirgin bir tematik birlik olmasa da, bir araya geldiklerinde ilginç bir bütünlük oluşturduklarını görüyoruz. Tüm öyküler bir serzenişi çağrıştırıyor. Bu yüzden kitabın isminin de bir yolculuğu olduğunu düşünüyorum. Buradan hareketle, neden kitabın adı Hadiseler Cereyan Ederken?

Öykü yazmaya başladığım ilk gençlik yıllarımda en sevdiğim kısımlardan biri isim koyma aşamasıydı. Şöyle bir eğilimim vardı isimler konusunda: Öykü zaten nispeten kısıtlı bir tür, söyleyeceğin her şeyi fazlalıkları atarak söylemeye çalışıyorsun ve yazılıp bittikten sonra geriye yeni bir şey eklemek için tek bir özgürlük alanı kalıyor, o da adı. Öyküde hiç geçmemiş ama her şeyi kapsadığını düşündüğüm yepyeni bir ifade / sözcük kullanırdım o nedenle isim seçerken. Şimdi bunun senin sorunla (muhtemel) alakasına geliyorum.

Öykü dosyam tamamlandığında ne isim vermek istediğim konusunda hiçbir fikrim yoktu. Bu piyasada epey yeni olduğum için yayınevlerinin ya da editörlerin bu konuya yaklaşımlarını da bilmiyordum açıkçası; tek bildiğim, dosyamın bir adının olmadığıydı. Bu noktada editörüm Murat Çelik’ten yardım istedim, o da sağ olsun bu isimle geldi. Önce çok yadırgadım, hem senin de değindiğin gibi dosyada bu isimde bir öykü olmaması hem de ismin kendisinin uzun ve tuhaf olması nedeniyle. Tuhaf derken, çok iddialı geldi bana nedense ilk duyduğumda. Beni biliyorsun, olabildiğince sade, gösterişsiz, gözlerden ırak olmak genel tercihim. Eşimle ve dosyayı okumuş olan yakın yazar / editör arkadaşlarımla paylaştım isim önerisini. Sonra kitabı hiç okumamış birkaç kişiye sorduk, öyküleri hiç bilmeyen birinin ilgisini çekiyor mu diye. Bu esnada benim de gözüm kulağım alıştı sanırım ve çok kapsayıcı olduğunu fark ettim. Aynı en başta bahsettiğim o öyküde hiç geçmeyen sözcüğü başlık yapmak gibi, burada da kitapta hiçbir şekilde geçmeyen bir ifade kitabın adı oluverdi. Güzel de oldu bence.

Biraz da yazarlık yolculuğunun özüne, yani yazarın meselesine değinmek istiyorum. Kendi adıma meselesi olmayanın yazamayacağını düşünenlerdenim. Belli ki senin de kendine dert edindiğin, cevabını aradığın sorular var. Lafı uzatmadan sormak isterim: Nedir yazar Elif Derviş’in meselesi?

Elif Derviş’in bütün meselesi kendiyle aslında. Daha doğrusu hem gerçekten ve doğrudan kendiyle, hem de dünyanın bütün dertlerini kendine dert edinip bunlara bir kanal olabilmekle. Dışarıya pek belli etmesem de, Türkiye’de ve dünyada olup biten şeylerden fazlasıyla etkilenen bir yapım var. Her ne kadar kitaplarımda kendimi değil, bilmediğim, belki de asla bilemeyeceğim insanların hayatlarını anlatmaya çalışsam da, elbette referans noktam kendi deneyimlerim, içinden geçtiğim ve farklı zamanlarda gözlemleme şansına eriştiğim yoğun duygu durumlarım. Bu biraz şuna benziyor: bilimkurgu ya da fantezi de yazsanız, referans noktalarınız beş duyunuzla deneyimlediğiniz bu dünyayla sınırlı. Hiç olmayan bir canavar da tasarlasanız, büyük olasılıkla kolu bacağı var, yeryüzünde var olmayan bir mekân da yaratsanız o ülkenin yine yolları, dağları, çölleri, denizleri var. Bildiğinizden yola çıkarak bilmediğiniz yepyeni bir şey yazmak, yani “uydurmak” inanılmaz keyifli bir süreç bence. Çok açık söylemem gerekirse, “mesele” meselesi benim kendime iş edindiğim ya da bir sorumluluk gibi üstlendiğim bir şey değil. O şekilde yazdığım ve okuyucuyu sarsarak dünyayı değiştirebileceğimi sandığım dönemlerim oldu, ama baktım ki ödev gibi, görev gibi, belli mesajları iletme amacıyla yazmak kadar yazanı da okuyanı da sıkan bir şey yok; bıraktım onu, yirmili yaşlarıma gömdüm. Şimdi tek derdim yazarken (ürkütücü, üzücü ya da tatsız bir konu bile olsa) yaratmanın tadına varmak. Bir de yazarken kendimden çıkıp başka hayatlara ilişme yoluyla aslında çaktırmadan yine kendimi deşip çözümlemek.

“Bir Anda Değişir Dünya” adlı öykünde metaforik olarak fırtınaya odaklanıyoruz. Fırtına öncesi ve sonrası. Zaman geçtiğinde nedenini hatırlayamadığımız tartışmalar hayatımızın akışını değiştirebiliyor. Oldukça yaratıcı bir öykü. Çıkış noktasından söz edebilir misin?

Fırtına benim göbek adım desem yeridir sanırım. Çoğu zaman sessiz fırtınalar bunlar, içimde patlayan, öyküdeki gibi bir anda çaktırmadan gelen ve ortalık tekrar sütliman olduğunda kendi dalgalanma kapasiteme şaşıp kaldığım. Yarı Karadenizlilikten midir nedir, bilmiyorum artık. Öykünün çıkış noktası, eşim ve oğlumla her yaz gittiğimiz sahil kasabasında yıllardır hep aynı yerde demir atmış şekilde duran bir kayık. Bir gün yüzerken yanına gittim kayığın, içine baktım, adına, rengine, zeminindeki tahtaların nasıl dizildiğine, suyun üstündeki salınımlarına falan, sonra kıyıya döndüm. Aklımda da bir süredir nedense İstanbul’dan gelmiş yabancı Hıristiyan bir rahiple, çabuk alevlenen Türk eşinin hikâyesini yazmak vardı. Böylece bu öykü çıktı ortaya. Aslında o bahsettiğin şeyi, yani “hatırlamadığımız tartışmaların hayatımızı değiştirmesi” meselesini düşünerek yazmadım. Aklımda belli bir mesele olmuyor bir şeyi ilk yazmaya başladığımda. Öykü, (varsa) kendi meselesini buluyor süreçte ve ben istesem de istemesem de sızdırıyor satır aralarına. Bu da öyle oldu. Son birkaç yılda yaşadığım ve bana ağır gelen bazı deneyimlerden sonra en sık kullandığım ifade “üç günlük dünya” haline geldi. “Üç günlük dünya, çok da şey yapma”, “Üç günlük dünya, kalp kırma,” vs. Cidden üç günlük bu dünya. Ve kafamıza taktığımız ya da birilerine –ve kendimize– çıkıştığımız, kızdığımız, sövdüğümüz her an o kısacık ömürden gidiyor. Ölmeyecekmişiz gibi sinir harbi, hayal kırıklığı ve yapışıp kaldığımız yorucu duygular içinde yaşıyoruz. Ama öleceğiz, hem de istisnasız hepimiz. Bilebildiğimiz tek mutlak gerçek bu. Yani fırtınalara yakalanacağız yine elbet, ama ölümü hatırlamak ve uzatmamak lazım.

“Kötülerin saçtığı dehşeti, kazandığı zaferi alkışlayan olmazsa zaferden söz edilebilir mi?” sorusunun peşine düştüğümüz “Görülmemiş Zafer” adlı öykün en fazla etkilendiklerimden biri oldu. Bu öykünün yazım süreci hakkında neler söylemek istersin?

Görülmemiş Zafer aslında bir yazar hocamın Anadolu’daki korku unsurları üzerine bir öykü derlemesi oluşturma isteği üzerine çıkmıştı. Bana da Karakoncolos düştü, bizde ve pek çok farklı kültürde yer alan efsanevi bir canavar. O derleme hiç çıkmadı ya da bana herhangi bir haber gelmedi çıkacağına ilişkin. Ben de daha fazla bekletmekten vazgeçip kendi dosyama aldım. Aslında ısmarlama öykü yazmaktan hiç hoşlanmıyorum; hatta artık temalı yarışmalardan uzak durma sebebim de bu. Çok sıkılıyorum bir ekibin belirlediği tema üzerine (aşk, ölüm, kadın, özlem vs.) yazarken. Yaratıcılığın bu şekilde sınırlanmaması gerektiğine inananlardanım. O yüzden “Görülmemiş Zafer”i yazmaya başladığımda bu şekilde bir önyargım vardı açıkçası, ama araştırmaya, bu canavarla ilgili okumalar yapmaya başladıkça işin rengi değişti. Aslında olay, efsanelerde yer alan bir yaratığı alıp yeniden yaratmaktan ibaretti, ama senin sorundaki “kötülerin kazandığı zaferi alkışlayan olmazsa zaferden söz edilebilir mi sorusunun peşine düşme”ifadesinden bir kez daha anlıyorum ki öykü / kitap, yazımı bittiği an okurundur. Yaratma sürecinin en keyifli kısmı sürecin kendisi benim için; en keyifli ikinci kısımsa öykü senden çıktıktan sonra okuyanların kendi zihin pencerelerinden, kişisel deneyimlerinden ve hayatta durdukları yerden okuyarak öyküyü bir nevi baştan yaratmalarına tanık olabilmek. Bence bu muhteşem bir şey. Sanatın her dalına âşık olma sebebim.

Kuyu metaforu birkaç öyküde karşımıza çıkıyor. Nedir bu kuyu?

Valla bu kuyu benim başıma bela. Her söyleşide, her imzada sorulan. Dibinden çıkıp kendimi kurtardım sansam öyküde yakalandığım, öyküde yazdım oh bitti gitti desem okurun gözünden asla kaçmadığı için yine sorularla içine düştüğüm canım kuyum, güzel kuyum. Dikkatli okur, yazandan bile daha bütüncül bakıyor bazen öykülere sanırım. Ben dosyayı oluşturup yolladığımda farkında değildim kuyu metaforunun bu kadar tekrar ettiğinin. Ve o kuyu galiba bizzat benim İlknur. Daha doğrusu benim bir temsilim. Bir insan asla tek bir insan değil, malum. Hepimizin sadece birer sureti var evet, ama içimiz başka başka. Romanım Uyuşma’da da ana karakterle hiç alakam olmamasına rağmen “Sen ne yaşadın böyle de bunu yazdın?” diye sorup Valhaf’ta beni bulmaya çalışanlar olmuştu. Bu öykü kitabı sonrasında en çok aldığım geri bildirimlerden biri de, “Ne kadar karanlık ve tekinsiz öyküler, senin bu yönünü hiç bilmiyorduk,” oldu.

Ben günlük hayatımda kendi kendine ve yanımda sevdiğim birileri varsa çok eğlenen, çok gülen, kendisiyle de etrafla da epey dalga geçen biriyim. Hayat yeterince zor ve zaman zaman sıkıcı, başka türlü nasıl geçecek gibi bir mantık belki. Ama bu sadece bir elif elbette. Sevmediği ortamlarda gayet suratsız olan bir elif de var, stresli olduğunda yay gibi gerilen elif, kendi içine döndüğünde girdaba kapılıp kuyusunun dibine inen ve uzun süre çıkmayan elif. Evet küçük harfli bu elifler, çünkü bir sürüler. Bence hepimizde böyle. Birileriyle iki çift laf ettik, sosyal medyadan takipleştik, belli bir duygu durumuna denk geldik diye onları tanıdığımızı sanıyoruz. Hiç kimsenin hiç kimseyi yüzde yüz tanımasının mümkün olduğuna inanmıyorum, en yakınlarımız ve kendimiz de dahil. İşte benim kuyum da her şaşırdığımda, üzüldüğümde, öfkelendiğimde, yaralandığımda iyileşmek, sakinleşmek, kendime dönüp tekrar bakmak ve anlamaya çalışmak için indiğim, sadece benim bilebileceğim bir yer galiba. Ve zavallı öykü karakterlerimi de kendi kuyularına atıp duruyorum bu yüzden.

Biraz önce senin de sözünü ettiğin gibi, yazar kurmacanın sunduğu imkânla yeni bir dünya kuruyor sonra da kurduğu bu dünyayı dilediğince yoğurup şekillendiriyor. Peki bu şekillendirme sürecinde Elif Derviş nasıl bir yol izliyor? Öyküye başladığı an ile son noktayı koyduğu an arasında neler yaşıyor?

Öyküler bende çoğu zaman ya saçma sapan / komik şeylerden ya da çok yoğun anlık duygulardan çıkıyor. Ve öykünün yazım süresini ne kadar uzatırsam, bitirmek o kadar zorlaşıyor. O yüzden uzun aralar vermeden, birkaç gün, bilemedin bir iki hafta içinde bitmesi daha etkili kılıyor süreci. Hadiseler Cereyan Ederken’de yer alan birkaç öykünün çıkış hikâyelerinden bahsedeyim mesela. Çok eğlenerek yazdığım “Kayıp Parmak İzi” çok nadir domestik yanlarımdan biri olan, yıllardır her Ağustos sonu Eylül başı yaptığım “kışlık domates hazırlama” süreçlerinden birinde, kilolarca domates doğrayarak parmaklarımı mahvettiğim için o sıralar kullandığım telefonun parmak izimi tanıyamaması sonucunda bir anda ortaya çıktı. Çıkış noktasını geçtikten sonra da, çocukken peşimi bırakmayan korkuları kendime hatırlatmamla beslenerek büyüdü. “Her Şeyci” çocukluğumdan beri çok iyi bildiğim (ya da öyle sandığım) bir sokakta daha önce varlığını fark etmediğim, cidden içinde neredeyse her şey olan bir dükkânın önünden geçerken merak edip içeri girmemle başladı ve bambaşka, tuhaf bir şeye dönüştü. “Neyse ki” çevrimiçi platformlardan birinde izlediğim yabancı bir diziden çok etkilenip gördüğüm korkunç bir rüyanın ertesi günü çok hızlı bir şekilde çıktı. Kusar gibi biraz. “Emanet” eşim ve oğlumla gittiğimiz dört günlük bir Güneydoğu seyahatinin son ayağında tanışıp kalbimin bir kısmını bıraktığım, her kapısından başka bir dilin seslerinin yükseldiği Mardin sokaklarının ve Deyrulzafaran Manastırı’nın büyülü atmosferinin etkisiyle, Ankara’ya döner dönmez başına oturup çok yoğun hislerle yazıp bitirdiğim bir öykü. “Kiminin Doğum Günüydü” Filistin’de bombalanan bir binanın çöküş anını izlediğim bir video üzerine yine çok yoğun ve hızlı bir şekilde çıkmıştı. Koskoca binanın saniyeler içinde toz olması, insanların bir anda canlarını, ailelerini, evlerini kaybetmeleri çok ağır bir şey. Biz Türkiye’de bunu korkunç depremlerle maalesef sürekli yaşadığımız için okurun genelde ilk izlenimi “deprem öyküsü” şeklinde oluyor. Depremin yarattığı yıkım ve travma da savaşla benzer yanlar taşıdığı için, Yafa’nın başına gelenlerin deprem anı ve sonrası olarak algılanmasını hiç yadırgamadım elbette.

Tabii şunu eklemem lazım. Öykülerin hızlı çıkması ve yazımının kısa sürede bitmesi, onları bir süre kendi hallerine bıraktıktan sonra üstünde çok çalıştığım, defalarca okuyup düzelttiğim, hatta bazen yeniden yazdığım gerçeğini değiştirmiyor.

Ben de öykü karakteri yaratmanın bu sancılı hâlleriyle ilgili sormak istiyordum. Yazar için yarattığı karakterler kendi sesinin yankısı gibi midir? Ya da senin için böyle midir? Bazı öykü karakterlerinle daha farklı bir bağ kuruyor musun? Öykülerinde senin için böyle özel bir karakter var mı?

Kendi yaşadıklarımı öykü formatına dönüştürerek yazma, bu şekilde derdimi anlatmaya çabalama evresini geçeli çok oldu. O işi artık günlüklerime saklıyorum, yani birine kızdıysam, birinin ettiği bir lafa içerlediysem vs. Bir de 2006 yılından beri yazdığım bir blogum var: “Köşe” (kosenindelisi.blogspot.com). Birebir Elif olarak asıl sesim oradaki sanırım. Dolambaçsız, apaçık, yeri geldiğinde anlık duygu durumlarının iç döküşü, bazen de üstüne uzun süre düşündüğüm konuların yansıması olan. Edebiyat söz konusu olduğunda ise kendimi yazmaktan çok, bilmediğim hayatları anlama, hiç tanımayacağım insanlarla empati kurup kendimde bilmediğim yönlere erişme çabam var. Yine de yazar arada sızıyordur tabii öykülere, karakter olarak değilse de, duygusuyla. “Aynalı Kuyu”nun isimsiz karakteri –kendisiyle ve ailesiyle ilgili anlattıklarının benimle hiç alakası olmasa da– ruhen bana çok yakın mesela. Arkadaşlarımın bile “ne karanlık yönlerin varmış, hiç böyle bir Elif tanımıyoruz biz” dediği şey o belki de, bilmiyorum. Günlerce kapanıp hiç kimseyle görüşmeme hali bana hiç uzak bir şey değil. Diğer yandan, “Kesik Eller”de en sevdiğim karakter olan köyün delisi Meczup Ali de çok yakın bence bana. Ya da “Ultima Thule”deki karakterin içinden geçtiği tuhaf, gerçek mi hayal mi tam anlayamadığımız süreçte yaşadıkları.

Yazar kimliğinin yanında çevirmen kimliğin de var. Birçok kitabın çevirmenisin ama en çok Ernest Hemingway çevirileri ile tanıyoruz seni. Elif Derviş bu iki kimlik arasında bir tercih yapıyor mu?

Tercih yapıyor mu bilemedim, ya da yapması gerekiyor mu, çünkü çok farklı iki kimlik bence. Evet ikisinde de uzun saatler / aylar bir masa başında kendi başınıza sessiz bir şekilde çalışmanız söz konusu; evet ikisi de çileli ve öz disiplin gerektiren yaratım süreçleri; ama bunların haricinde çok ortak yön yok sanki çeviriyle yazı arasında. En azından benim için. Çeviri daha teknik, başkasına ait bir yaratımın hakkını vermeniz gerektiği için çok daha farklı bir sorumluluk anlayışı gerektiren bir “iş”. Yazarlıksa benim için bir iş değil. Bir dönem kendi yazma sürecime odaklanabilmek için çeviriyi bırakmıştım. Şimdilerde daha dönemsel yaklaşıyorum olaya. Elimde çeviri varsa ona odaklanıyorum, yoğun giden bir öykü / roman projesi varsa ona. Ama bir gün birini tamamen bırakmam gerekirse herhalde çeviriyi bırakırım. Yazmaktan çok keyif alıyorum çünkü. Keyif almadığım ya da bana bir şey katmadığı noktada onu da bırakırım muhtemelen. Dünya biz yazmadan da dönüyor çok şükür.

O zaman yazma konusundan biraz uzaklaşıp okuma rutininden söz edelim mi? Elinin altında bulundurduğun, belki de yazma yolculuğunda rehberin olan yazarlar var mıdır?

Elbette. Dönüp dönüp okuduğum kitaplar var; bunların pek çoğunu Youtube kanalım “Okuryazar Keçi”de paylaşıyorum zaten. Birkaç isim vermem gerekirse, kurgu eserleri konusundaki hissiyatımda hâlâ çok net olamasam da, Murakami’nin yazma süreçlerini anlattığı Koşmasaydım Yazamazdım’ı her yıl en az bir kere okuduğum bir kitap halini aldı. Sonra, hem yazarlığına, hem çok çeşitli türde eser vermiş olmasına, hem de dünya görüşüne hayran olduğum Ursula K. Le Guin’in kurguları, deneme ve yazma üzerine kitapları. Dorothea Brande’nin ilk olarak 2002’de keşfettiğim Yazar Olmak adlıkitabı da teknik taktik vermekten uzak, daha çok yazmanın ve yazan kişinin tabiatıyla ilgili minik ama çok hoş bir kitap. Bunların haricinde çok yazar var elbette, romanlarına, öykülerine, şiirlerine hayran olduğum, kullandıkları dil ve üslupla beni büyüleyen, bazen yazılarıma sızmasından mutlu olduğum, bana yazarlıkla, edebiyatla, hayatla ilgili bir sürü şey öğreten.

Son olarak önümüzdeki dönemler için planlarını da öğrenmek isterim. Yeni bir dosya var mı üzerinde çalıştığın?

Romanım Uyuşma tekrar basımıyla Bilgi Yayınevi’nden çıkacak yakında, heyecanla onu bekliyorum. Ama daha büyük heyecanla beklediğim, Uyuşma’daki bir yan karakterin ana karaktere dönüştüğü, yazarken inanılmaz eğlendiğim ikinci romanım. O da yayınevinde şu an. Her şey yolunda giderse iki kitap birkaç ay arayla çıkacak sanırım. İş yoğunluğu nedeniyle vakit ve enerji bulamadığım için bu aralar çok ilgilenemesem de, üzerinde çalıştığım yeni dosya, üçüncü romanım. Orada da, ilk iki kitapta yer alan karakterlerden biri başka bir ana karaktere dönüşmeye karar verip kendi hikâyesini anlatmaya başladı bana. İlk iki romana kıyasla daha hacimli olacak gibi duruyor bu, o nedenle acelesiz gidiyorum. Onun haricinde bir polisiye öykü dizisi, bir de Japonya’yla ilgili şu an adını kendim de koyamadığım, türünün ne olacağını bile bilmediğim bir şey var aklımda. Vakit bulur bulmaz başlamak istiyorum onlara da, zira çok özledim yaratma sürecinin içinde kaybolmayı.

Teşekkür ediyorum bu içten sohbet için.

Asıl ben teşekkür ederim sevgili İlknur. Zamanın, emeğin, verdiğin kıymet için. İşten başımı kaldıramadığım şu sıralarda neyi çok ama çok özlediğimi hatırlattın bana, sağ ol.